Merhaba,
Esasen İstanbullu bir 'malum romancı'nın yerine, Nobel ödülü almış olması gereken ünlü edebiyatçımız Yaşar Kemal'in, 'Bir Ada Hikayesi' dörtlemesinin dördüncü kitabı olan ''Çıplak Deniz Çıplak Ada'' romanında, 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesi ile Yunanistan’a gönderilen Rumların boşalttığı bir adaya yerleştirilen nispeten cahil insanların hayatlarından kesitler, yazarın o emsalsiz tasvirleri ile okuyucunun gözlerinin önünde canlandırılır…
Kitapta, adada yeni bir yaşam kurmaya çalışan bu insanların en temel ihtiyaçları olan yakacağı, doğadan karşılamak zorunda kalmaları anlatılır. Barınma ve ısınma ihtiyacı öylesine baskındır ki, her kış döneminde adadaki ağaçları birer birer kesen bu insanlar farkında olmadan nihayet adadaki ekosistemi tüketir ve adayı çıplak, çorak bir kara parçasına çevirirler. Yazar, böylelikle cahil insanın doğaya ve de kendisine verdiği tahribatı gözler önüne sererken, yine de ruhlardaki umut temasını merkeze koymaktan geri kalmaz...
Bu olguyu hafızada tutarak, eski bir dostumuzun ‘’Dört Efsane Çevreci’’ kitabında alıntıladığı biyolog ve çevreci Paul Ehrlich’in, ‘’insanlar doğasız yaşayamaz, ama doğa insansız yaşayabilir!’’ deyişinden hareketle, sığ basınımızın ülkemizin tatsız tutsuz haberleri arasında yurt dışından bir tanesi yine de ilgimi çekti;
İzlanda’nın güney kıyısından 32 km açıkta bulunan, 1963 yılındaki bir volkanik patlama ile doğmuş ‘Surtsey’ adasının o yıldan bu yana koruma altın alındığı ve dünyada insan girişinin yasak olduğu en sıra dışı yerlerden biri olarak kabul edildiği bildirilmekte. Bilim insanlarınca, adada bu sayede yarım asırı aşkın süre içinde doğanın kendi kendine şekillendiği, yosun, bitki, mantar, kuş ve omurgasız canlı türlerinin sayısının hızla arttığı gözlenmekteymiş!
80’lerin, daha zebra veya impalaların kamera deklanşörlerinin sesine bile tahammül edemediği Kenya yıllarımızda, suç oranı hayli yüksek Nairobi’nin belirli caddelerinde akşam saatlerinde yalnız başına yürümek pek öyle herkesin harcı değildi. Hele üzerinizde ziynet, saat vb. bulundurmak hırsıza davetiye çıkarmak ile eş değerdi. Böyle bir ortamda başarısız da olsa bir hırsızlık, yankesicilik girişimi vuku bulduğunda, esasen hemen hepsinin içinde potansiyel olarak hırsızlık içgüdüsü barınan yerel ahalinin civardaki cahil kesimi, ‘’hırsız var’’ diye bağırarak beceriksiz hırsızın işini polisin müdahalesine gerek kalmadan bitirir, bu işlemi de ‘’ayak takımı adaleti'’ (Mob Justice) olarak adlandırırlardı! Tabiatı ile linç kültürü olarak da tanımlanabilecek böylesi davranışların altında adalet sistemine olan güvensizliğin de bir miktar hissesi olabileceği gözden uzak tutulmamalı…
Her hal ve kârda, aralarında bazı farklılıklar da bulunsa, dünyanın her köşesinde genelde 'ayak takımı’ olarak görülen böyle güruhların, Yaşar Kemal üstadımızın romanında söz konusu ettiği gibi sadece bir adayı değil, ülkeleri bile kurutabileceğini hatırda tutarak, gençlik yıllarımızın Boğaziçi'sinin ’birinci köprü’ süne adı verilen bayramı anıp, yazıyı noktalayalım…
Kalın sağlıcakla!
