Merhaba,
Malumunuz 10 aydır, belirli aralıklarla da olsa, ülke gündemine ilişkin gelişmeleri hariciye mesleğinden anılarla harmanlayıp yumuşatarak bu köşedeki yazılarımda sizlerle paylaşmaktayım. Neyse ki, yeryüzünde örneği olmayan hızda ve inanılmaz tuhaf olaylarla değişen gündemli bir ülkede yaşarken, her gün, üstelik de muhalif açıdan yazmak durumunda olan gerçek gazeteci yazarlardan biri olmadığımı da düşünerek her şeye rağmen halime şükrediyorum!
Mesela, ''Anneler Günü’’ ne denk gelen son yazımda, ülkemizin malum medyasının pembe tablolarından yansıyan bir ‘’Formula 1 Oto Yarışları’’ haberi ile duyduğum sevinç(!), ''tam gaz'’ finişe doğru ilerlerken, siyasi transferler, tutuklamalar, operasyonlar yüzünden biraz gölgelenip finiş yerine inişe geçmişti ki, bu sefer de ‘’butlan’’ davası ile, anketlere göre çoktan birinci sıraya yükselmiş ana muhalefet partisine karşı güdülen ayan beyan hesaplarla dibi gördü...
Önümüzdeki haftalarda bu defa ‘’Babalar Günü’’nü idrak etmemize kadar, tekil yönetim kaynaklı bakalım ne menem gelişmeler ile karşılaşacağımızı düşünürken, yine suya-sabun misalinden bir kaç spor haberi üzerine eğileyim dedim!
Biliyorsunuz, epey zorlu dönemeçlerden sonra, 2002 yılından bu yana, yani 24 yıl sonra A Milli Futbol takımımız yine bir dünya kupasına katılmaya hak kazandı ve geçtiğimiz gün de ABD’ye uçtu. Hayli fiyakalı bir uğurlama töreni ve kocaman bir özel THY uçağı ile hedefine varan, havaalanında büyükelçimiz ile başkonsolosumuz tarafından karşılanan takımımızı grubunda pek de zorlu rakiplerin beklemediği söyleniyor! Umarım çeyrek asır öncesi gibi başarılı bir netice alıp ülkede köklü(!) bir değişime de vesile olurlar. Bakalım? Bu arada sportif değil ama ekonomik bakımdan bizi kıskanan(!) ülkeler arasında yer alan Almanya’nın milli takımı Lufthansa’nın tarifeli uçağını kullanmış, her neyse …
2002’de İran’ın Doğu Azerbaycan eyaletinin başkenti Tebriz’de başkonsolos olarak görevliyken 10. Cumhurbaşkanımız A.Necdet Sezer’in şehri ziyareti sırasında, kapalı çarşı meydanında birikmiş on binlerce Azeri/İranlının, polis baskısına rağmen, Dünya Kupası finallerinde milli takımın Japonya’yı tam o sırada attığı gol ile dize getirmesi üzerine, ortalığı ‘’Turkiya -Turkiya’’ nidaları ile inletmesini, keza esnafın Sayın Sezer’e elleriyle çay ikram etmesini unutamam! Hoş, İran ile ilişkilerimiz tarihinde bir ilki oluşturan bu Tebriz ziyaretini her zamanki gibi hatırlamak ve hatırlatmak istemeyen malum basınımızın, 2011’deki dönemin Cumhurbaşkanı A.Gül’ün ziyaretini o coğrafyaya yapılan ilk resmî ziyaret olarak lanse etmiş olmasını da unutamam!
Diğer yandan gündemdeki bir başka spor haberinde, benim hiç benimseyemediğim ancak saraylara, sultanlara takıntılı kimi medya organlarında, ‘’Filenin Sultanları’’ olarak adlandırılan Kadın Voleybol Milli takımımız da tarifeli uçakla vardığı Brezilya’daki ‘'Milletler Turnuvası''ndaki ilk maçını kazanmış. Dominik Cumhuriyeti'ni yenen kızlarımızın bu akşamki rakibi Hollanda! Haydi kızlar, yolunuz açık olsun! Ülkemizin neyse ki şimdilik azınlıkta olan malum kesimine nispet, başarılarının bu seviyede hatta artarak devam edeceğine inancımız sonsuz. Zaferle dönmeleri halinde ekonomi sınıfı yerine daha önce olduğu gibi, bu defa da ‘’Business’’ sınıfta uçma icazeti alırlar.
