Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
Köşe Yazarı
Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
 

OTAN ANKARA’DA

Merhaba, Başlığa bakıp, şu günlerde ''Kuzey Atlantik’’ üzerinden eserek, sevgili Ankaralı dostlara hayatı dar getiren bir ‘’Teşkilatın'' (örgüt demeyelim neme lazım!) adının tersten okunuşunu yazdığım zannedilmesin! Bu sadece, komşumuz Yunanistan İle beraber 1952’de katıldığımız ünlü teşkilatın adının, Anglo-Sakson dili yerine ‘frankofan' okurların aşina oldukları Fransızca okunuşu…OTAN ya da herkesçe bilindiği şekli ile NATO! Malum bu Fransızlar, iki dilli uluslararası kuruluşların çoğunun ismini, biraz lisanları icabı, biraz da değişik olma halleri nedeniyle İngilizce’nin tam tersi olarak adlandırırlar! Mesela Birleşmiş Milletler yani UN yerine (O)NU, bizimkilerin yıllardır istemeyerek de olsa hassasiyetle! uzak durduğu İMF yerine FMİ, Avrupa Birliği EU yerine UE, Afrika Birliği AU yerine UA, Sivil Havacılık Teşkilatı İCAO yerine OACİ, Denizcilik teşkilatı İMO yerine OMİ vs.vs... Naçizane, gün içinde seyrek de olsa ellediğimiz TV’nin kumanda (günün moda deyimi) ‘aparatı’ ile bilumum haber kanallarındaki gezintimizde boy gösteren birbirinden cevval uzmanların değindiği NATO, butlan, siyasi transferler, operasyonlar, komedyenler dahil her türlü tutuklamalar derken can sıkıcı tüm derin konuları bir tarafa bırakarak, 'Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı'nın şimdiden ortalığı birbirine kattığı başkentimizden, 2004’ün İstanbul’una doğru, etkinliğin ‘’güvenlik koordinatörü’’ olarak görev yaptığım Türkiye’deki ilk ‘'Nato Zirvesi’’ne uzanıp, mizahi yönü ağır basan kayıt dışı bir iki anıyı gözler önüne sermeye çalışalım! Geriye doğru çeyrek asırlık bu sapmadan önce, büyüye büyüye şimdilik 32 üyeye ulaşan teşkilatın kuruluşundan bu yana düzenlediği tam 32 olağan zirvenin de; - Teşkilat genel merkezi Brüksel/ Belçika 11 defa, - ABD/Vaşington-Şikago 3 defa, - Birleşik Krallık/ Londra-Galler 3 defa, - İspanya/ Madrid 2 defa, - Fransa/ Paris-Strazburg 2 defa, - İtalya/Roma 2 defa, - Türkiye/ İstanbul-Ankara* (7-8 Temmuz 2026) 2 defa, - Almanya/ Bonn 1 defa, - Portekiz/ Lizbon 1 defa, - Hollanda/ Lahey 1 defa, Eski ‘demirperde’nin acemileri; - Çekya/ Prag 1 defa, - Romanya/ Bükreş 1 defa, Diğer çaylak üyeler; - Letonya/ Riga 1 defa - Lİtvanya/ Vilnius'ta 1 defa şeklinde gerçekleşen dağılımına göz atarken kurucu üyelerden Kanada, Danimarka, bizim gibi halen ‘kanat üye’ tabir edilen Norveç ile İzlanda ve Lüksemburg’un yanı sıra kıdemlilerden Yunanistan’ın bugüne kadar hiç topa girmediğini de hatırda tutalım! Eh tabiatı ile güçlü bir alt yapı, organizasyon kapasitesi, yeterli mali imkânlar ile en önemlisi biraz da toplumsal sabır(!) gerektiren böylesine prestijli, getirisi büyük etkinliklere ev sahipliği yapmak da zaten öyle her ülkenin harcı olmamalı! Haliyle dünyanın sayılı 'çok ünlü kişileri’ nin (rahmetli Bekir Coşkun’un tabiri ile...) bir araya geldiği bu tür etkinliklerin hayati önemi haiz eşiklerinden biri, tahmin edileceği gibi güvenlik bakımından