Abdülkerim Ağa/ Araştırmacı, Yazar
Köşe Yazarı
Abdülkerim Ağa/ Araştırmacı, Yazar
 

TÜRKİYE ŞEYH VE MÜRİD İHRAÇ ETMEMELİ; CUMHURİYETİN AKLINI DÜNYAYA TAŞIMALIDIR

İslam siyasetin aracı olduğunda, kaybeden önce din olur Türkiye’nin önündeki asıl mesele artık “Daha fazla dini söylem mi, daha az dini söylem mi?” değildir. Asıl mesele şudur: Türkiye 21. yüzyılda dünyaya ne ihraç edecektir? Şeyhleri ve mürid ağlarını mı? Cemaatleri ve tarikatları mı? Siyasi dindarlık modelini mi? Yoksa üniversitelerini, teknolojisini, sanayisini, hukukunu, diplomasisini ve Cumhuriyet tecrübesini mi? Benim kanaatim nettir: Türkiye dini bir model ihraç etmeye çalışmak yerine modern devlet tecrübesini, bilimi, aklı ve ekonomik gücü ihraç etmelidir. Çünkü din devletin bütün kurumlarını kuşattığında, yalnızca devlet yapısı değil, zamanla dinin kendisi de siyasetin tartışmalı alanına çekilir. Türkiye’nin dini modeli gençleri neden uzaklaştırıyor? Türkiye’de son yıllarda tartışılması gereken önemli bir toplumsal değişim yaşanıyor. Genç kuşakların önemli bir bölümü kendisini geçmiş kuşaklardan farklı tanımlıyor. Daha bireysel, daha sorgulayıcı ve daha özgür bir hayat anlayışı öne çıkıyor. Bunun tek nedeni din değildir. Ekonomik sorunlar, eğitim, sosyal medya, küreselleşme, kuşak farklılıkları ve siyasal kutuplaşma da bunda rol oynuyor. Ancak şu soru artık ertelenemez: Dinin siyasetle aşırı derecede özdeşleştirilmesi, gençleri dine yaklaştırıyor mu, yoksa bazı gençlerde dinden uzaklaşmayı mı hızlandırıyor? Bir genç, dini yalnızca ibadet ve ahlak olarak değil de sürekli siyasi tartışmalar, iktidar mücadeleleri, cemaat hesaplaşmaları ve kamu gücü üzerinden görmeye başlarsa, tepki yalnızca siyasete değil, dine de yönelebilir. Bu nedenle dinin siyasetten korunması, aynı zamanda dinin toplumdaki saygınlığının korunmasıdır. Gülen olayı Türkiye’ye ağır bir ders verdi Türkiye’nin yakın tarihini konuşurken Fethullah Gülen yapılanmasını ve diğer cemaat ağlarını görmezden gelmek mümkün değildir. Bir dönem devletle yakınlaşan, eğitimden bürokrasiye kadar geniş bir alanda etkili olan Gülen yapılanması ile iktidar arasındaki ilişki daha sonra ağır bir güç mücadelesine dönüştü. 15 Temmuz 2016 sonrasında devlet ile bu yapı arasındaki çatışma Türkiye’nin siyasi ve hukuki tarihinde derin izler bıraktı. Buradan çıkarılması gereken ders çok açıktır: Devlet içinde devlete benzer ikinci bir örgütlenme kurulmasına hiçbir dini, siyasi veya toplumsal yapı izin verilmemelidir. Devletin alternatifi olmaz. Hukukun alternatifi olmaz. Millet iradesinin alternatifi olmaz. Ve hiçbir şeyhin, cemaatin veya mürid ağının devlet kurumlarının üzerinde bir güç alanı oluşturmasına izin verilmemelidir. Aynı mesele Süleymancılar ve diğer dini yapılanmalar açısından da soğukkanlı biçimde incelenmelidir. Buradaki mesele insanların inanması veya ibadet etmesi değildir. Mesele, dini aidiyetlerin birer paralel güç ve nüfuz mekanizmasına dönüşmesidir. Ekonomi başka, dini slogan başka Bir ülkenin ekonomisi sloganlarla yönetilemez. Borsa ahlak nutuklarıyla korunmaz. Enflasyon vaazlarla düşmez. Borç, yalnızca “helal” veya “haram” kelimeleriyle yönetilemez. Piyasaların ihtiyacı olan şey: hukuk, denetim, şeffaflık, liyakat ve güvenilir kurumlardır. Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları, finansal piyasalardaki soruşturmalar, yatırımcı güveni, borçluluk ve piyasa düzeni gibi konular kendi somut ekonomik ve hukuki nedenleriyle değerlendirilmelidir. Fakat bundan daha önemli bir sorun vardır: Dini söylem ekonomik başarıya dönüştürülemiyorsa, toplumun gözünde o söylemin siyasi değeri de sorgulanmaya başlar. Çünkü vatandaş sonunda şunu sorar: “Benim hayatım neden kolaylaşmadı?” “Adalet neden güçlenmedi?” “Liyakat neden hâlâ sorun?” “Yolsuzluk neden bitmedi?” “Genç neden geleceğini başka ülkelerde arıyor?” Bu sorulara yalnızca dini sloganlarla cevap verilemez. Türkiye Türk dünyasına ne götürmeli? Türkiye’nin Orta Asya’ya, Kafkasya’ya ve Türk dünyasına götürmesi gereken şey yeni bir dini merkez değildir. Türkiye’nin götürmesi gereken: üniversite, teknoloji, mühendislik, sağlık, sanayi, ticaret, hukuk, diplomasi, savunma teknolojileri, yapay zekâ, kültür ve eğitimdir. Türk devletlerini birbirine bağlayacak ana güç tarikatlar değil, ortak akıl ve ortak çıkarlardır. Azerbaycan’ın Türkiye’nin aynısı olması gerekmez. Kazakistan’ın Türkiye’nin aynısı olması gerekmez. Özbekistan’ın Türkiye’nin aynısı olması gerekmez. Kırgızistan’ın veya Türkmenistan’ın Türkiye’nin siyasi ya da dini modelini kopyalaması da gerekmez. Her devlet kendi toplumsal yapısına ve tarihine göre kendi yolunu belirlemelidir. Bizi bir araya getirecek esas zemin: ortak tarih, dil bağları, kültür, ticaret, bilim, güvenlik, ulaşım ve insani ilişkiler olmalıdır. Türkiye’nin yeniden düşünmesi gereken şey “daha fazla din” değil, “daha güçlü kurumlar”dır Türkiye’nin geleceği, devletin daha fazla dini görünürlüğe sahip olup olmamasından çok, kurumların ne kadar güçlü olduğuna bağlıdır. Diyanet güçlü olabilir. Camiler dolu olabilir. Dini eğitim yaygınlaşabilir. Ama bütün bunların yanında adalet zayıfsa, liyakat geriliyorsa, yolsuzluk tartışmaları bitmiyorsa ve gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa, o zaman toplumun çok daha büyük bir sorunu vardır. Bir devletin ahlak ölçüsü, yalnızca camilerinin sayısı değildir. Ahlak; hak yememektir. Rüşvet almamaktır. Liyakatsizi göreve getirmemektir. Kul hakkını siyasetin önüne geçirmektir. Devlet malını korumaktır. Yalanı normalleştirmemektir. Ve hukuku herkes için eşit uygulamaktır. Atatürk’ün bıraktığı temel mesele hâlâ günceldir: Akıl Burada Atatürkçülük yalnızca geçmişe ait bir siyasi slogan değildir. Asıl mesele, akıl, bilim, eğitim, hukuk, kurumlaşma ve modern devlet fikridir. Cumhuriyetin temel iddiası, devletin kişilerin, şeyhlerin, tarikatların veya cemaatlerin iradesiyle değil, kurumlarla ve hukukla yönetilmesidir. Bu nedenle Atatürk’ü savunmak, İslam’a karşı olmak anlamına gelmez. Aynı şekilde Müslüman olmak da