Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
Köşe Yazarı
Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
 

DU BAKALİ N'OLECAK?

Merhaba, 2026 yılının da son üç aylarına girmek üzereyiz. Nihayet güney sahillerimizi de yağmura kavuşturan Eylül'ün bu son günlerinde, Mandalya körfezinin hırçın 'Karayel’inden artık pek eser yok! Litresi ülkenin en büyük ikinci banknotunun nominal alım gücünü en sonunda sollamış ‘mazot'u pompadan damla damla deposuna doldurabilen tek tük balıkçı teknesinin durgun sularda bıraktığı izler arasında kimisi, sahile dümen kırıp küpeşteden kıyıdakilere, '‘balıkçı geldiii, balık var balık!’’ şeklinde bağırarak müşteri arıyor. Ama nafile, onların işi zor da kıyıdakilerin kolay mı? Yer kürede dört mevsimi dolu dolu yaşayabildiğimiz sayılı coğrafyalardan birinde nefes alabilmenin mutluluğu ile yetinip emeklilik döneminde akıl ve ruh sağlığımızı korumaktan başka bir çare de yok gibi. Aksi takdirde yanılıp da gündeme kısa bir nazar atayım derseniz işiniz zor ötesi. En iyisi kitaplara yelken açmak! Bu aralar İngiliz yazar İan McEvan’ın romanları iyi geliyor. Çok akıcı, yalın bir üslupla medeni dünyanın hem yakın geçmişine seyahat ediyor, hem de heyecanla sürpriz gelişmeleri kestirmeye çalışıyorsunuz… Tavsiye ederim. Kitap, roman, hikaye deyince de, bu hem trajik hem de gülünç! ortamımızda merhum Aziz Nesin’i anmadan ve onun bir hikayesini anlatmadan geçmek olmaz diye düşündüm... Bilenlerimiz çoktur herhalde; 1987 yılında, hikaye İstanbul’un Anadolu yakasında bir deniz üstü çayevinde geçmektedir…Çoğu emekli, birbirini tanıyan müşterilerin günlük konuşma konusu, doğal olarak geçim sıkıntısı, zamlar, hayat pahallılığıdır…Tabii araya dönemin hükümetinin siyasi manevraları, insan hakları vb.konulara girip ortama kasvet basınca, hep bir ağızdan ‘’bunun sonu nereye varacak birader? Allah sonumuzu hayır eylesin!’’ Nidaları ile her gün her akşam hep bu konular konuşulur ve sonunda da hep aynı sözlerle, ‘’Yok Yahu, Allah Allah! Peki ne olacak böyle? Bekleyelim görelim, dur bakalım ne olacak? Diyerek şaşar kalırlarmış… Derken kıdemli bir işçi emeklisi bir gün; ‘’ Dur bakalım deyip duruyorsunuz da bana bir akrabamızın başına gelenleri hatırlattınız!’’ deyiverince başlar ona yönelmiş. Adam başlamış anlatmaya; ‘’ Hükümetimiz (dönemin) darda kalıp cennet gibi Boğaziçinin en güzel yerlerini Araplara satıyordu ya… İşte o sıra bir Arap zengini çıktı, şeyh mi prens mi öyle bişey. Adı Ebul-Fatık El-Mışki. Konak mı saray mı bir yer yaptıracak o arada da evlenme sevdasına düşmüş, güzel bir kız ararmış. Adam bu arada tabii kızla arasında kurulacak ilişkiye yetecek kadar da Türkçe öğrenmeye başlamış. (Biraz kısaltarak ve malum ifadeleri atlayarak) Sonunda istediği gibi bir kız bulmuşlar. Bizim bir akrabanın, saflığına gelince aptaldan bir parmak yukarda saf bir yakını…Fatık’ı ise görseniz, babasından yaşlı, bir çirkinlik abidesi… Her neyse kızın ailesi dilleri dönmediğinden adama Fıtık amca demeye başlamış. Saf kız da adamla arasında olan biten her şeyi çevresine anlatırmış. Fıtık amcanın çok kıskandığı güzel ve küçük karısı, iki günlüğüne evden uzaklaşan kocasından güçlükle aldığı izin ile bir gün sinemaya gitmiş. (Filmin adı ve bazı anlatımları keza es geçerek) Ertesi akşam eve dönen Fıtık amca başlamış sormaya; -Nacmiyaa ne naptın ben yokken? -Ah, sorma…öyle bişey geldi ki başıma, şaştım kaldım. Senin dediğin sinemaya gitmek üzere çıktım sokağa, -Avet, şok güzel? -Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma, ben gidiyorum o da yanımda gidiyor. Dur bakalım ne olacak diye merak ettim. -Allah Allah, ben da şok merak ettim, dur bakalım n’olecak? -Bileti alıyorum o senin dediğin filme ama adam da bilet almaz mı? -Ve minelgaraip…Dur bakalım n’olecak? Sonra? -Sonra ben oturdum koltuğa, o da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı? -Hayret, Du bakalı n’olecak? -Işıklar söndü, film başladı….(bu aşamada malum anlatımları atlayarak..) -Ne diyorsun? Velacaip ve minelgarip! (Çeşitli tasvirlerle süslü sahneler atlanırken o arada film biter ve ikili yürüyerek eve kadar gelirler!) -Ben köşeyi saptım. -Harif de saptı mı? -Saptı. -Anlat çabuk Nacmiya, çok meraklı… -Sonra bizim apartmanın kapısından girdim herif de girdi. Bizim kata çıktım herif de çıktı. Kapıyı açtım girdim içeri, o da girmez mi? -Haarif de yallah içeeri? -Evet -Ne diyorsun, du bakalı n’olecak? (Bu noktadan sonrası hikayenin aslından okunmalı) ……en sonunda, - Amaaaan Nacmiya, ban da mühimse bişey zannediyordum. Du bakalı n’olecak diye boşuna merak etmişim. Velakin hiç mühim değil! Kalın sağlıcakla, hoş geldin Ekim...    
Ekleme Tarihi: 28 Eylül 2026 -Pazartesi

