Mesele kimsenin sigara içip içmemesi değildir.
Tercihler kişiseldir.
Asıl mesele, o tercihin ardında bıraktığı izdir.
Çünkü izmarit dediğimiz şey, küçücük bir sigara artığından ibaret değildir.
Yaşadığımız alanların kirlenmesidir.
Kaldırımlarda biriken, duraklarda çoğalan, park köşelerinde gözümüze batan bir alışkanlığın ve çevreye karşı duymadığımız bir sorumsuzluğun sonucudur.
Bir durakta beklediğinizi düşünün.
Ayaklarınızın dibine saçılmış onlarca izmarit. Bazısı hâlâ yanıyor, dumanı tüter halde. Bir ayağı otobüsün basamağında, elinde sigara muhteremin; gözleri yanan izmariti atacak bir yer arıyor. Ardında sabırsızca bekleyen onlarca insan. Birinin üzerine gelir mi derdinde değil.
Ama mesele yalnızca bu çirkin görüntü değildir. Asıl mesele, suya çamura karışan, rüzgârla savrulup her alana taşınan bu izmaritlerin toprağa ve suya sızan kimyasallarıyla insan sağlığını tehdit etmesidir. Görüntü kirliliğinin ötesinde, sessizce yayılan bir tehlikedir bu.
Üstelik bu manzara, şehrin estetik bütünlüğünü de bozar. Kaldırım taşlarının arasına sıkışmış izmaritler, parkların yeşilini kirleten gri lekeler, tarihi bir meydanın köşesinde biriken çöpler.
Bunlar sadece çevreyi değil, şehrin kimliğini de aşındırır. Çünkü şehir, yalnızca beton ve asfalt değil; aynı zamanda bir kültür, bir estetik ve bir ortak yaşam alanıdır.
Belediyeler bu sorunu görmezden gelmiyor.
Çöp kutuları, izmaritlikler, özel söndürme hazneleri yerleştiriyorlar. Ama ne gariptir ki, bu imkânlar birkaç adım ötede dururken tercih edilen yer yine kaldırım oluyor. Otobüs gelirken son nefes çekiliyor, izmarit yere bırakılıyor ve hiçbir şey olmamış gibi araca biniliyor.
“Niye yere atıyorsun?” diye sorsanız, çoğu zaman alacağınız cevap basit ama düşündürücüdür:
“Sana ne!” “Sana mı kaldı?”
İşte düğüm burada çözülüyor. Çünkü bu mesele eğitimle, modernlikle ya da muhafazakârlıkla açıklanamaz. Bu doğrudan bir zihniyet meselesidir. Yaşadığı şehri sahiplenmeyen, ortak alanı “başkasının sorumluluğu” olarak gören, kendinden başkasını hesaba katmayan bir anlayışın sonucudur bu. Kısacası, egoizmdir.
Oysa şehir dediğimiz şey, birlikte yaşama kültürüdür. Birbirini görmeden de birbirine “saygı” duyabilme becerisidir. Kimsenin kimseyi tanımadığı bir durakta bile, yere atılan bir izmaritin başkasının hayatına dokunduğunu bilme sorumluluğudur.
Unutulmamalıdır ki, yere atılan her izmarit,
“Ben buradayım ama bu şehir benim değil” demenin başka bir yoludur.
Ve belki de en acı olanı şudur:
Bu kirlilik, yerde değil, zihniyette başlar.
