Prolog
Klasik müzikle tanışması 50'li yılların sonlarına uzanıyor...
Daha henüz altı-yedi yaşlarında iken o tarihlerde gözüne hayli yaşlı görünen, Beyoğlu'nun Tünel semtindeki eski görkemli apartmanlardan birinde yaşayan Macar asıllı, 'Madam Koçiyifi' ismi ile maruf bir piyano hocasından, kız-erkek sekiz on öğrenci olarak piyano dersleri alırlardı. Bir gün, sanırım 60 Mayıs'ından kısa bir süre önceydi. Şişhane'den Tepebaşı'na çıkan yokuşta yer alıp, 1970'deki bir yangında yok olan ünlü tiyatro salonunda bir konser başlamak üzereydi ki...
Konser atmosferine devam etmeden önce bu muhteşem yapı ile ilgili kısacık bir parantez açalım;
1890 yılında sarayın orkestra şefi Guatelli Paşa'nın bağışladığı arazi üzerine Ermeni asıllı mimar Aznavur tarafından yapıldığı rivayet olan 'Barok' stildeki bu bina, ikinci meşrutiyete kadar önce 'Dar-ül Bedayi', Cumhuriyet döneminde de uzun yıllar 'Şehir Tiyatroları' adı altında hem konser ve opera, hem de tiyatro olarak hizmet vermiş. Günümüzde ise artık, betonarme zihniyete uygun şekilde tadilatlar geçirmiş bir TRT binası olarak kullanılmakta...
Şimdi önümüzdeki albümde siyah beyaz bir fotoğraf olarak yeralan, kare desenli yelek ve kısa pantolonu ile çiçeklerle donatılmış sahnedeki piyanonun önünde tabureye oturmuş küçük çocuğa dönersek...Parter ve balkonlu geniş salonun, çoğunluğu veliler olmak üzere tamamı dolmuş durumda! Kuyruklu piyanonun pedallarına ayakları yetişemeyen çocuk, gayet sakin bir tarzda, senfoninin babası olarak bilinen Joseph Haydn'ın 'Rüya' sını çalmaya başlıyor. Hatasız bir icra ile eserin sonunda alkışlar yükselirken, perde gerisinden izlediği daha önceki kız öğrencinin eteğini tutarak yaptığı 'reverans' görüntüsünün etkisi ile kısa pantolonu ile aynı hareketi tatbik etmesi, seyirciyi aynı zamanda kahkaya da boğuyor. Kim bilir belki de farkında olmadan Haydn'ın neşeli ve mizahi özelliğine vurgu yapmış da olabilir!
Merhaba,
Mizah anlayışımızı korumaya çalışarak içinden geçtiğimiz şu günlerin yerine, keşke Haydn'ın yukarda resmetmeye çalıştığım eserindeki gibi, sakin, dengeli ve huzurlu bir yaşamın bir 'rüya' olmadığı gerçeğini bir tadabilsek! Hoş, klasik müzik dünyasında finale yaklaşma sırasında çoğu bestecinin tercihi, tüm enstrümanların 'Coda' bölümü ile seslerini yükselterek vurucu bir 'kreşendo' ile nihai noktayı koyma yönünde olmasına rağmen, bazı eserlerin finalinin de ''dekreşendo'' ile gerçekleştiğini biliyoruz...
Klasik müzik dünyası bu, yüz yıllardır hayatımızı renklendirmeye devam ediyor. Kimi dinleyici ise, Haydn gibi neşe ve sürpriz yansıtan bestecilerin finaldeki tempolu sakinlik anlayışlarına karşın, Beethoven veya Rus besteciler Rahmaninof, Mussorgsky ve hatta Hitler'in favorisi Wagner gibi kompozitörleri, hele Mussorgsky'nin ''Kiev'in Büyük Kapısı''ndaki piyanonun tuşlarının neredeyse kırılacak gibi müthiş 'kreşendo'larla sona erişindeki titreşimlerden epey keyif alır. Hatta böyle bakış açısı ile bizim çağdaş bestecilerimiz Saygun, Rey, Erkin'i de anmadan geçmek olmaz. Atatürk önderliğindeki Cumhuriyet döneminin o coşkulu, toplumcu, devrimci anlayışının siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel hayatımız üzerindeki etkisinin bu bestecilerin eserleri ile müzik alanındaki toplumsal heyecan ve modernleşme hamlelerimizin temelini oluşturduğu da şüphe götürmeyen ulusal bir gerçek ...
Yine de insanlık tarihi boyunca duyguların ifadesi olarak her türlü müziğin, kâh kimlik oluşturma, kah propaganda, kâh da toplumsal kontrol amaçlı, tekil ya da çoğul siyasi yönetim anlayışlarınca kullanıldığı bilinmekle beraber, çoğu zaman demokrasinin evrimine önemli katkıda bulunmuş olmasını da hatırda tutmak gerek.
