Abdülkerim Ağa/ Araştırmacı, Yazar
Köşe Yazarı
Abdülkerim Ağa/ Araştırmacı, Yazar
 

Türkiye Bir Taraf Değil, Bölgenin Büyük Abisi Olmalıdır

Türkiye’nin İsrail ile yaşadığı son gerilimler, yalnızca iki ülke arasındaki diplomatik bir anlaşmazlık olarak görülmemelidir. Asıl soru şudur: Türkiye, bölgedeki her çatışmanın tarafı mı olacaktır, yoksa herkesle konuşabilen, gerektiğinde uyaran, gerektiğinde arabuluculuk yapan ve barışı inşa eden güçlü bir devlet mi olacaktır? Bence Türkiye’nin önünde çok açık bir tercih vardır: Türkiye tehdit eden ve kınayan bir ülke olmaktan daha büyük olmalıdır. Çünkü Ortadoğu’da zaten yeterince düşmanlık, savaş, tehdit ve karşılıklı suçlama bulunmaktadır. Türkiye’nin de İsrail’e karşı yeni ve kalıcı bir düşmanlık cephesine dönüşmesi, bölgeye ne kazandıracaktır? Sadece bir düşman daha mı? Oysa Türkiye’nin gerçek gücü, herkesle konuşabilmesidir. Türkiye’nin İsrail ile geçmişte yalnızca çatışmaları değil, çok geniş siyasi, ekonomik, askerî ve diplomatik ilişkileri de olmuştur. Türkiye, İsrail’i eleştirdiği dönemlerde bile çoğu zaman diplomatik kanalları tamamen kapatmamış, Filistin meselesinde hak ve adalet taleplerini savunmuştur. Bu nedenle bugün yapılması gereken, İsrail’in her politikasını kabul etmek değildir. Tam tersine Türkiye, yanlış gördüğü her uygulamaya açıkça itiraz edebilmelidir. Ancak itiraz etmek ile düşman olmak aynı şey değildir. Türkiye İsrail’e şunu söyleyebilmelidir: “Sizinle birçok konuda ciddi anlaşmazlıklarımız var. Ancak biz sizin düşmanınız olmak istemiyoruz. Biz savaşın değil, barışın tarafıyız. Devletlerin egemenliğine, halkların haklarına ve uluslararası hukuka saygı gösterilmesini istiyoruz.” Aynı söz İran’a da söylenebilmelidir. Amerika’ya da söylenebilmelidir. Arap ülkelerine de söylenebilmelidir. Çünkü güçlü devletin ölçüsü, yalnızca kime karşı çıktığı değildir; kimlerle konuşabildiğidir. Türkiye’nin rolü “bir başka cephe” olmak değildir Bugün Ortadoğu’da herkes birbirine karşı yeni cepheler oluşturmaya çalışıyor. İsrail’in İran ile sorunları var. İran’ın Amerika ile sorunları var. İsrail ile Arap dünyası arasında tarihsel sorunlar var. Suriye yeni bir devlet düzeni kurmaya çalışıyor. Türkiye’nin de Suriye’nin geleceği, sınır güvenliği ve bölgesel istikrar konusunda hayati çıkarları bulunuyor. Bu kadar karmaşık bir ortamda Türkiye’nin kendisini bir başka çatışmanın içine çekmesi stratejik açıdan doğru değildir. Türkiye’nin ihtiyacı yeni düşmanlar değil, yeni diplomatik kanallardır. İran ile Amerika arasında yaşanan gerilimlerde Türkiye’nin arabulucu olma kapasitesinin yeterince değerlendirilememesi ve Pakistan’ın arabuluculukta daha görünür hâle gelmesi de Ankara açısından önemli bir ders olmalıdır. Türkiye, tarihî ve coğrafi ağırlığına rağmen başkalarının kurduğu masaların dışında kalmamalıdır. Türkiye masaya sonradan davet edilen ülke değil, masayı kurabilen ülke olmalıdır. Türkiye “büyük abi” rolünü yeniden düşünmelidir Türkiye’nin tarihî mirası ve coğrafi konumu ona farklı bir sorumluluk yüklüyor. Türkiye yalnızca Anadolu’dan ibaret değildir. Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da, Ortadoğu’da ve İslam dünyasında Türkiye’ye tarihî ve kültürel bağlarla bağlı milyonlarca insan bulunmaktadır. Bu miras Türkiye’ye başka ülkelerin iç işlerine karışma hakkı vermez. Fakat barış için arabuluculuk yapma sorumluluğu verir. Bu nedenle Türkiye’nin hedefi “bölgenin patronu” olmak değil, bölgenin büyük abisi olmaktır. Büyük abi gerektiğinde kardeşini uyarır. Yanlış yapan kardeşine “yanlış yapıyorsun” der. Haksızlığa uğrayan kardeşinin yanında durur. Ama kardeşlerini birbirine düşürmez. Türkiye’nin de yapması gereken budur. İsrail yanlış yaptığında İsrail’e söylemelidir. İran yanlış yaptığında İran’a söylemelidir. Amerika yanlış yaptığında Amerika’ya söylemelidir. Arap ülkelerinden biri yanlış yaptığında ona da söylemelidir. Silahlı örgütler yanlış yaptığında onları da açıkça eleştirmelidir. İlke değişmemeli, sadece muhatap değişmelidir. Türkiye’nin dış politikası bir ilkeye dayanmalıdır Türkiye’nin temel yaklaşımı şu olmalıdır: Biz bir dine, millete, mezhebe veya etnik kimliğe düşman değiliz. Biz Yahudilere düşman değiliz. Araplara düşman değiliz. İran halkına düşman değiliz. Kürtlere düşman değiliz. Türklere düşman olan hiçbir anlayışı da kabul etmiyoruz. Türkiye’nin karşı olduğu şey işgal, saldırı, sivillerin hedef alınması, terör, ırkçılık, mezhepçilik, etnik ayrımcılık ve devletlerin egemenliğinin güç kullanılarak ihlal edilmesidir. Bu ilke bütün taraflara eşit uygulandığında Türkiye’nin sözü çok daha güçlü olur. Çünkü Türkiye artık “İsrail karşıtı”, “İran yanlısı” veya “Amerika karşıtı” bir ülke olarak değil, adalet ve barış ilkelerini savunan bağımsız bir güç olarak görülür. İsrail ile ilişkiler neden tamamen koparılmamalıdır? İsrail’in dünya siyasetindeki etkisi göz ardı edilemez. Türkiye’nin İsrail ile her konuda aynı düşünmesi elbette mümkün değildir. Gazze, Filistin, Suriye ve bölgesel güvenlik konularında Ankara’nın çok ciddi itirazları olabilir. Fakat diplomasi tam da bunun için vardır. Düşmanınızla konuşmak, dostunuzla konuşmaktan daha önemlidir. Türkiye İsrail ile bütün diplomatik kanalları açık tutarsa, gerektiğinde İsrail’e doğrudan mesaj verebilir, yanlış anlaşılmaları önleyebilir ve üçüncü ülkeler arasında arabuluculuk yapabilir. Aynı şekilde İran ile ilişkilerini de koruyarak Tahran ile Batı arasında iletişim kanalı olabilir. Amerika ile ilişkilerini koruyarak Washington’a bölgenin gerçeklerini anlatabilir. Arap dünyasıyla ilişkilerini kullanarak Arap ülkeleri ile diğer aktörler arasında köprü olabilir. İşte Türkiye’nin stratejik üstünlüğü tam olarak budur. Türkiye her krizde taraf olmak zorunda değildir Türkiye’nin artık şu anlayışı benimsemesi gerekir: “Her çatışmada bir taraf seçmek zorunda değiliz.” Bazen en güçlü tarafsızlık, en güçlü diplomasi olabilir. Bazen bir ülkeyi yüksek sesle kınamak yerine onunla kapalı kapılar ardında konuşmak daha fazla sonuç verir. Bazen savaş tehdidinde bulunmak yerine tarafları aynı masaya oturtmak daha büyük bir başarıdır. Bazen “biz sizin düşmanınızız” demek kolaydır. Zor olan ise: “Sizinle anlaşamıyoruz ama sizinle konuşmaya devam edeceğiz.” diyebilmektir. Türkiye’nin ihtiyacı olan diplomasi tam olarak budur. Türkiye tehdit eden değil, çözüm üreten ülke olmalıdır Ortadoğu’nun Türkiye’den beklentisi yeni bir savaşçı güç değildir. Zaten bölgede savaşmak isteyen yeterince aktör bulunmaktadır. Türkiye’nin farkı şu olmalıdır: Herkes tehdit ettiğinde Türkiye konuşsun. Herkes kapıları kapattığında Türkiye kapıyı açık bıraksın. Herkes savaş hazırlığı yaptığında Türkiye müzakere