İnsanlık yüzyıllardır aynı sorunun peşinde: Mutluluk nedir?
Kimi onu parada aradı, kimi aşkta, kimi başarıda, kimi inançta… Felsefe ise belki de en zor soruyu sordu: İnsan gerçekten sürekli mutlu olabilir mi?
Bugün mutluluk yalnızca arzuladığımız bir duygu değil, adeta yerine getirmemiz gereken bir görev hâline geldi.
“Pozitif düşün.”
“Anı yaşa.”
“Enerjini düşürme.”
“Hayatının tadını çıkar.”
Peki ya insanın canı mutlu olmak istemiyorsa?
Sosyal medya bize sürekli mutlu hayatlar gösteriyor. Güzel sofralar, kusursuz tatiller, başarılar, gülen yüzler… Kimsenin hayatının tamamı böyle değil; ama herkes birbirinin hayatını öyle sanıyor.
Sonra kendi hayatımıza dönüp eksik olanı arıyoruz.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı burada başlıyor:
Mutlu olmakla, mutlu görünmeyi birbirine karıştırıyoruz.
Oysa hayat yalnızca güzel anlardan oluşmaz.
Üzülmek de insana aittir. Yorulmak, sıkılmak, hayal kırıklığına uğramak, bazen hiçbir şey yapmak istememek de…
Belki mutsuzluk, hemen kurtulmamız gereken bir kusur değildir. Bazen bize neyin yanlış gittiğini, neyi özlediğimizi, neyi değiştirmemiz gerektiğini anlatan sessiz bir işarettir.
Çünkü insan yalnızca gülerken yaşamaz.
Bazen kaybederken büyür, beklerken öğrenir, kırılırken kendini tanır.
Belki de mutluluğun felsefesi, sürekli mutlu olmanın bir yolunu bulmak değildir.
Hayatın her hâlini kabul edebilecek kadar kendimizle barışabilmektir.
Çünkü hiçbir insan her gün mutlu değildir.
Ve olmak zorunda da değildir.
Belki gerçek mutluluk, hayatın hiç eksilmemesi değil; eksiklerine rağmen yaşamaya değer olduğunu hissedebilmektir.
Sonuçta hayat bize sürekli güneşli bir gökyüzü vadetmedi.
Belki mesele yağmurun hiç yağmaması değil…
Yağmur yağdığında da gökyüzünün hâlâ orada olduğunu unutmamaktır.
