Son yılların en popüler cümlelerinden biri şu:
"Hayat senin seçimlerinin sonucudur."
İlk duyulduğunda kulağa güçlü geliyor. İnsana kontrol hissi veriyor. Sanki doğru seçimleri yaparsak her şey yoluna girecekmiş gibi...
Ama gerçekten öyle mi?
Bir çocuk savaşın ortasında doğmayı seçebilir mi?
Bir insan çocukluğunda maruz kaldığı şiddeti seçebilir mi?
Genetik mirasını, ailesini, hastalığını, kaybettiği insanları ya da bir sabah aldığı kötü haberi seçebilir mi?
Hayır.
Hayatın bize sormadan verdiği şeyler vardır.
Bu yüzden her acıyı, her kaybı, her yıkımı kişinin yanlış seçimlerine bağlamak hem eksik hem de acımasız bir bakış açısıdır.
Öyle insanlar vardır ki hayatları boyunca dürüst olmuşlardır. Kimseye zarar vermemiş, elinden geldiğince iyilik yapmışlardır. Buna rağmen ağır hastalıklarla mücadele etmiş, sevdiklerini toprağa vermiş, bazen de hayatlarının en güzel çağında bu dünyadan ayrılmışlardır.
Peki neden?
İnsanlığın binlerce yıldır sorduğu sorudur bu.
Neden iyi insanların başına kötü şeyler gelir?
Neden bazı acılar masum insanları bulur?
Neden hayat, hak edenle etmeyeni ayırmaz?
Bu soruların kesin cevabını bilen yok.
Fakat bildiğimiz bir şey var: Hayat, adalet dağıtan mekanik bir sistem değildir.
İyi insanların başına kötü şeyler gelebilir. Kötü insanların başına da iyi şeyler gelebilir.
İnsanı zorlayan gerçek tam olarak budur. Çünkü biz adalet isteriz. Çabamızın karşılığını almak, iyiliğin ödüllendirilmesini görmek, kötülüğün cezasız kalmamasını isteriz. Evrenin de bizim adalet anlayışımıza göre işlemesini bekleriz. Oysa hayat çoğu zaman beklentilerimizden bağımsız akar. Ve bazen geriye sadece yaşananlar kalır.
Kimi insan yaşadığı büyük acının ardından yeniden ayağa kalkar.
Kimi ise bir daha asla eskisi gibi olamaz.
Kimi yaşadığı acıyla güçlenir.
Kimi o acının ağırlığı altında ezilir.
Bu yüzden sıkça duyduğumuz o söz de her zaman doğru değildir: "Seni öldürmeyen şey güçlendirir." Hayır.
Bazı şeyler insanı güçlendirmez.
Bazı şeyler sadece değiştirir.
Bazen bir insanın akıl sağlığını, hayata bakışını, güven duygusunu ve hatta kendisini algılayış biçimini geri dönülmez şekilde dönüştürür.
Belki de asıl mesele burada başlıyor.
Hayatın bize verdiği kartları seçemeyebiliriz. Ama o kartların bizi tamamen tanımlamasına izin verip vermeyeceğimiz konusunda küçük de olsa bir payımız vardır.
Belki özgürlük her şeyi seçebilmek değildir.
Belki özgürlük, yaşadıklarımızın bizi bütünüyle ele geçirmesine izin vermemektir.
Ve belki insanın gerçek mücadelesi de tam burada başlar.
Çünkü hayat her zaman bizim seçtiğimiz şeylerden oluşmaz.
Fakat yaşadıklarımızın ardından nasıl bir insan olarak kalacağımız sorusu, bütün zorluklara rağmen hâlâ önümüzde durur.
Hayat bize ne olacağını seçtirmeyebilir.
Ama yaşadığımız acıların kimliğimize dönüşüp dönüşmeyeceği, hâlâ vermeye devam ettiğimiz en büyük mücadeledir.