masasını kursun. Türkiye’nin gücü yalnızca ordusunda, ekonomisinde veya jeopolitik konumunda değildir. Türkiye’nin asıl gücü, aynı anda birbirleriyle kavgalı birçok aktörle konuşabilme kapasitesidir. Bu kapasiteyi kaybetmek Türkiye’nin elindeki en önemli stratejik araçlardan birini kaybetmesi anlamına gelir. Son söz Türkiye’nin İsrail’e karşı haksızlıkları görmezden gelmesi elbette düşünülemez. Fakat Türkiye’nin İsrail ile kalıcı bir düşmanlık ilişkisine sürüklenmesi de Türkiye’nin çıkarına değildir. Türkiye ne İsrail’in yanında olmalıdır ne de İsrail’e karşı kurulmuş yeni bir savaş cephesinin parçası olmalıdır. Türkiye kendi yanında olmalıdır. Kendi güvenliğinin, kendi çıkarlarının, bölgesel barışın, devletlerin egemenliğinin ve halkların haklarının yanında. Türkiye, İran ile Amerika arasındaki gerilimlerde de, İsrail ile Filistin arasındaki çatışmada da, Suriye’nin geleceğinde de, bölgedeki diğer krizlerde de arabulucu olabilecek kapasitesini yeniden ortaya koymalıdır. Çünkü Türkiye’nin tarihî mirasına yakışan rol budur. Türkiye küçük bir ülke gibi davranmamalıdır. Türkiye yeni düşmanlar arayan bir ülke değil, düşmanları aynı masaya oturtabilen bir ülke olmalıdır. Türkiye’nin gelecekteki sloganı belki de şu olmalıdır: “Biz kimsenin düşmanı olmak istemiyoruz; ama haksızlığın da yanında değiliz. Herkesle konuşur, herkesi uyarır, gerektiğinde herkese itiraz eder ve barış için elimizden geleni yaparız.” İşte bu Türkiye, yalnızca kendi çıkarlarını koruyan bir Türkiye değil; Ortadoğu’nun barışına yön verebilecek gerçek bir bölgesel güç olur. Türkiye tehdit ve kınama yarışından daha büyüktür. Türkiye’nin yeri savaş cephesinde değil, barış masasının başındadır.
Ekleme Tarihi: 30 Ağustos 2026 -Pazar

Türkiye Bir Taraf Değil, Bölgenin Büyük Abisi Olmalıdır

Türkiye’nin İsrail ile yaşadığı son gerilimler, yalnızca iki ülke arasındaki diplomatik bir anlaşmazlık olarak görülmemelidir. Asıl soru şudur: Türkiye, bölgedeki her çatışmanın tarafı mı olacaktır, yoksa herkesle konuşabilen, gerektiğinde uyaran, gerektiğinde arabuluculuk yapan ve barışı inşa eden güçlü bir devlet mi olacaktır?
Bence Türkiye’nin önünde çok açık bir tercih vardır:
Türkiye tehdit eden ve kınayan bir ülke olmaktan daha büyük olmalıdır.
Çünkü Ortadoğu’da zaten yeterince düşmanlık, savaş, tehdit ve karşılıklı suçlama bulunmaktadır. Türkiye’nin de İsrail’e karşı yeni ve kalıcı bir düşmanlık cephesine dönüşmesi, bölgeye ne kazandıracaktır? Sadece bir düşman daha mı?
Oysa Türkiye’nin gerçek gücü, herkesle konuşabilmesidir.
Türkiye’nin İsrail ile geçmişte yalnızca çatışmaları değil, çok geniş siyasi, ekonomik, askerî ve diplomatik ilişkileri de olmuştur. Türkiye, İsrail’i eleştirdiği dönemlerde bile çoğu zaman diplomatik kanalları tamamen kapatmamış, Filistin meselesinde hak ve adalet taleplerini savunmuştur.
Bu nedenle bugün yapılması gereken, İsrail’in her politikasını kabul etmek değildir. Tam tersine Türkiye, yanlış gördüğü her uygulamaya açıkça itiraz edebilmelidir. Ancak itiraz etmek ile düşman olmak aynı şey değildir.
Türkiye İsrail’e şunu söyleyebilmelidir:
“Sizinle birçok konuda ciddi anlaşmazlıklarımız var. Ancak biz sizin düşmanınız olmak istemiyoruz. Biz savaşın değil, barışın tarafıyız. Devletlerin egemenliğine, halkların haklarına ve uluslararası hukuka saygı gösterilmesini istiyoruz.”
