Kirli siyaset; çürük patlıcanı, seçmene “musakka” olarak yedirme sanatıdır.
Ki en kıvamlı cehalet, “akıl kanserdir.” Ve zamanında müdahale edilmezse toplumu süründürür, bir süre sonra öldürür.
Bir zamanlar mutfakta kokusuyla ele veren çürük patlıcan, bugün öyle bir ustalıkla doğranıp baharatlanıyor ki; sofraya “musakka” diye geldiğinde kimse bozulmuş olanın üzerinin örtüldüğünü fark etmiyor.
Hatta çoğu zaman fark etmek de istemiyor.
Sorun artık çürük olan değil, onun çürük olduğunu söyleyebilecek cesaretin giderek azalması.
Memlekette siyaset nihayet ustalık dönemine girdi. Artık kimse ham gerçeklerle vakit kaybetmiyor; zira gerçek dediğiniz şey, doğru sunulmadığı sürece pek de işe yaramıyor.
Önemli olan hakikat değil, onun nasıl servis edildiği.
Kıvam, sunum, ambalaj.
Hepsi yerli yerinde olmalı.
Eskiden bazı şeyler kolay anlaşılırdı. Bir yanlış, bir usulsüzlük, bir çürüme; azıcık dikkat edenin gözünden kaçmazdı.
Ama o günler geride kaldı.
Bugün siyaset, kusuru gizlemekle yetinmiyor; onu bambaşka bir şeye dönüştürme sanatını icra ediyor. Öyle ki ortada ne varsa, uygun bir dil, güçlü bir anlatı ve bolca tekrar ile yepyeni bir gerçeğe dönüştürülebiliyor.
Artık sofraya ne konulduğu değil, nasıl anlatıldığı önemli.
Yemeğin tadı değil, hikâyesi belirleyici.
Hatta çoğu zaman hikâye o kadar güçlü ki, kimse tabağına bakma ihtiyacı bile duymuyor. Zaten baksa da pek bir şey değişmeyecek; çünkü bakmayı değil, inanmayı tercih eden bir düzen inşa edilmiş durumda, ne yazık ki…
Son günlerde muhalefet belediyelerine yönelik art arda gelen operasyonlar da bu ustalığın bir parçası gibi sunuluyor.
Hikâye hazır: Mücadele, temizlik, kararlılık.
Ne kadar tanıdık kelimeler, değil mi?
Oysa işin zamanlamasına, kapsamına ve sunuluş biçimine bakınca insanın aklına ister istemez başka sorular da geliyor.
Ama ne gam…
Sorular, bu yeni düzende pek makbul değil.
Adalet sahnesinde de benzer bir titizlik söz konusu. Özellikle Silivri’de görülen davalar, adaletin ne kadar “görünür” kılındığını bizlere bir kez daha hatırlatıyor.
Görüntü var, sahne var, anlatı var.
Geriye sadece ikna olmak kalıyor.
Savunma mı?
O da kendine hikâyenin uygun gördüğü kadar yer buluyor.
Bir de işin daha “özel” tarafı var. Bir belediye başkanına yönelik operasyon sürecinde ortaya saçılan özel görüntüler.
Ne diyelim; demek ki artık sadece kamu değil, mahremiyet de kamusal fayda kapsamında değerlendiriliyor.
Kişilik hakları mı?
Onlar da gerektiğinde yeniden tanımlanabilir elbette.
Yeter ki hikâye bozulmasın.
Bütün bunların ortasında toplumdan beklenen ise oldukça basit:
Önüne konulana itiraz etmemek, sorgulamamak, hatta mümkünse itaat ve memnuniyet belirtmek!
Zaten zamanla bu da alışkanlığa dönüşüyor.
Cehalet dediğimiz şey de tam burada devreye giriyor; eksiklik olmaktan çıkıp bir konfor alanına dönüşüyor.
Ve nihayetinde ortaya kusursuz bir tablo çıkıyor: Kusurun kendisinin önemsizleştiği, hatta görünmez olduğu bir düzen.
Çünkü artık mesele çürük olanın varlığı değil; onun çürük olduğunu söyleyebilecek cesaretin, onu ayırt edebilecek aklın ve onu reddedebilecek iradenin yavaş yavaş ortadan kaldırılması.
Ama yine de içiniz rahat olsun.
Sofra kurulmuş, tabaklar dolu, anlatı güçlü.
Afiyet olsun.
