I.GİRİŞ
Yüz yılını aşan Türkiye Cumhuriyeti’ni, anlayış ve yaklaşım bakımından, “Cumhuriyet Dönemi (1923-1950)” ve “Demokrasi Dönemi (1950 ve Sonrası) “ olmak üzere iki farklı döneme ayırabiliriz. Çoktan beri kamuoyunu ayağa kaldıran “vahşi madencilik için ormanlara yönelik saldırıyı, bu ayrıma göre değerlendirmek istemekteyim. Cumhuriyet Dönemini “Devletçe Korunan Orman Anlayışı Dönemi”, Demokrasi Dönemini de “Devletten Korunan Orman Anlayışı Dönemi” olarak tanımlamaktayım. Böyle bir ayırımı, 13 Mart 1992 Erzincan Depremi sırasında da yapmıştım. O günlerde, Başbakanlık Danışmanı olarak, ilk kafile olarak Erzincan’da bulunanlardandım. 653 yurttaş canlarını yitirmiş,8057 yapı hasar görmüştü. Çalışma yeri olarak Valilik Binasını belirlenmişti. 1920’li yıllardan kalma Valilik Hizmet Binası sapasağlamken, henüz geçici kabulü yapılmamış eklentisi ise, yerle bir olmuştu. Kenti dolaşırken, 1920’lerden kalma kullanılan istasyon binası ayakta, hasar görmemişti. Gazeteciler bu konuda görüşümü öğrenmek için yönelttikleri soruya “Cumhuriyetin sapasağlam ayakta, demokrasinin ise yerle bir” yanıtını vermiş ve eklemiştim: “Çünkü bizler demokrasiyi kamusal kaynakların yağma ve talan ortaklığı olarak gördük”. Bu görüşümü, aradan 34 yıl geçmiş olmasına karşın değiştirmemi gerektiren bir olumlu değişiklik olmadı.
“Vahşi Madencilik” konusunda birkaç rakamı paylaşmak isterim. 2002-2023 döneminde ruhsat verilen 386.000 olarak görülmektedir. Cumhuriyetin ilk 79 yılında (1923-2002) verilen ruhsat sayısı 1.186’dır.Bu iki dönemdeki verilen ruhsat sayısını yan yana getirdiğimizde,300 katı bir artış olduğu karşısında isyan etmemek mümkün değil. Muğla İlinin %59’u, Milas İlçesinin %70’i vahşi madencilik kurbanına dönüşmüştür. Giderek toplumsal ve siyasal soruna dönüşen bu saldırı için alınan ruhsat bedeli ise, 2024’de hektar başına II (b) grubu için256 TL, III.grup için 97 TL ve IV(a) grubu için ise,65 TL sıdır. Orta Anadolu’dan Güney Ege’ye yol alırken, bir yıl önce bıraktığımız bitki örtüsünün, tıraşlanarak yok edilmiş olduğuna tanıklık etmekteyiz.
Ve bu ruhsat sahiplerinden biri olan Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik işçilerinin, alacaklarının ödenmesi istemi ile Eskişehir’den başlattıkları yürüyüşleri, Ankara’da polis tarafından engellendiler. Sendika Başkanı Başaran Aksu ve işçilerden kimileri gözaltına alındılar. Bu konuda bir de Anayasa Mahkemesi kararı var. AYM’nin işçilerin sendikal hak arama eylemlerinin yasaklarla sınırlandırılamayacağı kararı ise, görmezlikten gelinmekte. Ve sorunu çözme sorumluluğu olan Bakanlık görevlileri, sorunun daha da içinden çıkılmaz olmasına katkılarını(!) esirgememe bataklığına düşme aymazlığını sergilemekteler.
Devletçe Korunan Orman Anlayışı ile Devletten Korunan Orman Anlayışını, dönemlerinin Anayasa ve yasaları üzerinden değerlendireceğim.
II) DEVLETÇE KORUNAN ORMAN ANLAYIŞI DÖNEMİ
Bu başlığa, siyasal iktidarın öykündüğü Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucularından olan Fatih Sultan Mehmet (FSM)’in “Ormanlarımdan bir dal kesenin kolunu, bir ağaç kesenin başını keserim” fermanı, 570 yıl önceki çevreye, doğaya ve özellikle ağaçları önemsemenin başlıca örneğini oluşturmaktadır.