steril bir ortam yaratılmasındaki güçlüktür. Hele ki, kendi yüksek güvenlik kodlarının titizlikle uygulanmasını şart koyan ‘teşkilat'ın standartları ile uyumlu bir çalışma zorunluluğunda olan ev sahibinin güvenlik makamlarının eşgüdümü, işin en çetrefilli veçhesini oluşturur. Güncel halini bilmemekle beraber, 1996’daki HABİTAT II ve 2004’deki NATO gibi İstanbul’da düzenlenmiş 'zirve'lerin standart uygulamasında, Dışişleri’nin bir büyükelçi başkanlığında 'görev gücü’ olarak adlandırılan ekibinde, protokolden güvenliğe, ulaşımdan iletişime, konaklamadan ikili görüşmelere kadar her konuda asgari daire başkanı düzeyinde birer ‘koordinatör’, genel müdür yardımcısı düzeyinde bir proje koordinatörünün denetimde görev yapar, özel sektörün uzmanlarından oluşan geniş bir kadro da keza destek sağlardı... Bu çerçevede, NATO zirvesi için biz de böyle bir ekip olarak 6 ay süre ile İstanbul’da konaklayarak, o dönemde ‘kongre vadisi’ olarak adlandırdığımız mekanda yer alan Harbiye’deki askeri müzede konuşlanmıştık. Amaç ve hedefimiz, o zamanlar 11 milyon olan bu ‘megakent'te, iki gün sürecek zirve boyunca İstanbulluların hayatını en az derecede rahatsız ederek, güvenlik bakımından ciddi bir zaafiyet yaratmadan ve özellikle  kolluk kuvvetleri ile klasik NATO muhalifi kitlelerin tutuklamalara neden olacak biçimsiz bir çatışma ortamına sürüklenmeden başarılı bir etkinlik düzenlemekti. Uluslararası ortam ise malum, Irak’ın ABD ve sınırlı sayıdaki destekçisi tarafından işgali sonrasında bugün olduğu gibi yine hayli sıcaktı. Hele ki, bu köşedeki ilk yazılarımda konu edindiğim 4 Temmuz 2003 tarihinde yaşanılan ‘’Çuval’’ olayını takiben bizim açımızdan daha da gergindi. Hazırlık safahatından az önce, İstanbul’da bir sinagog ve bir avm’de bombalı saldırılarda maalesef çok üzücü can kayıpları yaşanmıştı. Dolayısı ile açılış seremonisi 10.Cumhurbaşkanımız tarafından gerçekleştirilecek etkinliğin her safhası en ince şekilde planlanmakta idi. Bu meyanda altı ay boyunca her sabah kendi aramızdaki toplantıları takiben, her birimiz önce NATO ekipleri ile, sonra da ilgili yerel makamlarımız ile eşgüdüm toplantıları yapmak durumundaydık. Toplantılarımızın daha başındaki ilk sabah, espri ve bilgi düzeyi yüksek büyükelçimiz, NATO ekibinin başkanı, kuzeyli zatın isminin, teşrifatçı genç asker görevliler tarafından biraz utanarak telaffuz edilmesini fark ederek, şahsın binaya girişindeki bildirimi, '’Dr.Gö…ve ekibi geldiler’' yerine ''Dr. Kı…’' şeklinde duyurmalarında bir mahzur olmadığını gülerek belirtmesi herkesi kahkahaya boğup aramızda sıcak bir ilişki tesis edilmesine yol açmıştı! NATO’nun güvenlik ekibinin başındaki emekli albay ise İspanya’nın Sevilla kentinden futbol hastası bir zat idi. Bizim Eskişehirspor’dan başlayarak ünlü takımlarımızı isim isim sayabilen, Türk örf ve adetlerine aşina, kısa zamanda İstanbul polisinin sevgi ve saygısını da kazandırabildiğimiz sempatik, anlayışlı bir kişilik idi. Tabiatı ile katılımcı ülkelerin güvenlik ekiplerinin en kalabalığı, adeta bir orduyu andıran Amerikalılardı. Bunlar, İspanyol’un