siyasi bir yapıya bağlanmak anlamına gelmemelidir. Tam tersine: Din vicdanda güçlü, devlet kurumlarında tarafsız olmalıdır. Şeyh kendi alanında olabilir. Mürid kendi inancını yaşayabilir. Vatandaş ibadetini yapabilir. Ama devlet makamı şahıslara, cemaatlere veya tarikatlara göre şekillenemez. Türkiye İslam’ı değil, modernliği anlatmalı Türkiye artık dünyaya “Bizim dini modelimizi takip edin” dememelidir. Dünyaya şunu söylemelidir: Geliniz birlikte üniversiteler kuralım. Birlikte teknoloji geliştirelim. Birlikte ticaret yapalım. Enerji koridorları oluşturalım. Demiryolları ve limanlar inşa edelim. Gençlerimizi birbirine bağlayalım. Bilim insanlarımızı ortak projelerde buluşturalım. İşte gerçek kardeşlik budur. Bir başka ülkeye kendi siyasi-dini modelini dayatmak değil. Onunla eşit şartlarda birlikte üretmek. Yeni hedef: Küresel Türk işbirliği alanı 21. yüzyılda Türkiye’nin önünde çok daha büyük bir hedef olabilir: Küresel Türk İşbirliği Alanı. Bu alan bir imparatorluk projesi değildir. Bir dini birlik projesi de değildir. Bir tek devlet projesi de değildir. Bu, bağımsız Türk devletlerinin birbirlerinin egemenliğine saygı göstererek ekonomi, bilim, kültür, teknoloji, savunma, ulaşım ve diplomasi alanlarında daha güçlü işbirliği kurmasıdır. Türkiye böyle bir yapının öncüsü olmak istiyorsa önce kendi modelini yeniden değerlendirmelidir. Türkiye şeyh ihraç eden değil, bilim insanı ihraç eden ülke olmalıdır. Mürid ağı kuran değil, üniversite ağı kuran ülke olmalıdır. İdeoloji ihraç eden değil, teknoloji ihraç eden ülke olmalıdır. Son söz: Dini değil, siyasallaştırılmış dini küçültelim Burada çok önemli bir ayrım vardır. Amaç İslam’ı toplumdan silmek değildir. Amaç dindar insanları dışlamak değildir. Amaç camileri veya ibadetleri sınırlamak değildir. Amaç şudur: Siyasallaştırılmış dini nüfuzu sınırlamak. Dini cemaatlerin devlet içinde paralel güç haline gelmesini önlemek. Tarikatları siyasi iktidarın aracı olmaktan çıkarmak. Şeyhi devlet otoritesinin üzerine koymamak. Ve Türkiye’nin geleceğini yeniden akıl, hukuk, bilim, eğitim, üretim ve Cumhuriyet kurumları üzerine oturtmak. Çünkü Türkiye’nin dünyaya vereceği en büyük mesaj yeni bir mezhep veya yeni bir tarikat değildir. Türkiye’nin vereceği en büyük mesaj şudur: “Biz kendi içimizde modern, kurallı ve güçlü bir devlet kuracağız; dünya ile de din üzerinden değil, bilim, ekonomi, hukuk, kültür ve kardeşlik üzerinden işbirliği yapacağız.” Türkiye’nin geleceği burada yatıyor. Daha fazla cemaatte değil, daha güçlü devlette. Daha fazla siyasi dindarlıkta değil, daha fazla hukukta. Daha fazla sloganlarda değil, daha fazla bilimde. Daha fazla müridde değil, daha fazla yetişmiş gençte. Ve geçmişin siyasi tartışmalarında değil, küresel gelecekte. Türkiye’nin yönü dünyaya dönük olmalıdır. Türkiye’nin dili bilim olmalıdır. Türkiye’nin gücü Cumhuriyet kurumları olmalıdır. Bu versiyonda ana sloganı özellikle sertleştirdim: “Şeyh ve mürid ihraç eden Türkiye değil, bilim ve teknoloji ihraç eden Türkiye.”
