Çocukken bir yaz tatili neredeyse bir ömür sürerdi.
Okullar kapanır, yaz başlar ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi. Şimdi ise daha yeni yılbaşı olmuş gibi hissederken yaz geliyor; yaz bitti derken yeni bir yılın eşiğinde buluyoruz kendimizi.
Yaş aldıkça hep aynı cümleyi daha sık kuruyoruz:
“Zaman ne kadar çabuk geçiyor.”
Oysa zaman hızlanmıyor. Bir gün hâlâ yirmi dört saat.
Değişen, bizim onu algılama biçimimiz.
Çocukken hayatın büyük bölümü yeniydi. İlk okul günü, ilk arkadaşlık, ilk yolculuk, ilk kez gördüğümüz bir yer… Bir çocuğun dünyasında sıradan şeyler bile keşfedilmeyi bekleyen bir olaydı.
Büyüdükçe “ilk”ler azalıyor.
Aynı yollardan geçiyor, aynı işleri yapıyor, benzer günlerin içinde yaşıyoruz. Beynimiz de birbirine benzeyen günleri birbirinden ayıracak güçlü anılar oluşturmakta daha az malzeme buluyor.
Belki de bu yüzden geriye baktığımızda koskoca bir ay bazen birkaç anıdan ibaret kalıyor.
Zaman hızlanmıyor; hatırlanabilir günlerimiz azalıyor.
Ama işin psikolojik tarafında daha rahatsız edici bir şey var.
Yetişkinlikte çoğu zaman bulunduğumuz anda değiliz.
Pazartesiden cuma gününü, kışın yazı, çalışırken tatili bekliyoruz. Bir yere giderken varmayı düşünüyoruz. Bir şey yaşarken bile bazen onu paylaşmayı, fotoğraflamayı ya da sonrasında ne yapacağımızı düşünüyoruz.
Sanki hayat sürekli biraz sonra başlayacakmış gibi yaşıyoruz.
Sonra o “biraz sonra” geliyor ve biz bu kez başka bir “sonra”yı bekliyoruz.
Belki çocukken zamanın uzun gelmesinin sırrı da buydu.
Çocuk için hayat çoğunlukla şimdiki zamandı.
Bir taş ilginç olabiliyordu. Yağmur başlayınca pencereye koşuluyordu. Sıkılmak bile gerçekten sıkılmaktı; hemen elimize bir ekran alıp o boşluğu yok etmiyorduk.
Büyüdükçe zamanı daha iyi yönetmeyi öğrendik ama belki de zamanın içinde bulunmayı unuttuk.
Üstelik insan yaş aldıkça bir yılın hayatındaki oranı da küçülüyor. Beş yaşındaki biri için bir yıl, yaşadığı hayatın çok büyük bir parçasıyken elli yaşındaki biri için çok daha küçük bir bölüm. Bu tek başına her şeyi açıklamasa da zamanın neden giderek kısalıyormuş gibi hissedilebildiğine dair ilginç açıklamalardan biri.
Belki de asıl soru “Zaman neden bu kadar hızlı geçiyor?” değil.
Asıl soru şu:
Geçen zaman mı, yoksa biz miyiz?
Çünkü saatleri yavaşlatamayız. Günleri uzatamayız. Çocukluğa da dönemeyiz.
Ama günlerimizin birbirinin kopyası olmasına biraz karşı koyabiliriz. Yeni bir şey öğrenebilir, başka bir yoldan yürüyebilir, bazen telefonu bir kenara bırakıp bulunduğumuz yerde gerçekten bulunabiliriz.
Belki ömrü uzun hissettiren şey, çok yaşamak değil; yaşadığını fark ederek yaşamaktır.
Çünkü sonunda hayat dediğimiz şey takvimde geçen yıllardan çok, zihnimizde iz bırakan anlardan oluşuyor.
Ve galiba zaman hızlanmıyor.
Biz, fark etmeden onun içinden geçiyoruz.
Yüzyıllar önce Romalı filozof Seneca'nın söylediği gibi:
“Non exiguum temporis habemus, sed multum perdimus.”
"Zamanımız az değil, ama çoğunu boşa harcıyoruz."