duvar gibi öne sürdüğü NATO sınırlamalarından hiç hoşnut kalmaz, kuralları ‘baypas' etmeye kalkar, bizden de sürekli talepçi durumunda, sayısız isteklerde bulunurlardı. Aramızdaki olağan ikili toplantılara, sayıları yüzleri aşan, ulusal güvenlikten, CIA’ya, her bir önemli zatları için teşkil ettirilmiş sürüler halinde katılırlar, emniyet makamlarımızı sayıca aşar görüntü vermemelerini sağlamak için bizimkilerin de tam kadro katılmalarını sağlardık. Sağolsun il emniyet müdür yardımcımız da lisanı iyi, esnek, işbirliğine açık, türlü imkansızlığa rağmen gayet yaratıcı bir anlayışa sahipti. Haziran sıcağında bir gün Topkapı saray avlusundaki bir tatbikatta, koyu renk pardesüler giyinmiş, güneş gözlüklü, şemsiyeli, iri yarı, tıknaz yüzlerce tip içinde Akdenizli görüntülü bazılarından şüphelenmiş olan ABD Istanbul başkonsolosu yanıma yaklaşarak, bunların bizden mi olduğunu sorunca durumu araştırmış ve sonuçta onların Macaristan’dan getirdikleri, bilmem ne timlerinden olduğu ortaya çıkınca adam epey mahçup olmuştu! Yine bir gün, NATO bilgisayar alt yapısının kongre merkezinde kurulumu aşamasında sabahın erken saatlerinde aldığımız bir haber, acilen oraya intikal etmemizi gerektirmişti. O aralar, Japonya’dan ABD’ye mektup, paket, posta vb. ortamlarda terör amaçlı kullanılan ‘şarbon’ tozlu saldırılar düzenlenmekteydi. NATO’cuların bilgisayarlarının bulunduğu kutulardan birinin açılışı sırasında bir toz bulunmuş ve başındaki Belçikalı kadın memur kutu ile birlikte bir odaya kapatılarak enterne edilmişti. Lisan sorunu yaşanan odanın içinde ise başlıklı, beyaz tulumlar giyinmiş iki kişilik bir sağlık ekibi, soyunmuş haldeki kadını ellerindeki püskürtme cihazı ile ilaçlıyorlardı. Çığlıklar yükselen oda kapısının penceresinden durumu görünce derhal ekibin odadan çıkmasını sağladık. İnfial halindeki kadıncağızı sakinleştirerek uygun bir giysi (bornoz) ve vasıta ile kaldığı otelde gerekli tedbirleri aldırarak odasına naklettirdik. Toz ise usülüne uygun şekilde ilgili laboratuara gönderilerek ertesi günü netice alınana kadar kadıncağızın hiç değilse otel odasında karantinada tutulmuş olmasını sağlayabildik. Tahlil sonucu geldiğinde ise, kutudaki tebeşir tozunu suçlu ilan ettik! Keza, sayısız anılar içinde gülümseme ile hatırladığım, Boğaz kıyısının bazı noktalarında kümelenmiş balık-ekmek teknelerinin, valilikteki eşgüdüm toplantısında zikrettiğim ‘Tayland' örneğinin, yazılı uygulamada ‘Tayvan' şeklinde anılarak da olsa, görüntüden kaldırılmış olması gibi bir anı ile yazıyı noktalarken, dönemin ‘EMASYA’ protokolünün varlığına rağmen, ulusal eşgüdüm bakımından sivil, asker tüm birimler arasında hayli zorlandığımız durumlar yaşamış olduğumuzun da altını çizmeliyim.  Ankaralılara sabır ve iyi şans dileklerimle, kalın sağlıcakla...
Ekleme Tarihi: 04 Temmuz 2026 -Cumartesi

OTAN ANKARA’DA


Merhaba,

Başlığa bakıp, şu günlerde ''Kuzey Atlantik’’ üzerinden eserek, sevgili Ankaralı dostlara hayatı dar getiren bir ‘’Teşkilatın'' (örgüt demeyelim neme lazım!) adının tersten okunuşunu yazdığım zannedilmesin!