'Prolog' bölümünde andığım Macar asıllı piyano hocamdan çağrışımla, 80'li yıllarda dışişleri bakanlığı merkez birimlerinden kültür dairesinde çalışırken o zamanlar doğu bloku içinde yer alan Macaristan, Polonya, Doğu Almanya vb.gibi ülkelere bakıyordum. Bu ülkelerden Macaristan'ın 1720'lerde bağımsızlığı için Avusturya'nın Hapsburg hanedanına baş kaldırmış Erdel prensi Ferenc Rakoczi'nin savaşı kaybedince sürgün gibi Osmanlı devletine sığınarak Tekirdağ'da 20 yıla yakın yaşayıp orada ölmüş olması bana çok ilginç gelmişti. Adı, bugün müzik tarihinde ulusal bilincin simgesi olarak bilinen ve Liszt ile Berlioz tarafından düzenlenen ünlü anonim ''Rakoczi Marşı''nın ithaf edildiği adıgeçenin Tekirdağ'da yaşadığı ev, şimdilerde müze olarak hizmet vermekte. Keza yüzyıl sonra 1840'larda yine Avusturya'ya karşı bağımsızlık mücadelesi vermiş ve Macaristan'ın anayasasını hazırlamış başbakan Lajos Kossuth'un da sığınmacı olarak Kütahya'da yıllarca kaldığını ve bu evin de ''Kossuth müzesi'' olarak kullanıldığını da hatırlatalım. Bu vesile ile, esas olarak günümüz Macaristan'ında, geçtiğimiz Nisan ayındaki demokratik seçimle baskıcı Viktor Orban'ın 16 yıllık 'tek adamlık' dönemini sona erdiren Peter Magyar'ı da takdir ile analım.
Macaristan'dan, Dinar Alplerini batıda bırakarak Tuna boyunca güneye yönelip ateşli Balkan coğrafyasına giriş yaparken önümüze çıkan Sırbistan topraklarında kısa bir mola vermek fena görünmüyor! Malumunuz, 10 gün önce gerçekleştirilen demokratik bir seçim ile burada da yine sürpriz bir siyasi değişim yaşandı. Hiç beklenmedik şekilde, muhalif öğrenci listesi (SL) adlı oluşumun, 16 kişinin hayatına mal olan bir kaza sonrasında ''yolsuzluk öldürür'' sloganı ile başlattığı hareket, baskıcı ve muhafazakâr başkan Vuçiç'i partisi (SNS) ile birlikte 14 yıllık iktidarından indirdi. Bu noktada, 20 yıl önceki Bosna Hersek (BH) görevim sırasında, BH'in iki entitiesinden biri olan Banya Luka merkezli Sırp Cumhuriyeti'nin (RS) başbakanı SNSD partisi başkanı ve Vuçiç'in yakın dostu Dodik'i hatırladım...Ne şovenist bir kişilikti!
Her neyse, bu sürpriz sonucun bir kaç hafta öncesinde, ailevi ziyaret amacı ile, bu yıl da İspanya'ya uzanabilme şansını yakalamışken şahit olduğum bir anekdotu dile getirerek yazının sonuna yaklaşalım. Hoş, aile birliğinin gereği ve çocuk/torun hasreti dindirebilmek bakımından, altı yedi yıl önce Avro'nun daha 4-5 TL iken eşimle beraber başlatığımız kısa süreli bu İspanya seferleri, AB parasının şimdilerde 60 Liralara dayanıp bütçemizi delik deşik etmesine rağmen, sağlığımız elverdiği sürece devam edecek tabii ki. Haa tabii bir de döviz meselesi haricinde, bir de vatandaş olarak çıkış harcı adı altında kişi başı 1250 TL(yeni yılda yüklü bir zam daha gelecek) ödemek, hele yurt dışından bir şekilde oturum veya vatandaşlık elde edip memlekette yaşamaya devam edenlerin bundan muaf olmalarını içimize sindirmek de kolay gelmiyor...
İspanya'ya dönersek...Daha henüz yuvaya devam eden torunumuzla kaldığımız kısıtlı günler süresince daha fazla beraber olabilmek için okulun önüne gide gele oradaki başka velilerle de tanıştığımızda, Banya Lukalı Sırp asıllı bir genç anne ile, aynı coğrafyadaki geçmiş ortak anılarımız sayesinde dostluğu derinleştirdik. Dodik'ten ve de Vuçiç'ten koyu nefretini dile getiren genç hanım, gayet iddialı şekilde Vuçiç'in kaybedeceğini ve muhalif öğrenci hareketi SL'nin büyük ara seçimleri kazanacağını ileri sürüp, SL hakkında bizi bilgilendirmesi hoşumuza gitmişti...Ne mutlu ki genç hanım haklı çıktı!
Yazıya son noktayı koyarken, bir halk tabiri ile ''turpun büyüğü'', dünyanın üzerine kara bulut gibi çökmüş olan Trump'ın üç gün önceki ara seçimle ''topal ördek'' konumuna düşmesi oldu...
Büyük önder ATA'mızı her 10 Kasım'da olduğu gibi hasret ve saygı ile anıyorum!
