Merhaba,
Dışişleri bakanlığındaki 40 yıla yakın çalışma hayatımın toplam on yılını geçirdiğim Almanya’nın, 1990 yılında 'yeniden birleşen’ eski doğu toprakları içindeki küçük bir eyaletinde malumunuz geçen hafta sonu bir seçim yapıldı.
16 eyaletli Almanya Federal Cumhuriyeti’nin bu 2 milyon nüfuslu, nispeten yoksul, ’Saksonya Anhalt’ isimli eyaletinde yapılan seçimde, federal parlamentonun şimdilik ikincisi, 'Almanya için Alternatif’ (AfD) adlı aşırı sağcı parti % 44 oy oranı ile bu defa eyaletin birinci partisi oldu. Diğer partilerin AfD ile hükümet kurmama şeklinde izledikleri sözde 'güvenlik duvarı’ politikasına rağmen anılan partinin yükselişi eyalette olduğu gibi ülke genelinde de durdurulamıyor!
Almanya’daki 14 başkonsolosluğumuzdan (zamanımızda 13 idi) Hannover’deki temsilciliğimizin görev çevresinde yer alan bu küçük, ama ülkenin yaş ortalaması en yüksek eyaletinde sadece 8 bin civarında vatandaşımızın yaşadığı söyleniyor. Açık kaynaklara göre, eyaletteki göçmen sayısı 190 bin civarında ve Ukraynalılar, Suriyeliler ile Polonyalılar en kalabalık grupları oluştururken, Hintli, Faslı, Vietnamlı ve Arnavutların sayısının artışta olduğuna dikkat çekiliyor.
Milyonlarca vatandaşımızın yaşadığı bu ülke ile ilgili önemli bir güncel gelişme olduğunu göz önüne alarak , yerimizin darlığı nedeniyle kısaca değinmek durumunda kaldığımız bu eyalet seçim sonucuna ilişkin derin sosyolojik ve siyasi analizleri, ülkemizin birbirinden kıymetli çeşitli TV kanallarındaki uzmanlara bırakırken, bu yazının esas konusu olarak, Almanya’daki eski anılarımız üzerinden önümüzde uzanan yazlık Ege manzarasının düşündürdüklerine değinelim...
Bilenlerimiz vardır, 1961 yılında Almanya ile imzaladığımız ‘işgücü anlaşması' çerçevesinde vatandaşlarımızın 'misafir işçi’ adı altında Sirkeci’den kalkan trenlerle Almanya’ya ilk ayak bastıkları yer, Münih tren garının 11 numaralı peronu olmuştu. Dönemin ekonomik ihtiyaçları ve Alman araştırma enstitülerinin verimlilik artışı bakımından tavsiye ettiği 'aile birleşimi' politikaları sonucunda, ünlü yazar Max Frisch’in, ‘’biz iş gücü çağırdık ama insanlar geldi!’’ sözündeki ironiye rağmen artarak şimdilerde 300 bini devirmiş nüfusumuz ile zamanında 68.vilayetimiz olarak da adlandırılmış olan Bavyera eyaletinin başkenti ve iki kez konsolos ve başkonsolos olarak görev yaptığım Münih’i kadraja alalım.
Çekilen sıla hasreti ve uyum sorunları nedeniyle ‘gurbet’ veya ‘gurbetçi’ tabirlerinin doğmasına vesile olan bu sürecin yarım asrı devirmesi münasebeti ile 2011 yılının Ekim ayında Münih garında bir etkinlik düzenlenmiş ve anılan peronun duvarına dönemin Münih belediye başkanı ve bizim ilgili bakan bey ile birlikte bir hatıra plaketi çakmıştık. Etkinlik ise, başkonsolosluğun tavsiyesinden tamamen farklı, 2010 yılında devlet bürokrasisine monte edilip, Hariciyeden muhtemel roller kapmaya yönelik, ‘Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar’ olarak adlandırılan bir kurumun tasarladığı mizansen çerçevesinde şekillenmişti. Üzerinden iki nesil geçmiş, abartılı nostaljik sahnelere artık doymuş bir Türk toplumunun benimsemekte zorlandığı bu gösteri, 50 yıl önceki sembolik İstanbul treninden inen, tahta bavullu, kasketli, siyah yelek-kunduralı kafileyi canlandıran bir maço topluluğun darbuka ritmi eşliğinde, garın kafelerinde biralarını yudumlayan yerel ahalinin şaşkın bakışları arasında yaptığı resmî geçidi takiben 11.peronda TRT kamerasının çekimi eşiliğinde çekiç darbelerini plakete indirmemiz ve tercümesi olmayan iki dilli bir kaç konuşma ile taçlanmştı...