DU BAKALİ N'OLECAK?

Merhaba,

2026 yılının da son üç aylarına girmek üzereyiz. Nihayet güney sahillerimizi de yağmura kavuşturan Eylül'ün bu son günlerinde, Mandalya körfezinin hırçın 'Karayel’inden artık pek eser yok!
Litresi ülkenin en büyük ikinci banknotunun nominal alım gücünü en sonunda sollamış ‘mazot'u pompadan damla damla deposuna doldurabilen tek tük balıkçı teknesinin durgun sularda bıraktığı izler arasında kimisi, sahile dümen kırıp küpeşteden kıyıdakilere, '‘balıkçı geldiii, balık var balık!’’ şeklinde bağırarak müşteri arıyor. Ama nafile, onların işi zor da kıyıdakilerin kolay mı?

Yer kürede dört mevsimi dolu dolu yaşayabildiğimiz sayılı coğrafyalardan birinde nefes alabilmenin mutluluğu ile yetinip emeklilik döneminde akıl ve ruh sağlığımızı korumaktan başka bir çare de yok gibi. Aksi takdirde yanılıp da gündeme kısa bir nazar atayım derseniz işiniz zor ötesi. En iyisi kitaplara yelken açmak! Bu aralar İngiliz yazar İan McEvan’ın romanları iyi geliyor. Çok akıcı, yalın bir üslupla medeni dünyanın hem yakın geçmişine seyahat ediyor, hem de heyecanla sürpriz gelişmeleri kestirmeye çalışıyorsunuz… Tavsiye ederim.