Ekleme Tarihi: 07 Ekim 2026 -Çarşamba

TÜRKİYE ŞEYH VE MÜRİD İHRAÇ ETMEMELİ; CUMHURİYETİN AKLINI DÜNYAYA TAŞIMALIDIR

İslam siyasetin aracı olduğunda, kaybeden önce din olur
Türkiye’nin önündeki asıl mesele artık “Daha fazla dini söylem mi, daha az dini söylem mi?” değildir.
Asıl mesele şudur:
Türkiye 21. yüzyılda dünyaya ne ihraç edecektir?
Şeyhleri ve mürid ağlarını mı?
Cemaatleri ve tarikatları mı?
Siyasi dindarlık modelini mi?
Yoksa üniversitelerini, teknolojisini, sanayisini, hukukunu, diplomasisini ve Cumhuriyet tecrübesini mi?
Benim kanaatim nettir:
Türkiye dini bir model ihraç etmeye çalışmak yerine modern devlet tecrübesini, bilimi, aklı ve ekonomik gücü ihraç etmelidir.
Çünkü din devletin bütün kurumlarını kuşattığında, yalnızca devlet yapısı değil, zamanla dinin kendisi de siyasetin tartışmalı alanına çekilir.
Türkiye’nin dini modeli gençleri neden uzaklaştırıyor?
Türkiye’de son yıllarda tartışılması gereken önemli bir toplumsal değişim yaşanıyor.
Genç kuşakların önemli bir bölümü kendisini geçmiş kuşaklardan farklı tanımlıyor. Daha bireysel, daha sorgulayıcı ve daha özgür bir hayat anlayışı öne çıkıyor.
Bunun tek nedeni din değildir.
Ekonomik sorunlar, eğitim, sosyal medya, küreselleşme, kuşak farklılıkları ve siyasal kutuplaşma da bunda rol oynuyor.
Ancak şu soru artık ertelenemez:
Dinin siyasetle aşırı derecede özdeşleştirilmesi, gençleri dine yaklaştırıyor mu, yoksa bazı gençlerde dinden uzaklaşmayı mı hızlandırıyor?
Bir genç, dini yalnızca ibadet ve ahlak olarak değil de sürekli siyasi tartışmalar, iktidar mücadeleleri, cemaat hesaplaşmaları ve kamu gücü üzerinden görmeye başlarsa, tepki yalnızca siyasete değil, dine de yönelebilir.
Bu nedenle dinin siyasetten korunması, aynı zamanda dinin toplumdaki saygınlığının korunmasıdır.
Gülen olayı Türkiye’ye ağır bir ders verdi
Türkiye’nin yakın tarihini konuşurken Fethullah Gülen yapılanmasını ve diğer cemaat ağlarını görmezden gelmek mümkün değildir.
Bir dönem devletle yakınlaşan, eğitimden bürokrasiye kadar geniş bir alanda etkili olan Gülen yapılanması ile iktidar arasındaki ilişki daha sonra ağır bir güç mücadelesine dönüştü. 15 Temmuz 2016 sonrasında devlet ile bu yapı arasındaki çatışma Türkiye’nin siyasi ve hukuki tarihinde derin izler bıraktı.
Buradan çıkarılması gereken ders çok açıktır:
Devlet içinde devlete benzer ikinci bir örgütlenme kurulmasına hiçbir dini, siyasi veya toplumsal yapı izin verilmemelidir.
Devletin alternatifi olmaz.
Hukukun alternatifi olmaz.
Millet iradesinin alternatifi olmaz.
Ve hiçbir şeyhin, cemaatin veya mürid ağının devlet kurumlarının üzerinde bir güç alanı oluşturmasına izin verilmemelidir.
Aynı mesele Süleymancılar ve diğer dini yapılanmalar açısından da soğukkanlı biçimde incelenmelidir.
Buradaki mesele insanların inanması veya ibadet etmesi değildir.
Mesele, dini aidiyetlerin birer paralel güç ve nüfuz mekanizmasına dönüşmesidir.
Ekonomi başka, dini slogan başka
Bir ülkenin ekonomisi sloganlarla yönetilemez.
Borsa ahlak nutuklarıyla korunmaz.
Enflasyon vaazlarla düşmez.