Aynı söz İran’a da söylenebilmelidir.
Amerika’ya da söylenebilmelidir.
Arap ülkelerine de söylenebilmelidir.
Çünkü güçlü devletin ölçüsü, yalnızca kime karşı çıktığı değildir; kimlerle konuşabildiğidir.
Türkiye’nin rolü “bir başka cephe” olmak değildir
Bugün Ortadoğu’da herkes birbirine karşı yeni cepheler oluşturmaya çalışıyor.
İsrail’in İran ile sorunları var.
İran’ın Amerika ile sorunları var.
İsrail ile Arap dünyası arasında tarihsel sorunlar var.
Suriye yeni bir devlet düzeni kurmaya çalışıyor.
Türkiye’nin de Suriye’nin geleceği, sınır güvenliği ve bölgesel istikrar konusunda hayati çıkarları bulunuyor.
Bu kadar karmaşık bir ortamda Türkiye’nin kendisini bir başka çatışmanın içine çekmesi stratejik açıdan doğru değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni düşmanlar değil, yeni diplomatik kanallardır.
İran ile Amerika arasında yaşanan gerilimlerde Türkiye’nin arabulucu olma kapasitesinin yeterince değerlendirilememesi ve Pakistan’ın arabuluculukta daha görünür hâle gelmesi de Ankara açısından önemli bir ders olmalıdır.
Türkiye, tarihî ve coğrafi ağırlığına rağmen başkalarının kurduğu masaların dışında kalmamalıdır.
Türkiye masaya sonradan davet edilen ülke değil, masayı kurabilen ülke olmalıdır.
Türkiye “büyük abi” rolünü yeniden düşünmelidir
Türkiye’nin tarihî mirası ve coğrafi konumu ona farklı bir sorumluluk yüklüyor.
Türkiye yalnızca Anadolu’dan ibaret değildir.
Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da, Ortadoğu’da ve İslam dünyasında Türkiye’ye tarihî ve kültürel bağlarla bağlı milyonlarca insan bulunmaktadır.
Bu miras Türkiye’ye başka ülkelerin iç işlerine karışma hakkı vermez.
Fakat barış için arabuluculuk yapma sorumluluğu verir.
Bu nedenle Türkiye’nin hedefi “bölgenin patronu” olmak değil, bölgenin büyük abisi olmaktır.
Büyük abi gerektiğinde kardeşini uyarır.
Yanlış yapan kardeşine “yanlış yapıyorsun” der.
Haksızlığa uğrayan kardeşinin yanında durur.
Ama kardeşlerini birbirine düşürmez.
Türkiye’nin de yapması gereken budur.
İsrail yanlış yaptığında İsrail’e söylemelidir.
İran yanlış yaptığında İran’a söylemelidir.
Amerika yanlış yaptığında Amerika’ya söylemelidir.
Arap ülkelerinden biri yanlış yaptığında ona da söylemelidir.
Silahlı örgütler yanlış yaptığında onları da açıkça eleştirmelidir.
İlke değişmemeli, sadece muhatap değişmelidir.
Türkiye’nin dış politikası bir ilkeye dayanmalıdır
Türkiye’nin temel yaklaşımı şu olmalıdır:
Biz bir dine, millete, mezhebe veya etnik kimliğe düşman değiliz.
Biz Yahudilere düşman değiliz.
Araplara düşman değiliz.
İran halkına düşman değiliz.
Kürtlere düşman değiliz.
Türklere düşman olan hiçbir anlayışı da kabul etmiyoruz.
Türkiye’nin karşı olduğu şey işgal, saldırı, sivillerin hedef alınması, terör, ırkçılık, mezhepçilik, etnik ayrımcılık ve devletlerin egemenliğinin güç kullanılarak ihlal edilmesidir.
Bu ilke bütün taraflara eşit uygulandığında Türkiye’nin sözü çok daha güçlü olur.
Çünkü Türkiye artık “İsrail karşıtı”, “İran yanlısı” veya “Amerika karşıtı” bir ülke olarak değil, adalet ve barış ilkelerini savunan bağımsız bir güç olarak görülür.
İsrail ile ilişkiler neden tamamen koparılmamalıdır?
İsrail’in dünya siyasetindeki etkisi göz ardı edilemez.
Türkiye’nin İsrail ile her konuda aynı düşünmesi elbette mümkün değildir. Gazze, Filistin, Suriye ve bölgesel güvenlik konularında Ankara’nın çok ciddi itirazları olabilir.