Bu sadece, komşumuz Yunanistan İle beraber 1952’de katıldığımız ünlü teşkilatın adının, Anglo-Sakson dili yerine ‘frankofan' okurların aşina oldukları Fransızca okunuşu…OTAN ya da herkesçe bilindiği şekli ile NATO!
Malum bu Fransızlar, iki dilli uluslararası kuruluşların çoğunun ismini, biraz lisanları icabı, biraz da değişik olma halleri nedeniyle İngilizce’nin tam tersi olarak adlandırırlar! Mesela Birleşmiş Milletler yani UN yerine (O)NU, bizimkilerin yıllardır istemeyerek de olsa hassasiyetle! uzak durduğu İMF yerine FMİ, Avrupa Birliği EU yerine UE, Afrika Birliği AU yerine UA, Sivil Havacılık Teşkilatı İCAO yerine OACİ, Denizcilik teşkilatı İMO yerine OMİ vs.vs...
Naçizane, gün içinde seyrek de olsa ellediğimiz TV’nin kumanda (günün moda deyimi) ‘aparatı’ ile bilumum haber kanallarındaki gezintimizde boy gösteren birbirinden cevval uzmanların değindiği NATO, butlan, siyasi transferler, operasyonlar, komedyenler dahil her türlü tutuklamalar derken can sıkıcı tüm derin konuları bir tarafa bırakarak, 'Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı'nın şimdiden ortalığı birbirine kattığı başkentimizden, 2004’ün İstanbul’una doğru, etkinliğin ‘’güvenlik koordinatörü’’ olarak görev yaptığım Türkiye’deki ilk ‘'Nato Zirvesi’’ne uzanıp, mizahi yönü ağır basan kayıt dışı bir iki anıyı gözler önüne sermeye çalışalım!
Geriye doğru çeyrek asırlık bu sapmadan önce, büyüye büyüye şimdilik 32 üyeye ulaşan teşkilatın kuruluşundan bu yana düzenlediği tam 32 olağan zirvenin de;
- Teşkilat genel merkezi Brüksel/ Belçika 11 defa,
- ABD/Vaşington-Şikago 3 defa,
- Birleşik Krallık/ Londra-Galler 3 defa,
- İspanya/ Madrid 2 defa,
- Fransa/ Paris-Strazburg 2 defa,
- İtalya/Roma 2 defa,
- Türkiye/ İstanbul-Ankara* (7-8 Temmuz 2026) 2 defa,
- Almanya/ Bonn 1 defa,
- Portekiz/ Lizbon 1 defa,
- Hollanda/ Lahey 1 defa,
Eski ‘demirperde’nin acemileri;
- Çekya/ Prag 1 defa,
- Romanya/ Bükreş 1 defa,
Diğer çaylak üyeler;
- Letonya/ Riga 1 defa
- Lİtvanya/ Vilnius'ta 1 defa şeklinde gerçekleşen dağılımına göz atarken kurucu üyelerden Kanada, Danimarka, bizim gibi halen ‘kanat üye’ tabir edilen Norveç ile İzlanda ve Lüksemburg’un yanı sıra kıdemlilerden Yunanistan’ın bugüne kadar hiç topa girmediğini de hatırda tutalım! Eh tabiatı ile güçlü bir alt yapı, organizasyon kapasitesi, yeterli mali imkânlar ile en önemlisi biraz da toplumsal sabır(!) gerektiren böylesine prestijli, getirisi büyük etkinliklere ev sahipliği yapmak da zaten öyle her ülkenin harcı olmamalı!
