Adaletin sesi yüksek olmak zorunda değildir.
Hatta çoğu zaman alçak sesle konuşur; çünkü kendinden emindir.
Bir ülkenin sabahları artık kuş sesleriyle değil, patlıcanın 200 TL’ye, marulun 100 TL’ye satıldığı toptancı halleriyle başlıyorsa; orada yalnızca bir kapı değil, güven duygusu da aralanır.
Şafak vakti sadece halk iradesiyle seçilmiş belediye başkanlarının kapıları değil, halkın mutfağının kapıları da aşırı zamlar çalıyorsa; bu, hukukun soğuk metinlerinde belki birkaç satır olarak görünür, ama toplumun hafızasında uzun bir gölgeler bırakır.
“Çünkü alınmayan önlemler, yapılmayan denetimler ve kontrolsüzlük; adaletin terazisini olduğu kadar sofranın huzurunu da bozar. Bir gün bir yerlerden şu sorular yükselir. O soruları soran tek tek insanlar değil, toplumun vicdanıdır. Vicdan sessizce ama kararlı bir sesle şöyle der: ‘Gerekli miydi?’ ‘Şafak vakti kapılar çalınıp halkın iradesiyle seçilmiş belediye başkanları ve bürokratlar yaka paça gözaltına alınmalı mıydı?’ ‘Halkın sırtına vurulan bu zamlar, bu fiyatlar gerçekten haklı mıydı?
Bu sorular, bir ülkenin hukuk ve ekonomi aynasında parlayan en çıplak gerçeği gösterir.”
Bir toplumda hukuksuzluk ve denetimsizlik arttığında, iç cephe sessizce çatlamaya başlar. O çatlakların sesi duyulmaz; ama kırıldığı gün her yere dağılır. İç cepheyi tahkim etmek, sabaha karşı yapılan baskınlarla değil, gündüz vakti şeffaflıkla mümkündür. Çünkü gerçek güç, halkın mutfağında huzuru, adaletin terazisinde güveni koruyabilmektir. İç cephe, sertlikten değil, ölçüden beslenir.
Mesele isim değildir.
Mesele yöntemdir.
Sandık, milletin iradesini zarfa koyup mühürlediği bir emanettir. O emaneti taşıyan kişi suç işleyebilir; elbette yargılanır. Hukuk, kimsenin makamına bakmaz. Fakat hukuk aynı zamanda bir terazidir. Terazi, tartarken sarsılmaz; öfkeyle savrulmaz; gösterişle ağırlaşmaz. Eğer tartı, ağırlığını sahneden alıyorsa, adalet hafiflemeye başlar.
Devlet güçlüdür.
Güçlü olmak zorundadır.
Ama gerçek güç, sabaha karşı kalabalıklarla değil, gündüz vakti gönderilen bir davetle de kendini gösterebilmesidir. Aynı şekilde, gerçek ekonomi de AVM kapılarında şatafatla değil, halkın mutfağında sükûnetle ölçülür. Kaçacak bir sebze yoksa, saklanacak bir delil yoksa, çağrıldığında gidecek bir kamu görevlisinin kapısını şafakta çalmak hukuku bir görüntüye dönüştürür; aynı şekilde, halkın cebini şafakta boşaltmak da ekonomiyi bir görüntüye dönüştürür.
Eşitlik duygusu bir cam gibidir; çatladığında sesi duyulmaz ama kırıldığı gün her yere dağılır. Birine davet, diğerine baskın; birine indirim, diğerine fahiş fiyat… Eğer bu farklılıkların açıklaması vicdanı ikna etmiyorsa, hukuk metinleri ne kadar doğru yazılmış olursa olsun, adalet duygusu eksik kalır.
Devletin itibarı, sertliğin yankısında değil, ölçünün sükûnetindedir.
Ekonominin itibarı da rakamların şatafatında değil, sofraların huzurundadır.
Adalet, gösterilerek değil, uygulanarak büyür.
Ekonomi, vitrinle değil, mutfakla ölçülür.
Şafak vakti çalınan kapılar sadece evleri uyandırmaz; toplumun hafızasını da uyandırır. O hafıza, bir gün dönüp şunu sorar:
“Gerekli miydi?”
“Bu fiyatlar haklı mıydı?”
Ve işte o sorular, bir ülkenin hukuk ve ekonomi aynasına tutulmuş en dürüst ışıktır.