Borç, yalnızca “helal” veya “haram” kelimeleriyle yönetilemez.
Piyasaların ihtiyacı olan şey:
hukuk, denetim, şeffaflık, liyakat ve güvenilir kurumlardır.
Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları, finansal piyasalardaki soruşturmalar, yatırımcı güveni, borçluluk ve piyasa düzeni gibi konular kendi somut ekonomik ve hukuki nedenleriyle değerlendirilmelidir.
Fakat bundan daha önemli bir sorun vardır:
Dini söylem ekonomik başarıya dönüştürülemiyorsa, toplumun gözünde o söylemin siyasi değeri de sorgulanmaya başlar.
Çünkü vatandaş sonunda şunu sorar:
“Benim hayatım neden kolaylaşmadı?”
“Adalet neden güçlenmedi?”
“Liyakat neden hâlâ sorun?”
“Yolsuzluk neden bitmedi?”
“Genç neden geleceğini başka ülkelerde arıyor?”
Bu sorulara yalnızca dini sloganlarla cevap verilemez.
Türkiye Türk dünyasına ne götürmeli?
Türkiye’nin Orta Asya’ya, Kafkasya’ya ve Türk dünyasına götürmesi gereken şey yeni bir dini merkez değildir.
Türkiye’nin götürmesi gereken:
üniversite,
teknoloji,
mühendislik,
sağlık,
sanayi,
ticaret,
hukuk,
diplomasi,
savunma teknolojileri,
yapay zekâ,
kültür ve eğitimdir.
Türk devletlerini birbirine bağlayacak ana güç tarikatlar değil, ortak akıl ve ortak çıkarlardır.
Azerbaycan’ın Türkiye’nin aynısı olması gerekmez.
Kazakistan’ın Türkiye’nin aynısı olması gerekmez.
Özbekistan’ın Türkiye’nin aynısı olması gerekmez.
Kırgızistan’ın veya Türkmenistan’ın Türkiye’nin siyasi ya da dini modelini kopyalaması da gerekmez.
Her devlet kendi toplumsal yapısına ve tarihine göre kendi yolunu belirlemelidir.
Bizi bir araya getirecek esas zemin:
ortak tarih, dil bağları, kültür, ticaret, bilim, güvenlik, ulaşım ve insani ilişkiler olmalıdır.
Türkiye’nin yeniden düşünmesi gereken şey “daha fazla din” değil, “daha güçlü kurumlar”dır
Türkiye’nin geleceği, devletin daha fazla dini görünürlüğe sahip olup olmamasından çok, kurumların ne kadar güçlü olduğuna bağlıdır.
Diyanet güçlü olabilir.
Camiler dolu olabilir.
Dini eğitim yaygınlaşabilir.
Ama bütün bunların yanında adalet zayıfsa, liyakat geriliyorsa, yolsuzluk tartışmaları bitmiyorsa ve gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa, o zaman toplumun çok daha büyük bir sorunu vardır.
Bir devletin ahlak ölçüsü, yalnızca camilerinin sayısı değildir.
Ahlak;
hak yememektir.
Rüşvet almamaktır.
Liyakatsizi göreve getirmemektir.
Kul hakkını siyasetin önüne geçirmektir.
Devlet malını korumaktır.
Yalanı normalleştirmemektir.
Ve hukuku herkes için eşit uygulamaktır.
Atatürk’ün bıraktığı temel mesele hâlâ günceldir: Akıl
Burada Atatürkçülük yalnızca geçmişe ait bir siyasi slogan değildir.
Asıl mesele, akıl, bilim, eğitim, hukuk, kurumlaşma ve modern devlet fikridir.
Cumhuriyetin temel iddiası, devletin kişilerin, şeyhlerin, tarikatların veya cemaatlerin iradesiyle değil, kurumlarla ve hukukla yönetilmesidir.
Bu nedenle Atatürk’ü savunmak, İslam’a karşı olmak anlamına gelmez.
Aynı şekilde Müslüman olmak da siyasi bir yapıya bağlanmak anlamına gelmemelidir.