Fakat diplomasi tam da bunun için vardır.
Düşmanınızla konuşmak, dostunuzla konuşmaktan daha önemlidir.
Türkiye İsrail ile bütün diplomatik kanalları açık tutarsa, gerektiğinde İsrail’e doğrudan mesaj verebilir, yanlış anlaşılmaları önleyebilir ve üçüncü ülkeler arasında arabuluculuk yapabilir.
Aynı şekilde İran ile ilişkilerini de koruyarak Tahran ile Batı arasında iletişim kanalı olabilir.
Amerika ile ilişkilerini koruyarak Washington’a bölgenin gerçeklerini anlatabilir.
Arap dünyasıyla ilişkilerini kullanarak Arap ülkeleri ile diğer aktörler arasında köprü olabilir.
İşte Türkiye’nin stratejik üstünlüğü tam olarak budur.
Türkiye her krizde taraf olmak zorunda değildir
Türkiye’nin artık şu anlayışı benimsemesi gerekir:
“Her çatışmada bir taraf seçmek zorunda değiliz.”
Bazen en güçlü tarafsızlık, en güçlü diplomasi olabilir.
Bazen bir ülkeyi yüksek sesle kınamak yerine onunla kapalı kapılar ardında konuşmak daha fazla sonuç verir.
Bazen savaş tehdidinde bulunmak yerine tarafları aynı masaya oturtmak daha büyük bir başarıdır.
Bazen “biz sizin düşmanınızız” demek kolaydır.
Zor olan ise:
“Sizinle anlaşamıyoruz ama sizinle konuşmaya devam edeceğiz.”
diyebilmektir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan diplomasi tam olarak budur.
Türkiye tehdit eden değil, çözüm üreten ülke olmalıdır
Ortadoğu’nun Türkiye’den beklentisi yeni bir savaşçı güç değildir.
Zaten bölgede savaşmak isteyen yeterince aktör bulunmaktadır.
Türkiye’nin farkı şu olmalıdır:
Herkes tehdit ettiğinde Türkiye konuşsun.
Herkes kapıları kapattığında Türkiye kapıyı açık bıraksın.
Herkes savaş hazırlığı yaptığında Türkiye müzakere masasını kursun.
Türkiye’nin gücü yalnızca ordusunda, ekonomisinde veya jeopolitik konumunda değildir.
Türkiye’nin asıl gücü, aynı anda birbirleriyle kavgalı birçok aktörle konuşabilme kapasitesidir.
Bu kapasiteyi kaybetmek Türkiye’nin elindeki en önemli stratejik araçlardan birini kaybetmesi anlamına gelir.

Son söz
Türkiye’nin İsrail’e karşı haksızlıkları görmezden gelmesi elbette düşünülemez.
Fakat Türkiye’nin İsrail ile kalıcı bir düşmanlık ilişkisine sürüklenmesi de Türkiye’nin çıkarına değildir.
Türkiye ne İsrail’in yanında olmalıdır ne de İsrail’e karşı kurulmuş yeni bir savaş cephesinin parçası olmalıdır.
Türkiye kendi yanında olmalıdır.
Kendi güvenliğinin, kendi çıkarlarının, bölgesel barışın, devletlerin egemenliğinin ve halkların haklarının yanında.
Türkiye, İran ile Amerika arasındaki gerilimlerde de, İsrail ile Filistin arasındaki çatışmada da, Suriye’nin geleceğinde de, bölgedeki diğer krizlerde de arabulucu olabilecek kapasitesini yeniden ortaya koymalıdır.
Çünkü Türkiye’nin tarihî mirasına yakışan rol budur.
Türkiye küçük bir ülke gibi davranmamalıdır.
Türkiye yeni düşmanlar arayan bir ülke değil, düşmanları aynı masaya oturtabilen bir ülke olmalıdır.
Türkiye’nin gelecekteki sloganı belki de şu olmalıdır:
“Biz kimsenin düşmanı olmak istemiyoruz; ama haksızlığın da yanında değiliz. Herkesle konuşur, herkesi uyarır, gerektiğinde herkese itiraz eder ve barış için elimizden geleni yaparız.”
İşte bu Türkiye, yalnızca kendi çıkarlarını koruyan bir Türkiye değil; Ortadoğu’nun barışına yön verebilecek gerçek bir bölgesel güç olur.
Türkiye tehdit ve kınama yarışından daha büyüktür. Türkiye’nin yeri savaş cephesinde değil, barış masasının başındadır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.