Hissizleşme sandığımız şey, duyguların yokluğu değil.
Aksine, duyguların fazlalığıdır.
İnsan bazen ağlamaz çünkü üzülmüyordur.
Bazen de ağlamaz çünkü artık ağlamaya bile gücü kalmamıştır.
İşte orada başlar hissizleşme...
Bir noktadan sonra bünyenin yaptığı şey şudur: “Bu kadarını kaldıramam.”
Ve kapatır kendini. Ne tamamen mutlu olur, ne tam anlamıyla üzgün.
Her şey aynı renge bürünür. Griye.
Toplumsal olarak tam da buradayız.
Eskiden bir haber sarsardı.
Bir haksızlık uykumuzu kaçırırdı.
Bir çocuğun yüzü gün boyu aklımızdan çıkmazdı.
Şimdi?
Geçiyoruz.
Kaydırıyoruz.
Bir sonraki görüntüye bakıyoruz.
Bu duyarsızlık değil. Bu aşırı maruziyetin yarattığı savunma mekanizması.
Çünkü bu toplumda herkes aynı anda: geçim derdi yaşıyor, gelecek kaygısı taşıyor, adaletsizlik görüyor, hızla yaşlanıyor, sürekli güçlü olmak zorunda kalıyor.
Ve bunların hiçbiri için durup yas tutmaya izin yok.
Bize öğretilen şu oldu:
“Alış.”
“Boş ver.”
“Takma.”
“Büyütme.”
Ama bastırılan her duygu, bir gün geri döner. Geri döndüğünde de kapıyı çalmaz.
Hissizleşme bireysel bir sorun gibi anlatılıyor. Oysa bu, toplumsal bir sonuç… Sürekli tetikte yaşayan zihin, sürekli tehdit algılayan beden, sürekli yetmeye çalışan ruh…
Bir yerden sonra “duygu tasarrufu”na geçiyor insan.
Her şeye aynı mesafeden bakıyor.
İyiyi de kötüyü de aynı cümleyle karşılıyor:
“Ne yapalım, hayat işte.”
En tehlikelisi de bu normalleşme.
Çünkü hissizleşmiş bir toplum: adaletsizliğe daha az itiraz eder, başkasının acısını daha kolay geçer, kötülüğü daha hızlı kanıksar Sessizlik, çoğu zaman sakinlik değildir. Bazen bitkinliğin sesidir.
Ama şunu söylemek zorundayım, net bir şekilde:
Hissizleşme kalıcı bir hâl değil. Bu bir alarmdır.
Bedenin, ruhun ve zihnin birlikte söylediği bir cümle: “Bu yük fazla.”
Çözüm “daha güçlü olmak” değil.
Çözüm, durabilmek.
Hissetmeye izin vermek.
Yas tutmak.
Şaşırmayı yeniden öğrenmek…
Çünkü hiçbir şey hissetmemek huzur değildir.
Huzur, hissedip dağılmamayı öğrenebilmektir.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şu:
Ne zaman bu kadar çok şeye maruz kalıp, hiçbir şeye dokunamaz hâle geldik?
Ve daha önemlisi:
Bu hâli “normal” saymayı ne zaman bırakacağız?