Haliyle dünyanın sayılı 'çok ünlü kişileri’ nin (rahmetli Bekir Coşkun’un tabiri ile...) bir araya geldiği bu tür etkinliklerin hayati önemi haiz eşiklerinden biri, tahmin edileceği gibi güvenlik bakımından steril bir ortam yaratılmasındaki güçlüktür. Hele ki, kendi yüksek güvenlik kodlarının titizlikle uygulanmasını şart koyan ‘teşkilat'ın standartları ile uyumlu bir çalışma zorunluluğunda olan ev sahibinin güvenlik makamlarının eşgüdümü, işin en çetrefilli veçhesini oluşturur. Güncel halini bilmemekle beraber, 1996’daki HABİTAT II ve 2004’deki NATO gibi İstanbul’da düzenlenmiş 'zirve'lerin standart uygulamasında, Dışişleri’nin bir büyükelçi başkanlığında 'görev gücü’ olarak adlandırılan ekibinde, protokolden güvenliğe, ulaşımdan iletişime, konaklamadan ikili görüşmelere kadar her konuda asgari daire başkanı düzeyinde birer ‘koordinatör’, genel müdür yardımcısı düzeyinde bir proje koordinatörünün denetimde görev yapar, özel sektörün uzmanlarından oluşan geniş bir kadro da keza destek sağlardı...
Bu çerçevede, NATO zirvesi için biz de böyle bir ekip olarak 6 ay süre ile İstanbul’da konaklayarak, o dönemde ‘kongre vadisi’ olarak adlandırdığımız mekanda yer alan Harbiye’deki askeri müzede konuşlanmıştık. Amaç ve hedefimiz, o zamanlar 11 milyon olan bu ‘megakent'te, iki gün sürecek zirve boyunca İstanbulluların hayatını en az derecede rahatsız ederek, güvenlik bakımından ciddi bir zaafiyet yaratmadan ve özellikle  kolluk kuvvetleri ile klasik NATO muhalifi kitlelerin tutuklamalara neden olacak biçimsiz bir çatışma ortamına sürüklenmeden başarılı bir etkinlik düzenlemekti.
Uluslararası ortam ise malum, Irak’ın ABD ve sınırlı sayıdaki destekçisi tarafından işgali sonrasında bugün olduğu gibi yine hayli sıcaktı. Hele ki, bu köşedeki ilk yazılarımda konu edindiğim 4 Temmuz 2003 tarihinde yaşanılan ‘’Çuval’’ olayını takiben bizim açımızdan daha da gergindi. Hazırlık safahatından az önce, İstanbul’da bir sinagog ve bir avm’de bombalı saldırılarda maalesef çok üzücü can kayıpları yaşanmıştı. Dolayısı ile açılış seremonisi 10.Cumhurbaşkanımız tarafından gerçekleştirilecek etkinliğin her safhası en ince şekilde planlanmakta idi.
Bu meyanda altı ay boyunca her sabah kendi aramızdaki toplantıları takiben, her birimiz önce NATO ekipleri ile, sonra da ilgili yerel makamlarımız ile eşgüdüm toplantıları yapmak durumundaydık. Toplantılarımızın daha başındaki ilk sabah, espri ve bilgi düzeyi yüksek büyükelçimiz, NATO ekibinin başkanı, kuzeyli zatın isminin, teşrifatçı genç asker görevliler tarafından biraz utanarak telaffuz edilmesini fark ederek, şahsın binaya girişindeki bildirimi, '’Dr.Gö…ve ekibi geldiler’' yerine ''Dr. Kı…’' şeklinde duyurmalarında bir mahzur olmadığını gülerek belirtmesi herkesi kahkahaya boğup aramızda sıcak bir ilişki tesis edilmesine yol açmıştı!
NATO’nun güvenlik ekibinin başındaki emekli albay ise İspanya’nın Sevilla kentinden futbol hastası bir zat idi. Bizim Eskişehirspor’dan başlayarak ünlü takımlarımızı isim isim sayabilen, Türk örf ve adetlerine aşina, kısa zamanda İstanbul polisinin sevgi ve saygısını da kazandırabildiğimiz sempatik, anlayışlı bir kişilik idi.
