Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, sessiz kalmak tarafsızlık değil, tarihi sorumluluktan kaçınmak olarak değerlendirilebilir. Çünkü tartışılan mesele, herhangi bir siyasi partiye, hükümete veya seçim dönemine ilişkin değildir. Tartışılan konu, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği, devletin kurucu ilkeleri ve milletin ortak iradesini temsil eden anayasal düzendir.
Anayasa, siyasi pazarlıkların konusu olabilecek sıradan bir metin değildir. O, millet ile devlet arasındaki en temel hukukî ve siyasi sözleşmedir. Bu nedenle, anayasal düzeni ilgilendiren herhangi bir sürecin, silahlı bir örgütle yürütülen görüşmelerle ilişkilendirilmesi toplumun önemli bir kesiminde çeşitli kaygılara yol açabilmektedir.
Hiç kimse terörün sona ermesine karşı değildir. Türkiye, onlarca yıldır terörle mücadelede ağır bedeller ödemiştir. Binlerce güvenlik görevlisi ve sivil hayatını kaybetmiş, çok sayıda aile bu süreçten etkilenmiştir. Barış, elbette her vatandaşın arzusudur. Ancak kalıcı barışın yolu; hukukun üstünlüğünden, devletin meşruiyetinden ve millet iradesinden geçmelidir.
Bugün kamuoyunun sormaya hakkı olan temel soru şudur: Cumhuriyetin geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir süreç neden tam bir şeffaflık içinde yürütülmemektedir? Görüşmelerin çerçevesi nedir? Hedefleri nelerdir? Kırmızı çizgileri nelerdir? Millet neden yalnızca sonuçları öğrenmektedir?
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bu ilke, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşıdır. Bu nedenle milletin ortak geleceğini ilgilendiren anayasal meselelerde, toplumun bilgilendirilmesi ve geniş bir demokratik tartışmanın yürütülmesi doğal ve meşru bir beklenti olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye geçmişte de benzer süreçler yaşamıştır. Farklı dönemlerde farklı isimler kullanılmış; demokrasi, kardeşlik, çözüm, af, “Terörsüz Türkiye” gibi söylemler kamuoyuna sunulmuştur. Komisyonlar kurulmuş, raporlar hazırlanmış, çeşitli heyetler oluşturulmuştur. Ancak bugün sorulması gereken soru şudur: Geçmiş deneyimlerden hangi dersler çıkarılmıştır? Aynı yöntemlerin yeniden gündeme gelmesini gerekli kılan yeni unsurlar nelerdir?
Atalarımızın da ifade ettiği gibi: “Tecrübe, en büyük öğretmendir.” Geçmişi değerlendirmeden geleceği inşa etmek mümkün değildir. Bir yöntemin adı değişebilir; ancak sonuçlarını belirleyen, ismi değil, içeriği ve uygulanış biçimidir.
Bazı değerlendirmelerde bu sürecin taktik amaçlar taşıdığı ileri sürülebilir. Böyle bir durumda dahi, devletin attığı her adımın yalnızca güvenlik boyutuyla değil, siyasi ve toplumsal etkileriyle de ele alınması gerekir. Çünkü silahlı bir örgütün kamuoyu önünde anayasal tartışmalarla aynı bağlamda anılması, farklı çevrelerde farklı yorumlara neden olabilmektedir. Devletin gücü, yalnızca doğru kararlar almasıyla değil, bu kararların nasıl algılanacağını da dikkate alabilmesiyle ölçülür.
Devlet yönetiminde şeffaflık, bir zafiyet değil; meşruiyetin önemli unsurlarından biridir. Özellikle anayasa gibi milletin ortak geleceğini ilgilendiren konularda açıklık, hesap verebilirlik ve toplumsal güven temel gereklilikler arasında yer almaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, millet adına görev yapan anayasal bir kurumdur. Ancak anayasa, yalnızca parlamentonun değil, tüm vatandaşların ortak hukukunu ilgilendiren bir metindir. Bu nedenle anayasal geleceği ilgilendiren her adımın, mümkün olan en geniş toplumsal mutabakatı hedeflemesi önem taşımaktadır.
Bu değerlendirmeler herhangi bir kişi ya da kurumu hedef almak amacı taşımamaktadır. Amaç; devletin birliği, hukukun üstünlüğü, anayasal düzen ve millet egemenliği gibi temel ilkeler çerçevesinde sağlıklı bir kamuoyu tartışmasına katkı sunmaktır.
Vatan sevgisi yalnızca gerektiğinde fedakârlık göstermek değil; aynı zamanda gerektiğinde fikir beyan etmek, soru sormak ve eleştirel değerlendirmelerde bulunmaktır. Aydınların, akademisyenlerin, gazetecilerin ve vatandaşların ülkenin geleceğini ilgilendiren konularda görüşlerini ifade edebilmeleri demokratik toplum düzeninin bir parçasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, geçici siyasi hesapların değil; milletin ortak iradesinin ürünüdür. Anayasa da bu doğrultuda yalnızca milletin özgür iradesiyle şekillenmeli; Cumhuriyet’in geleceği şeffaf, demokratik ve hukuk devleti ilkelerine uygun süreçlerle belirlenmelidir.
Çünkü güçlü devletler, yalnızca güvenlik politikalarıyla değil; hukuka bağlılıkları, kurumsal yapıları ve demokratik meşruiyetleriyle de varlıklarını sürdürebilirler.