Genelde bazı meslektaşlarımızın mesafeli durdukları konsolosluk tayinleri bakımından sicilimiz kabarık olduğundan, bu tür misyonlarımızda tanık olduğumuz insani boyuta dayalı gerçek yaşam kesitlerinin, zengin bir kaynak sunarak emeklilik döneminde 'sözde yazarlık’ tadına varmamıza dahi vesile olduğu ileri sürülebilir! Nitekim bu imkanı, Kenya tayinim sırasında ailemize katılan Baringo isimli köpeğimizi bir ‘anlatıcı’ olarak takdim ettiğim ‘’Baringo ile Hariciye Sohbetleri’’ başlıklı iki anı kitabını kaleme alarak kullanabildiğimi sanıyorum!
Münih’e geri dönüp, ‘vatandaş’ boyutundan değişik bir açıya doğru yönelirsek, kentin tüm batı Avrupa’nın da üzerinde, antik Yunan medeniyetine olan hayranlığına bir iki satırla da olsa yer vermemiz gerekir diye düşünürüm. Şehrin en önemli mekânı olan ‘ Kral Meydanı' (Königsplatz), Bavyera kralı, Wittelsbach hanedanından I.Ludwig'in 'Atina Akropol'ünün canlandırması olarak yaptırdığı neo klasik tarzda çeşitli anıtsal eserlere ev sahipliği yapar. İyon düzeninde 12 adet sütunla süslenmiş ‘ Glyptothek' müzesinde ise çeşitli antik heykeller, takılar, objeler sergilenir. Tarihsel olarak I.Ludwig’in oğlu prens Otto’nun aynı zamanda Yunanistan’ın ilk kralı olması nedeniyle baba-oğul ilişkisine dayalı bu geçmişin izleri bugün bile Bavyeranın yönetim katındaki anlayış dahil her köşesinde canlıdır.
Bununla birlikte taklit de olsa, antik Yunan medeniyetinin gölgesindeki bu meydanda 1974 sonbaharında düzenlenen bir miting, Türk toplumunun Münih tarihinde önemli bir iz bırakmıştır. Kıbrıs barış harekâtımızı takiben her türlü ambargoya, gaz kuyruklarına rağmen itibarımızın yerinde olduğu o dönemde, 'Kıbrıs Fatihi-Karaoğlan’ lakaplı başbakan Ecevit’in o meydanda coşkulu bir Türk toplumuna hitap etmesi, 11.perona ayak basmış vatandaşlarımızın hafızasından kolay kolay silinmez...
2010 yılında başkonsolosluğumuzda göreve başladığımda, şehrin batı girişinde, porselenleri de ünlü Nymphenburg Saray’ına komşu bir konumda olmamız nedeniyle, Wittelsbach hanedanının son temsilcisi Bavyera Dükü Franz Herzog’a bir nezaket ziyaretinde bulunmuştum. Avrupa tarihinin en güçlü hanedanlarından olan Wittelsbach'lar ile Habsburg'lar (Avusturya-Macaristan imparatorluğu) yüzyıllar boyunca süren siyasi evlilikler sonucu en üst düzeyde akrabalıklar tesis ettiklerinden ziyaret sırasında Franz’ın Macaristan, İspanya, Norveç, Çekya'dan misafir kuzenleri ile de tanışma fırsatı bulmuştum. Atatürk ve ülkemiz hakkında gayet olumlu düşüncelere sahip mütevazi kişilikli ev sahibimin, kuzeni Otto von Habsburg'un (2011 de 99 yaşında öldü) kendisine ‘’hayatımı bir Türk’e borçluyum!’’ şeklinde bir ifadede bulunduğunu söyleyerek hikayeyi kısaca anlatmasından çok etkilenmiştim. Kendi ailesinden daha koyu bir Hitler muhalifi olan Habsburg’lu Otto, Avusturya’nın ilhakına şiddetle karşı çıktığı ve onbinlerce Avusturya yahudisinin rejimden kaçmasına yardım ettiği için Hitler tarafından ölüm listesine alınmış ve ‘gestapo’ tarafından aranmakta imiş. Bir akşam Münih’in güneyinde göl kenarındaki evine gelen Türk konsolosluğundan bir ajanın gestapo baskınını haber vermesi sayesinde kıl payı kaçarak yakalanmaktan kurtulmuş!