Kadın voleybol takımımızdan bahsetmişken kadın okurlarımız lütfen yanlış anlamasınlar, belki bir ağız alışkanlığı olarak günlük yaşantımızda, sadece ülkemizde değil dünya çapında dahi, bazı tanımlamalarda maalesef eril (maskülen) şekilde ‘’adam’’ (man) tabiri kullanılmakta. Mesela, tek kişilik tiyatro, sahne oyunlarında ‘'one-man şov’’, tek kişilik (eğer erkek ise) bir şirket yönetiminde ‘’one-man veya single-man company'', ülke başkanı veya lideri kadın olan ve demokrasi ile yönetilen ülkeler hariç, pseudo-demokrasilerde veya tek kişiye dayalı otokratik yönetimlerde ''tek adam'' (strongman) nitelemesi ise Asya ve Afrika başta olmak üzere ne yazık ki hayli yaygın.
Tabii ki bu ‘’adamlar’’ın rahatsızlanmaları halinde, tarihte de ‘adam' sıfatının önüne duruma göre zaman zaman ‘hasta’ sıfatının da eklendiğini biliyoruz. İlk kez 1853 yılında Abdülmecit’İn padişahlığı döneminde Rus çarı I.Nikola'nın İngiliz büyükelçi Seymour’a, çökmekte olan Osmanlı devleti için ‘’Boğaz’ın Hasta Adamı’’ tabirini kullanarak, ölümü halinde çıkacak kaosa karşı iki büyük devlet olarak tedbir alınmasını dile getirdiği malumdur. Filmi biraz daha geriye sarınca, II.Mahmud’un padişahlığında yeni kurulmuş Osmanlı ordusu Asâkir-i Mansure’nin, isyan eden Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın ordusunu durduramayışı karşısında padişahın Ruslardan yardım istemesi sonucunda 1833 yılında imzalanan Hünkâr İskelesi antlaşmasına dayanan Osmanlı-Rus ittifakının Büyük Britanya'yı rahatsız ettiği keza bir vakıadır. Osmanlı devletinin bu, ‘’Boğaziçi’nin Hasta Adamı’’ nitelemesi, sonraki padişahlar Abdülmecit, Abdülaziz, özellikle en büyük toprak kaybını yaşatan Abdülhamid zamanında ‘’Avrupa’nın Hasta Adamı’’ şeklinde sürmüş ve Balkan faciası tanığı V.Mehmed Sultan Reşad ile nihayet VI.Mehmed Sultan Vahdettin ile devletin batması şeklinde noktalanmıştır.
''Hasta adam’’ tabirinin daha sonraki dönemlerde Avusturya-Macaristan imparatorluğuna ‘’Tuna’nın Hasta Adamı’’ denilmesini takiben, 1917’de bizzat Rus imparatorluğu, 1950’lerde Fransa, 70’lerde İtalya, 60-70ler arasında ve Brexit sonrasında Büyük Britanya, 90’lar ve 2024’de Almanya, 97’de Sırbistan, 2007’de Portekiz, 2009’da Yunanistan ve 2015’de Finlandiya için de kullanıldığını biliyoruz.
Bu kadar ‘’Hasta Adam’’dan bahsettikten sonra Kenya’dan bir anı ile yazıyı noktalayalım. Malum, iki kez görev yaptığım Sahra-Altı Afrika’nın doğusu ve güneyi koloni döneminde genellikle mutlak İngiliz hakimiyetinin hüküm sürdüğü bir coğrafyadır. Dolayısı ile buralardaki ülkeler halen de İngiliz Milletler Cemiyeti (Common Wealth) üyesi olup, buralarda görev yapan bu ülke büyükelçileri yüksek komiser ünvanı ile anılırlar. 80’lerin sonlarında Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin (GKRY) Nairobi'deki temsilcisi de Dr.Vadet isimli, Üsküdarlı olduğunu söyleyen çat pat Türkçe konuşan kaypak bir zat idi. Bulunduğu ortamlarda her zaman, Kıbrıs’ı işgal ederek binlerce Rum’u öldürdüğümüzü, ormanları yaktığımızı vb. saçmalıkları ile kantarın topuzunu kaçırması ile tanınıyordu. Birgün tek kanaldan yayın yapan Kenya televizyonu KTN, bizim sefir ile büyükelçilikte söyleşi yapmak istemişti. Röportaj sırasında muhabirin, ‘’Dr.Vadet sizin, yani Türkiye için Avrupa’nın hasta adamıdır! diyor buna ne dersiniz?’’ Diye sorunca sefir bey (sonraları merhum oldu) ‘’Bu Şovenizmdir. Hasta da olsanız önce adam olmalısınız ki, adamlık o şovenist arkadaşın yanından bile geçmez!’’ Şeklinde cevaplamış, muhabir hatun da bu cümleye bayılmıştı. Akşam TV’de sefir beyle bu sahneyi seyrederken gözümüzün önüne gelen Vadet’in mosmor olmuş suratı keyfimizin iyice artmasına vesile olmuştu…
Kalın sağlıcakla!