Kitap, roman, hikaye deyince de, bu hem trajik hem de gülünç! ortamımızda merhum Aziz Nesin’i anmadan ve onun bir hikayesini anlatmadan geçmek olmaz diye düşündüm...
Bilenlerimiz çoktur herhalde;
1987 yılında, hikaye İstanbul’un Anadolu yakasında bir deniz üstü çayevinde geçmektedir…Çoğu emekli, birbirini tanıyan müşterilerin günlük konuşma konusu, doğal olarak geçim sıkıntısı, zamlar, hayat pahallılığıdır…Tabii araya dönemin hükümetinin siyasi manevraları, insan hakları vb.konulara girip ortama kasvet basınca, hep bir ağızdan ‘’bunun sonu nereye varacak birader? Allah sonumuzu hayır eylesin!’’ Nidaları ile her gün her akşam hep bu konular konuşulur ve sonunda da hep aynı sözlerle, ‘’Yok Yahu, Allah Allah! Peki ne olacak böyle? Bekleyelim görelim, dur bakalım ne olacak? Diyerek şaşar kalırlarmış…
Derken kıdemli bir işçi emeklisi bir gün;
‘’ Dur bakalım deyip duruyorsunuz da bana bir akrabamızın başına gelenleri hatırlattınız!’’ deyiverince başlar ona yönelmiş. Adam başlamış anlatmaya;
‘’ Hükümetimiz (dönemin) darda kalıp cennet gibi Boğaziçinin en güzel yerlerini Araplara satıyordu ya… İşte o sıra bir Arap zengini çıktı, şeyh mi prens mi öyle bişey. Adı Ebul-Fatık El-Mışki. Konak mı saray mı bir yer yaptıracak o arada da evlenme sevdasına düşmüş, güzel bir kız ararmış. Adam bu arada tabii kızla arasında kurulacak ilişkiye yetecek kadar da Türkçe öğrenmeye başlamış. (Biraz kısaltarak ve malum ifadeleri atlayarak) Sonunda istediği gibi bir kız bulmuşlar. Bizim bir akrabanın, saflığına gelince aptaldan bir parmak yukarda saf bir yakını…Fatık’ı ise görseniz, babasından yaşlı, bir çirkinlik abidesi… Her neyse kızın ailesi dilleri dönmediğinden adama Fıtık amca demeye başlamış. Saf kız da adamla arasında olan biten her şeyi çevresine anlatırmış. Fıtık amcanın çok kıskandığı güzel ve küçük karısı, iki günlüğüne evden uzaklaşan kocasından güçlükle aldığı izin ile bir gün sinemaya gitmiş. (Filmin adı ve bazı anlatımları keza es geçerek) Ertesi akşam eve dönen Fıtık amca başlamış sormaya;
-Nacmiyaa ne naptın ben yokken?
-Ah, sorma…öyle bişey geldi ki başıma, şaştım kaldım. Senin dediğin sinemaya gitmek üzere çıktım sokağa,
-Avet, şok güzel?
-Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma, ben gidiyorum o da yanımda gidiyor. Dur bakalım ne olacak diye merak ettim.
-Allah Allah, ben da şok merak ettim, dur bakalım n’olecak?
-Bileti alıyorum o senin dediğin filme ama adam da bilet almaz mı?
-Ve minelgaraip…Dur bakalım n’olecak? Sonra?
-Sonra ben oturdum koltuğa, o da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?
-Hayret, Du bakalı n’olecak?
-Işıklar söndü, film başladı….(bu aşamada malum anlatımları atlayarak..)
-Ne diyorsun? Velacaip ve minelgarip! (Çeşitli tasvirlerle süslü sahneler atlanırken o arada film biter ve ikili yürüyerek eve kadar gelirler!)
-Ben köşeyi saptım.
-Harif de saptı mı?
-Saptı.
-Anlat çabuk Nacmiya, çok meraklı…
-Sonra bizim apartmanın kapısından girdim herif de girdi. Bizim kata çıktım herif de çıktı. Kapıyı açtım girdim içeri, o da girmez mi?
-Haarif de yallah içeeri?
-Evet
-Ne diyorsun, du bakalı n’olecak? (Bu noktadan sonrası hikayenin aslından okunmalı)
……en sonunda,
- Amaaaan Nacmiya, ban da mühimse bişey zannediyordum. Du bakalı n’olecak diye boşuna merak etmişim. Velakin hiç mühim değil!

Kalın sağlıcakla, hoş geldin Ekim...


 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.