Yazının başında söz konusu ettiğim Saksonya Anhalt eyaletindeki aşırı sağcı ve ırkçı anlayışın beslenmesine ön ayak olabilecek faktörler arasında yer alan göçmenler vurgulamasına bir örnek olarak, dört yıllık görev süremin sonunda (2014) yaptığım bir veda ziyaretine de kısaca yer vererek yazının sonuna yaklaşalım…
Ziyaret listesine, özellikle vatandaşlarımızın sorunlu durumlar yaşadığı Münih havaalanının en üst düzeydeki federal polis müdürünü de koymuştum. Kahveleri yudumlarken, odasının duvarlarını komando tarzı eğitimine ilişkin fiyakalı resimlerin süslediği Prusyalı atletik muhatabımın dikkatine yolcularımızın yaşadığı sorunları getirdiğimde, mevcut Irak, Afgan ve Suriyelilerin üzerine, o dönemdeki ahir genişleme sonrasında artık AB’li olan Bulgar, Romen, Polonya, Macar göçmenlerin de ayrı bir baş ağrısı yarattığından dem vurarak sorunlu gruplar arasında Türklerin sıralamada hayli geriye düştüğünü ve bizim açımızdan durumdan memnun olduklarını vurgulaması ilginç gelmişti. Sorum üzerine hiç Türkiye’ye gitmediğini ve sebep olarak da eşinin ülkemizdeki kadınlarla ilgili menfi bir bakış açısına dayandığını ifade etmesi daha da tuhafıma gitmişti. Öyle ya, Almanların turizm destinasyonu tercihinde Avrupa’da dördüncü sırada olup, ülkemize en çok turistin gittiği en büyük ve hudut kapısında ciddi sorun yaşadığımız bu Alman eyaletinin hudut güvenliğinden sorumlu baş yöneticisinin düşünceleri bu yönde idi…
Öte yandan, Bavyeralı dostlarımızın hayranlığına mucip Ege’deki komşumuzun adalarına, kavurucu sıcak altında çektikleri bekleme çilesine rağmen feribotlarla akın akın gidenlerimizi bir yana bırakarak, hemen bitişiğimizdeki birkaç büyük önemli adanın günlük hava trafiğine ‘flightradar’ sitesinden bir göz atınca yine hayretler içinde kaldığımı belirtmeliyim! Gerçekten, İstanköy (Kos) ve Rodos adasına iniş yapan yabancı uçak sayısını bizim Bodrum ve Dalaman ile karşılaştırınca arada dağlar kadar olumsuz bir fark olduğunu gözlemlemek hayli moral bozucu oldu…Ağustos ayının ortalama iniş sayıları şu şekilde gerçekleşmiş:
-İstanköy: 72 sefer (21 Alman, 14 İngiliz, 16 Polonya ve gerisi diğer Avrupa ülkelerinden çeşitli havayolları)
-Rodos : 125 sefer (37 İngiliz, 19 Alman, 17 Nordik, 14 İtalyan ve diğerleri)
-Bodrum: 27 sefer (7 Rus, 5 İngiliz, 3 İsviçre ve Bulgar, Azeri, Lübnan, Suudi ve diğerleri)
-Dalaman: 56 sefer (28 İngiliz, 13 Rus, 7 Alman ve yukardakilere benzer diğerleri) Nereden nereye...
KKTC’nin Girne kıyısında meydana gelen, ihmal ve geleneksel ‘bir şey olmaz!’ anlayışımıza dayalı müessif olayda yaşadığımız can kayıplarının acısını unutmak mümkün olmamakla birlikte, filede ülkemize yine bir Avrupa şampiyonluğu kazandıran Atatürk’ümüzün kızları Kadın Voleybol Takımımızı içten kutlayarak hepinize sağlıklı, huzurlu günler diliyorum…
