Birinci: Kamu tartışmasının kasıtlı olarak çarpıtılması
Türkiye’de siyasi ve medya söyleminin bir kısmının, doğrudan silahlı ve kanlı bir örgütün liderliğiyle ilişkilendirilmiş kişileri yeniden parlatmaya çalıştığı bir zemine dönüşmesi son derece üzücüdür. Sanki mesele, estetikleştirilebilecek veya yeniden pazarlanabilecek bir “siyasi dava”ymış gibi sunulmaktadır.
Bazı seslerin —ki bunlar çoğu zaman çıkar ağlarından, dış etkilerden veya dar siyasi hesaplardan bağımsız değildir— terörü “Kürt meselesi” kılıfı altında sunma çabası, özünde kamuoyunu yanıltmaya yönelik ciddi bir manipülasyondur. Bu yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olan Kürtlerin anayasal hakları ile devlete ve topluma karşı silah kullanmış bir örgütü bilinçli şekilde birbirine karıştırmaktadır.
Bu karışıklık masum değildir; aksine şiddeti aklama ve onu yeni isimlerle yeniden üretme aracıdır.
İkinci: Devlete karşı silah kullananlara meşruiyet yoktur
Türkiye Cumhuriyeti “terör” tanımını keyfi olarak üretmemiştir. Bu tanım, on yıllar boyunca sivilleri, askerleri ve ülkenin sosyal-ekonomik yapısını hedef alan örgütlü şiddet deneyimine dayanmaktadır.
Bu nedenle, silahlı bir örgütün liderini “siyasi sürecin doğal bir aktörü” gibi sunan her yaklaşım, basit bir yorum hatası değil, devlet aklından ve hukuk devleti ilkesinden ciddi bir sapmadır.
Şiddeti tercih eden bir yapının “meşru siyasi aktör” haline getirilmesi, son derece yıkıcı bir mesajdır: Silah, siyasi tanınmanın bir yolu haline gelebilir. Bu ise kendine saygısı olan hiçbir devletin kabul edemeyeceği bir anlayıştır.
Üçüncü: “Kürt meselesi” terörün kılıfı olamaz
Türkiye’de Kürt vatandaşların sosyal, kültürel ve ekonomik sorunları olduğu inkâr edilemez. Bu meseleler devlet kurumları içinde, eşit vatandaşlık çerçevesinde tartışılmaktadır.
Ancak sorun, bu meşru alanların silahlı bir örgütü meşrulaştırmak için bir şemsiye söyleme dönüştürülmesiyle başlar.
Terörü “Kürt meselesi” başlığı altında sunmak, Kürtlere hizmet etmez; aksine onlara zarar verir. Çünkü milyonlarca Kürt vatandaş, bu devletin asli unsurlarıdır ve şiddetle değil, siyasal ve toplumsal katılımla varlık göstermektedir.
Dördüncü: Medya ve siyaset dilinin tehlikeli tekrarı
Daha da tehlikelisi, bu söylemin bazı platformlarda sürekli tekrar edilerek normalleştirilmesidir. Sanki “dengeli bir görüş” gibi sunulmaktadır.
Oysa “diyalog” veya “uzlaşma” başlıkları altında, teröre dair açık ve net bir kınama olmaksızın aynı anlatıların yeniden üretilmesi, şiddetin siyasi bir araç olabileceği fikrinin yavaş yavaş normalleşmesi anlamına gelir.
Bu ise yalnızca devleti değil, gerçek bir barış ihtimalini de tehdit eder. Çünkü temel hakikati inkâr eder: Ortada devlete ve topluma karşı silah kullanmış bir örgüt vardır.
Beşinci: Hakikat çarpıtılarak barış kurulamaz
Barıştan söz edebilmek için, gerçeklerin açıkça adlandırılması gerekir.
Mağdurların hafızası görmezden gelinerek, devlet ile silahlı örgüt aynı düzlemde gösterilerek kalıcı bir istikrar inşa edilemez.
Adalet, barış sürecinin ikincil bir unsuru değil, temel şartıdır. Bu açıklık olmadan “barış” yalnızca geçici bir sessizlikten ibaret kalır.
Sonuç: Türkiye şiddetin aklanacağı bir alan değildir
Türkiye, meşru vatandaşlık hakları ile silahlı şiddeti meşrulaştırma girişimlerinin birbirine karıştırıldığı bir tartışma zemini değildir.
“Dava” veya “siyasi temsil” adı altında terörü meşrulaştırma çabası, tehlikeli bir fikri yeniden üretmektedir: Şiddet, siyasi kazanç aracına dönüşebilir.
Oysa değişmeyen gerçek şudur:
Hiçbir gerekçe, sivillerin öldürülmesini veya devlete silah yöneltilmesini meşru kılamaz.
Gelecekten söz etmek isteyen herkes, geçmişin şiddetiyle açık ve net bir şekilde hesaplaşmak zorundadır; onu yeni kavramlarla yeniden paketlemek değil.
Türkiye, tarihi, kurumları ve halkıyla, terörü meşrulaştırmaya değil; onu fikren, siyaseten ve güvenlik açısından bertaraf etmeye ihtiyaç duymaktadır.
