Geçenlerde bir sokak röportajına denk geldim. Dikkatle izledim. İnanın hicap duydum.
Muhabirin sorduğu sorular öyle zor, öyle karmaşık şeyler değil…
Günlük hayatın içinden, herkesin bilmesi gereken, bir zamanlar en sıradan yurttaşın bile cevaplayabileceği sorular.
Hani eskiden dağdaki çobana sorsanız bilebileceği türden…
Hani bir zamanlar lise öğrencilerinin genel yetenek sorularıyla üniversite kazandığı günlerden kalma bilgiler…
Muhabir soruyor:
“Türkiye kaç coğrafi bölgeye ayrılır?”
“Türkiye’nin en uzun nehri hangisidir?”
“İlk Cumhurbaşkanı kimdir?”
“Ağrı hangi bölgededir?”
“Kızılırmak nereden doğar, nereye dökülür?”
“Haymana isminde bir yer duydunuz mu?”
Sorular ilkokul değilse bile ortaokul düzeyi. Yani öyle “bilinmese de olur” denecek şeyler değil.
Ama cevaplar…
Cevaplar yok.
Daha doğrusu, cevap yerine bir gülüş var. Üstelik o gülüş, bilmemeyi dert etmeyen, hatta onunla eğlenen bir gülüş.
On kişiden ancak biri doğru dürüst yanıt verebiliyor.
Kalanı ya tahmin yürütüyor ya da geçiştiriyor.
Üstelik bu manzara, metropolün ortasında.
Şimdi burada durup düşünmek gerekmiyor mu?
Bu sadece bir bilgi eksikliği mi?
Hayır. Bu, bir toplumun hafıza kaybıdır.
Çünkü Türkiye yedi coğrafi bölgedir. Ama bu bilgi, sadece bir harita bilgisi değildir.
Karadeniz’in yağmuru, İç Anadolu’nun bozkırı, Ege’nin zeytini, Doğu’nun dağları… Bunlar birer coğrafi terim değil, bir milletin hafızasıdır.
Fırat’ı bilmek, bir sınav sorusu değildir.
Fırat, suyun bereketidir. Tarihin damarında akan bir hatıradır. Onu bilmeyen, bu toprağın damarını da bilmez.
Ağrı Dağı’nı tanımak, yalnızca zirve yüksekliğini bilmek değildir.
Ağrı, efsanedir. Ağrı, türküdür. Ağrı, göğe yükselen bir kimliktir.
Kızılırmak…
Anadolu’nun ortasından doğar.
Sivas Kızıldağ’ın güney yamaçlarından çıkar.
1.355 kilometre uzunluğuyla bu ülkenin en uzun nehridir.
Dokuz ilden geçer ve Samsun Bafra’dan Karadeniz’e dökülür.
Bin üç yüz elli beş kilometrelik bu yolculuk, aslında bir nehrin değil; bir ülkenin içinden geçen hayatın hikâyesidir.
Ama biz artık bunları öğretmiyoruz.
Sabah uyanıyoruz, telefona bakıyoruz.
Gün içinde sayısız içerik tüketiyoruz.
Akşam memleket meselelerini konuşuyoruz.
Ama kimse çıkıp da “Bu memleket tam olarak nedir?” diye sormuyor.
Çocuklarımıza ne anlatıyoruz?
Hangi nehri gösteriyoruz?
Hangi dağı tarif ediyoruz?
Anlatmıyoruz. Çünkü çoğu zaman biz de tam bilmiyoruz.
Sonra dönüp şaşırıyoruz:
“Neden kimse bilmiyor?”
Yurttaşlık bilgisi silindikçe, sosyal bilgiler aşındıkça, milli günler unutuldukça… Ortak hafıza da sessizce dağılıyor.
Bu sadece coğrafya bilgisinin kaybı değildir.
Bu, bir milletin kendini unutmaya başlamasıdır.
Ve sonra ortaya garip bir tablo çıkıyor:
En temel sorulara cevap veremeyen,
Ama vatanseverliğinden zerre şüphe duymayan bir toplum…
Bayrak var.
Slogan var.
Duygu var.
Ama zemin yok.
Oysa vatan sadece sınır çizgisi değildir.
Vatan; dağdır.
Vatan; nehirdir.
Vatan; ovadır.
Onları bilmeden vatanı sevmeye kalkıyoruz.
Belki de en büyük ironi tam burada:
Kızılırmak’ın nereden doğduğunu bilmeden,
Ağrı’nın hangi bölgede olduğunu karıştırarak,
Haymana’yı duymamışken…
Kendimizi bu toprağa çok bağlı hissedebiliyoruz.
Çünkü kolay olan bu.
Ama gerçek değişmez:
Bilmeyen sevemez.
Sevmeyen koruyamaz.
Koruyamayan, bir gün neyi kaybettiğini bile anlayamaz!
Dağlar birer birer elden giderken, ovalar betonla kaplanırken, yaylalar sessizce parsellenirken dönüp bakmayan, ses çıkarmayan birinin ve bir tolumun vatanseverliği ne kadar gerçektir?
Kayıp karşısında susup, söz konusu vatan olunca kolayca zahmetsiz, en yüksek cümleleri kurmak…
Bu, sevgiden çok alışkanlığa, bağlılıktan çok bir ezbere benzemiyor mu sizce?
Ne dersiniz?
