Son günlerde Christopher Nolan'ın The Odyssey uyarlaması üzerine yapılan haberler ve paylaşımlar, beni yıllar önce okuduğum bir destana yeniden götürdü. Homeros'un yaklaşık üç bin yıl önce kaleme aldığı Odysseia, sadece Antik Yunan'ın değil, insanlık tarihinin en güçlü anlatılarından biri olarak bugün de yaşamaya devam ediyor.
Bir an düşündüm…
Aradan onca yüzyıl geçmiş olmasına rağmen neden hâlâ Odysseus'u konuşuyoruz?
Cevabı, destanın satır aralarında saklı.
Çünkü Odysseia, bana göre yalnızca bir deniz yolculuğunu anlatmıyor. İnsanın kendi içine yaptığı uzun ve zorlu yolculuğu anlatıyor.
Odysseus'un karşısına çıkan yaratıklar ve tanrılar, yalnızca mitolojik karakterler değil. Her biri, insan ruhunun farklı bir yönünü temsil ediyor.
Kiklop, kibirdir.
Tek gözüyle dünyaya yalnızca kendi penceresinden bakan, gücü hakikatin önüne koyan kör bir zihindir. Bugün de kibir, insanın gerçeği görmesini engelleyen en büyük perdelerden biridir.
Sirenler, arzularımızdır.
İnsanı yolundan çıkaran, kulağa hoş gelen ama sonunda felakete sürükleyen çağrılar... Günümüzde bu çağrılar bazen şöhret, bazen para, bazen de bitmek bilmeyen görünür olma isteği olarak karşımıza çıkar.
Kirke, insanın özünü kaybetme tehlikesidir.
Büyüsüyle insanları hayvana dönüştüren Kirke, aslında tutkuların ve hazların insanı nasıl değiştirebileceğini anlatır. Çünkü insan, iradesini kaybettiğinde önce karakterini, sonra kimliğini yitirir.
Kalypso ise konfor alanıdır.
Bizi incitmeyen ama büyümemize de izin vermeyen o güvenli liman... Hayatta bazen ilerlememizi engelleyen şey acı değil, fazla rahatlıktır.
Skylla ile Kharybdis, hayatın kaçınılmaz ikilemleridir.
Öyle zamanlar olur ki önümüzde iki zor seçenek vardır. İşte o anlarda cesaret, kusursuz yolu bulmak değil; en doğru bedeli göze alabilmektir.
Poseidon ise kontrol edemediğimiz fırtınalardır.
Kader, öfke, kayıp, hayal kırıklığı... İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, bazı dalgaları durduramaz. Ama o dalgaların arasında rotasını kaybetmeden ilerlemeyi öğrenebilir.
Belki de Homeros'un en büyük dehası tam da burada yatıyor.
O bize canavarları anlatmıyor.
İnsanı anlatıyor.
Çünkü insanın en büyük savaşları dışarıda değil, kendi içinde yaşanıyor.
Odysseus, Troya'da zafer kazanmış bir kraldı. Ama asıl zaferini İthaka yolunda kazandı. Her engel onu biraz daha olgunlaştırdı, her kayıp ona biraz daha sabretmeyi öğretti, her fırtına onu biraz daha kendisi yaptı.
Hayatın gerçek yolculuğu, bir şehirden başka bir şehre gitmek değildir.
İnsanın kendi karanlığıyla yüzleşebilmesidir.
Bu yüzden yazının başındaki soruya yeniden dönmek istiyorum.
Yolculuk bitince insan aynı kalır mı?
Bence kalmaz.
Çünkü gerçek yolculuk, bizi bir limandan diğerine götüren değil; bizi eski benliğimizden çıkarıp daha bilge, daha sabırlı ve daha merhametli bir insana dönüştüren yolculuktur.
Belki de Homeros'un asıl sorusu hiçbir zaman "Odysseus eve dönecek mi?" değildi. Asıl soru şuydu: "İnsan, kendini kaybetmeden eve dönebilir mi?" Peki ya siz, kendi yolculuğunuzda kendinizi koruyabildiniz mi?