Türkiye’de siyasi ve medya söyleminin bir kısmının, doğrudan silahlı ve kanlı bir örgütün liderliğiyle ilişkilendirilmiş kişileri yeniden parlatmaya çalıştığı bir zemine dönüşmesi son derece üzücüdür. Sanki mesele, estetikleştirilebilecek veya yeniden pazarlanabilecek bir “siyasi dava”ymış gibi sunulmaktadır.
Bazı seslerin —ki bunlar çoğu zaman çıkar ağlarından, dış etkilerden veya dar siyasi hesaplardan bağımsız değildir— terörü “Kürt meselesi” kılıfı altında sunma çabası, özünde kamuoyunu yanıltmaya yönelik ciddi bir manipülasyondur. Bu yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olan Kürtlerin anayasal hakları ile devlete ve topluma karşı silah kullanmış bir örgütü bilinçli şekilde birbirine karıştırmaktadır.
Bu karışıklık masum değildir; aksine şiddeti aklama ve onu yeni isimlerle yeniden üretme aracıdır.
İkinci: Devlete karşı silah kullananlara meşruiyet yoktur
Türkiye Cumhuriyeti “terör” tanımını keyfi olarak üretmemiştir. Bu tanım, on yıllar boyunca sivilleri, askerleri ve ülkenin sosyal-ekonomik yapısını hedef alan örgütlü şiddet deneyimine dayanmaktadır.
Bu nedenle, silahlı bir örgütün liderini “siyasi sürecin doğal bir aktörü” gibi sunan her yaklaşım, basit bir yorum hatası değil, devlet aklından ve hukuk devleti ilkesinden ciddi bir sapmadır.
Şiddeti tercih eden bir yapının “meşru siyasi aktör” haline getirilmesi, son derece yıkıcı bir mesajdır: Silah, siyasi tanınmanın bir yolu haline gelebilir. Bu ise kendine saygısı olan hiçbir devletin kabul edemeyeceği bir anlayıştır.
Üçüncü: “Kürt meselesi” terörün kılıfı olamaz
Türkiye’de Kürt vatandaşların sosyal, kültürel ve ekonomik sorunları olduğu inkâr edilemez. Bu meseleler devlet kurumları içinde, eşit vatandaşlık çerçevesinde tartışılmaktadır.
Ancak sorun, bu meşru alanların silahlı bir örgütü meşrulaştırmak için bir şemsiye söyleme dönüştürülmesiyle başlar.
Terörü “Kürt meselesi” başlığı altında sunmak, Kürtlere hizmet etmez; aksine onlara zarar verir. Çünkü milyonlarca Kürt vatandaş, bu devletin asli unsurlarıdır ve şiddetle değil, siyasal ve toplumsal katılımla varlık göstermektedir.
Dördüncü: Medya ve siyaset dilinin tehlikeli tekrarı
Daha da tehlikelisi, bu söylemin bazı platformlarda sürekli tekrar edilerek normalleştirilmesidir. Sanki “dengeli bir görüş” gibi sunulmaktadır.
Oysa “diyalog” veya “uzlaşma” başlıkları altında, teröre dair açık ve net bir kınama olmaksızın aynı anlatıların yeniden üretilmesi, şiddetin siyasi bir araç olabileceği fikrinin yavaş yavaş normalleşmesi anlamına gelir.
Bu ise yalnızca devleti değil, gerçek bir barış ihtimalini de tehdit eder. Çünkü temel hakikati inkâr eder: Ortada devlete ve topluma karşı silah kullanmış bir örgüt vardır.
Beşinci: Hakikat çarpıtılarak barış kurulamaz
Barıştan söz edebilmek için, gerçeklerin açıkça adlandırılması gerekir.
Mağdurların hafızası görmezden gelinerek, devlet ile silahlı örgüt aynı düzlemde gösterilerek kalıcı bir istikrar inşa edilemez.
Adalet, barış sürecinin ikincil bir unsuru değil, temel şartıdır. Bu açıklık olmadan “barış” yalnızca geçici bir sessizlikten ibaret kalır.
Sonuç: Türkiye şiddetin aklanacağı bir alan değildir
Türkiye, meşru vatandaşlık hakları ile silahlı şiddeti meşrulaştırma girişimlerinin birbirine karıştırıldığı bir tartışma zemini değildir.
“Dava” veya “siyasi temsil” adı altında terörü meşrulaştırma çabası, tehlikeli bir fikri yeniden üretmektedir: Şiddet, siyasi kazanç aracına dönüşebilir.
Oysa değişmeyen gerçek şudur:
Hiçbir gerekçe, sivillerin öldürülmesini veya devlete silah yöneltilmesini meşru kılamaz.
Gelecekten söz etmek isteyen herkes, geçmişin şiddetiyle açık ve net bir şekilde hesaplaşmak zorundadır; onu yeni kavramlarla yeniden paketlemek değil.
Türkiye, tarihi, kurumları ve halkıyla, terörü meşrulaştırmaya değil; onu fikren, siyaseten ve güvenlik açısından bertaraf etmeye ihtiyaç duymaktadır.