FSM’in ölümünden (1481) 442 sene sonra, egemenliğin bağsız-koşulsuz ulusa aitliği üzerine temellendirilen T.C.nde, ferman yerini, Anayasa ve yasalar almıştır. 20/01/1921 günlü,85 Sayılı Teşkilatı Esasiye Yasasını bir yana bırakırsak, Cumhuriyet döneminde 1924,1961 ve 1982 tarihli olmak üzere üç Anayasa yürürlükte olmuştur.
Konumuz açısından ilk düzenleme 1924 Anayasası’nın 74.üncü maddesinde karşımıza çıkmaktadır. Bu maddede, “özelleştirme” ile kimi mal ve hizmet üretiminin özel kesime aktarılmasına ilişkin bir madde bulunmamaktadır. Tam tersine, ”kamu yararına gerekli olduğu anlaşılan mal ve mülklerin kamulaştırılması hükmü getirilirken; çiftçiyi toprak sahibi kılmak ve ormanları devletleştirmek için alınacak toprak ve ormanların kamulaştırılması” özel yasalara dayandırılmıştır.
1924’den önceki “Köylü-Orman İlişkisi”11 Ekim 1920 Günlü 39 Sayılı “Baltalık Yasası” ile belirlenmiştir. Yasa, orman köylüsünü orman sahibi yama amacını taşıyor olup, Büyük Millet Meclisi’nin ilk yasalardan biridir. Yasa ile var olan ormanların tahribini önlemek ve köylüye yasanın tanıdığı haklar ölçüsünde odun, kömür ve kereste gereksinimlerini karşılamak amacı için hane başına en çok 18 dönüm ayrılmış ve sınırlanmıştır.
39 Sayılı bu yasanın ulusal kurtuluş savaşına toplumun büyük kesimini oluşturan köylülerin desteğini ve katılımını sağlamak için bir tür siyasi ödül olduğu söylenmektedir. Orman köylüleri kendi bölgelerindeki ormanları korumak ve dışarıdan gelecek zararları önlemek yerine ormanı kesip kendilerine tarla yapmaları üzerine yasa, üç yıl sonra yürürlükten kaldırılacaktır. Yerine, Lozan Antlaşması sonrasında 15 Nisan 1924 günlü,484 Sayılı “İntifa/Yararlanma Yasası” çıkartılmıştır. Bu yasa ile orman ve köylü ilişkisi, ormanların takatı esas ilkesi içerisinde yeniden ve geçici bir düzene bağlanmıştır. Bu yasa 1937’ye kadar uygulama bulmakta ve 1937 günlü 3116 Sayılı “Ormancılık Yasası” ile “devletin kendi ormanını kendisi işletir ilkesi” getirilmiştir. Ancak, önceki yasa ile tanınan haklar, ancak 1947’de sonlandırılmıştır.
11 Ekim 1920 Günlü,39 Sayılı “Baltalık Yasası”; “Köylü-Orman İlişkisini düzenliyor. Bu Yasa ile “orman köylüsünün orman sahibi edilmesi ilkesi” kabul edilmekte. Her köylüye, yakınındaki ormandan iki hektarlık bir bölüm temlik ediliyor. Köylü ailesi bunu istediği gibi kullanma hakkına sahip kılınmıştır. Bu Yasanın amacı, girişilen Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki evrim ve devrimlere halkı katmak, her türlü siyasal örgüte karşı çekingenlik gösteren orman köylülerinin, yeni oluşan siyasal örgütlenmeye katılmalarını sağlamayı amaçlamaktadır.
39 Sayılı Yasa ile orman sahibi kılınan köylünün ormanın değerini bilememesi ormanı tarlaya çevirmiştir. Bu ağaç ve orman kıyımını önlemek amacı ile, 15 Nisan 1924 günlü 484 Sayılı Yasa ile temlik, kullanma ve yararlanma hakkına dönüştürülmüş, mülkiyet devlete aktarılmıştır. Bu yasa 1937’de 3116 Sayılı Ormancılık Yasası ile, “devlet kendi ormanını kendisi işletir ilkesi” 1944’de yaşama geçirilebilmiştir. Yanısıra köylülerin kendi gereksinimleri için, ormanlardan yararlanmaları, belli bir tarifeye dayalı olarak 5 km uzaklıktaki köylerin yararlanabileceği hükmü getirilmiştir. Ormansız bölgelerde, köy ve belediyeler çevresinde, enza 50 dekar büyüklüğünde ağaçlandırma yükümlülüğü getirilmiştir.1920’de köylülerin ormandan serbestçe yararlanma hakkı, on yedi yıl sonra “orman yaratma” sorumluluğuna dönmüştür. Bu sorumluluk,1956’da 6831 Sayılı Yasa ile kaldırılmıştır. (Sürecektir)