Tam tersine:
Din vicdanda güçlü, devlet kurumlarında tarafsız olmalıdır.
Şeyh kendi alanında olabilir.
Mürid kendi inancını yaşayabilir.
Vatandaş ibadetini yapabilir.
Ama devlet makamı şahıslara, cemaatlere veya tarikatlara göre şekillenemez.
Türkiye İslam’ı değil, modernliği anlatmalı
Türkiye artık dünyaya “Bizim dini modelimizi takip edin” dememelidir.
Dünyaya şunu söylemelidir:
Geliniz birlikte üniversiteler kuralım.
Birlikte teknoloji geliştirelim.
Birlikte ticaret yapalım.
Enerji koridorları oluşturalım.
Demiryolları ve limanlar inşa edelim.
Gençlerimizi birbirine bağlayalım.
Bilim insanlarımızı ortak projelerde buluşturalım.
İşte gerçek kardeşlik budur.
Bir başka ülkeye kendi siyasi-dini modelini dayatmak değil.
Onunla eşit şartlarda birlikte üretmek.
Yeni hedef: Küresel Türk işbirliği alanı
21. yüzyılda Türkiye’nin önünde çok daha büyük bir hedef olabilir:
Küresel Türk İşbirliği Alanı.
Bu alan bir imparatorluk projesi değildir.
Bir dini birlik projesi de değildir.
Bir tek devlet projesi de değildir.
Bu, bağımsız Türk devletlerinin birbirlerinin egemenliğine saygı göstererek ekonomi, bilim, kültür, teknoloji, savunma, ulaşım ve diplomasi alanlarında daha güçlü işbirliği kurmasıdır.
Türkiye böyle bir yapının öncüsü olmak istiyorsa önce kendi modelini yeniden değerlendirmelidir.
Türkiye şeyh ihraç eden değil, bilim insanı ihraç eden ülke olmalıdır.
Mürid ağı kuran değil, üniversite ağı kuran ülke olmalıdır.
İdeoloji ihraç eden değil, teknoloji ihraç eden ülke olmalıdır.
Son söz: Dini değil, siyasallaştırılmış dini küçültelim
Burada çok önemli bir ayrım vardır.
Amaç İslam’ı toplumdan silmek değildir.
Amaç dindar insanları dışlamak değildir.
Amaç camileri veya ibadetleri sınırlamak değildir.
Amaç şudur:
Siyasallaştırılmış dini nüfuzu sınırlamak.
Dini cemaatlerin devlet içinde paralel güç haline gelmesini önlemek.
Tarikatları siyasi iktidarın aracı olmaktan çıkarmak.
Şeyhi devlet otoritesinin üzerine koymamak.
Ve Türkiye’nin geleceğini yeniden akıl, hukuk, bilim, eğitim, üretim ve Cumhuriyet kurumları üzerine oturtmak.
Çünkü Türkiye’nin dünyaya vereceği en büyük mesaj yeni bir mezhep veya yeni bir tarikat değildir.
Türkiye’nin vereceği en büyük mesaj şudur:
“Biz kendi içimizde modern, kurallı ve güçlü bir devlet kuracağız; dünya ile de din üzerinden değil, bilim, ekonomi, hukuk, kültür ve kardeşlik üzerinden işbirliği yapacağız.”
Türkiye’nin geleceği burada yatıyor.
Daha fazla cemaatte değil, daha güçlü devlette.
Daha fazla siyasi dindarlıkta değil, daha fazla hukukta.
Daha fazla sloganlarda değil, daha fazla bilimde.
Daha fazla müridde değil, daha fazla yetişmiş gençte.
Ve geçmişin siyasi tartışmalarında değil, küresel gelecekte.
Türkiye’nin yönü dünyaya dönük olmalıdır. Türkiye’nin dili bilim olmalıdır. Türkiye’nin gücü Cumhuriyet kurumları olmalıdır.
Bu versiyonda ana sloganı özellikle sertleştirdim: “Şeyh ve mürid ihraç eden Türkiye değil, bilim ve teknoloji ihraç eden Türkiye.”

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.