Bazı filmler vardır; yalnızca bir hikâye anlatmaz, insanın içini teşhis eder. Into the Wild tam olarak bunu yapar. Ama onu hâlâ “her şeyi bırakıp gitme” romantizmiyle okumak, filmin kalbine haksızlıktır. Çünkü bu film gitmeyi değil, neden kalamadığımızı sorar.
Bugünün insanı gitmeyi çok düşünüyor.
Her şeyden.
İşten, şehirden, ilişkilerden, hatta kendinden.
Çünkü yaşadığımız çağ konuşmuyor; bağırıyor.
Herkes anlatıyor ama kimse duymuyor.
İnsanlar artık birbirini, söyledikleri işe yaradığı sürece dinliyor. Fayda yoksa temas da yok. Böyle bir dünyada ruhun “kaçmak” istemesi bir kapris değil, bir savunma refleksi.
Christopher McCandless’ın hikâyesi de tam bu yerden okunmalı. Onun gidişi bir cesaret gösterisi değil; bir boğulma hâlinin sonucu. Hayatın kendisine biçtiği rollerde nefes alamayan bir insanın, “başka bir ihtimal var mı?” diye sorması.
Ama film bize acı bir hakikati de fısıldar:
Nereye gidersen git, eğer içindeki boşlukla gerçekten yüzleşmezsen, o boşluk valizine sığar ve seninle gelir.
Bugün pek çoğumuz bunu sezgisel olarak biliyoruz. O yüzden gitmeyi hayal ediyoruz ama gitmeye cesaret edemiyoruz. Çünkü asıl korkumuz yol değil; kendimizle baş başa kalmak. Kaçmak bazen işe yarar, evet. Bir süreliğine. İnsanı hayatta tutar. Ama çözüm olmaz; sadece zaman kazandırır.
Filmde doğa bu yüzden bu kadar güçlüdür. Çünkü doğa saklanmaz. Rol yapmaz. Kendini gizlemez. Olduğu gibidir. İnsan da o saflığa dönmek ister. Maskesiz, açıklamasız, savunmasız bir hâle… Bu isteğin “ilkel” değil, son derece insani olması buradan gelir.
Ama film tam burada durmaz. En sert cümlesini sona saklar:
Yalnızlık bir noktadan sonra özgürlük değildir.
İnsan paylaşmadan tamamlanamaz. Ne mutluluk tek başına bir anlam taşır ne de acı… Anlam, başka bir insana değdiği yerde başlar. McCandless’ın asıl keşfi de bu olur: Kendini bulma arayışının sonunda yol yine insana çıkar.
Bugün bu film bize şunu söylemeli:
Kaçmak ayıp değil.
Ama kaçtığın şeyi gerçekten çözmek istiyorsan, gittiğin her yer bir kaçış değil, bir ders olmalı.
Yoksa aynı boşluk, farklı manzaralarda seni bekler.
Into the Wild bize “her şeyi bırak” demez.
Bize şunu sorar:
“Bu hayat senin mi, yoksa sadece katlanmayı öğrendiğin bir düzen mi?”
Ve belki de asıl cesaret, her şeyi bırakıp gitmekte değil;
kalıp konuşabilmekte saklıdır.
Bu yazının ruhunu tamamlayan bir eşlikçi var.
Dinlemek isteyenler için:
Eddie Vedder – Society
https://www.youtube.com/watch?v=ABsslEoL0-c&list=RDABsslEoL0-c&index=2