Tabiatı ile katılımcı ülkelerin güvenlik ekiplerinin en kalabalığı, adeta bir orduyu andıran Amerikalılardı. Bunlar, İspanyol’un duvar gibi öne sürdüğü NATO sınırlamalarından hiç hoşnut kalmaz, kuralları ‘baypas' etmeye kalkar, bizden de sürekli talepçi durumunda, sayısız isteklerde bulunurlardı. Aramızdaki olağan ikili toplantılara, sayıları yüzleri aşan, ulusal güvenlikten, CIA’ya, her bir önemli zatları için teşkil ettirilmiş sürüler halinde katılırlar, emniyet makamlarımızı sayıca aşar görüntü vermemelerini sağlamak için bizimkilerin de tam kadro katılmalarını sağlardık. Sağolsun il emniyet müdür yardımcımız da lisanı iyi, esnek, işbirliğine açık, türlü imkansızlığa rağmen gayet yaratıcı bir anlayışa sahipti.

Haziran sıcağında bir gün Topkapı saray avlusundaki bir tatbikatta, koyu renk pardesüler giyinmiş, güneş gözlüklü, şemsiyeli, iri yarı, tıknaz yüzlerce tip içinde Akdenizli görüntülü bazılarından şüphelenmiş olan ABD Istanbul başkonsolosu yanıma yaklaşarak, bunların bizden mi olduğunu sorunca durumu araştırmış ve sonuçta onların Macaristan’dan getirdikleri, bilmem ne timlerinden olduğu ortaya çıkınca adam epey mahçup olmuştu!
Yine bir gün, NATO bilgisayar alt yapısının kongre merkezinde kurulumu aşamasında sabahın erken saatlerinde aldığımız bir haber, acilen oraya intikal etmemizi gerektirmişti. O aralar, Japonya’dan ABD’ye mektup, paket, posta vb. ortamlarda terör amaçlı kullanılan ‘şarbon’ tozlu saldırılar düzenlenmekteydi. NATO’cuların bilgisayarlarının bulunduğu kutulardan birinin açılışı sırasında bir toz bulunmuş ve başındaki Belçikalı kadın memur kutu ile birlikte bir odaya kapatılarak enterne edilmişti. Lisan sorunu yaşanan odanın içinde ise başlıklı, beyaz tulumlar giyinmiş iki kişilik bir sağlık ekibi, soyunmuş haldeki kadını ellerindeki püskürtme cihazı ile ilaçlıyorlardı. Çığlıklar yükselen oda kapısının penceresinden durumu görünce derhal ekibin odadan çıkmasını sağladık. İnfial halindeki kadıncağızı sakinleştirerek uygun bir giysi (bornoz) ve vasıta ile kaldığı otelde gerekli tedbirleri aldırarak odasına naklettirdik. Toz ise usülüne uygun şekilde ilgili laboratuara gönderilerek ertesi günü netice alınana kadar kadıncağızın hiç değilse otel odasında karantinada tutulmuş olmasını sağlayabildik. Tahlil sonucu geldiğinde ise, kutudaki tebeşir tozunu suçlu ilan ettik!
Keza, sayısız anılar içinde gülümseme ile hatırladığım, Boğaz kıyısının bazı noktalarında kümelenmiş balık-ekmek teknelerinin, valilikteki eşgüdüm toplantısında zikrettiğim ‘Tayland' örneğinin, yazılı uygulamada ‘Tayvan' şeklinde anılarak da olsa, görüntüden kaldırılmış olması gibi bir anı ile yazıyı noktalarken, dönemin ‘EMASYA’ protokolünün varlığına rağmen, ulusal eşgüdüm bakımından sivil, asker tüm birimler arasında hayli zorlandığımız durumlar yaşamış olduğumuzun da altını çizmeliyim. 
Ankaralılara sabır ve iyi şans dileklerimle, kalın sağlıcakla...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (2)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Metin Erdoğan
(04.07.2026 14:02 - #5936)
Arşivlik bir makale. Teşekkürler.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Ahmet Ozansoy
(04.07.2026 15:10 - #5937)
Sizin anlattığınız zamanlarda Devlet ciddiyeti gereği olması gerektiği kadar güvenlik önlemi alınmış sayın Büyükelçim. Şu an ise müstemleke olarak müstemleke gibi tedbir diye şehri vatandaşa kapatıyorlar.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.