“Bu hafta ülkenin sert ve acımasız ikliminden biraz uzaklaşmak istedim.
Gündelik gürültüyü bir kenara bırakıp, insana dair küçük bir öyküyü hatırlatmak… Bir kulübenin önünde oturan sessiz bir adamı, bir bardak çayın etrafında şekillenen hayatı, ve çocukların meraklı bakışlarını…”
İlker Sokağı, 1980’ler, Ankara.
Her sabah evden çıktığımda, akşam dolmuşla eve dönerken onu pejmürde kulübesinin önünde görürdüm.
Sokağı’nın köşesinde, Polis karakoluna iki adım mesafedeydi.
Eski bez parçaları ve tahta parçalarından yapılmış kulübesinin önünde otururdu.
Sandalyesi hep aynı yerdeydi.
Ne gölgede, ne güneşte, caddeyle sokağın tam kenarındaydı.
Sanki sokakta gün onunla başlıyor, onunla bitiyordu.
Saçı sakalı birbirine karışmıştı; dünyaya isyan eder bir duruşu vardı.
Üzerinde solmuş bir palto, altı yırtık bir pantolon, ayağında eski ayakkabılar.
Yazın sıcağında hep de oradaydı, kışın ayazında da!
Her gördüğümde merak ederdim:
Bu adam nasıl yaşardı?
Ne yerdi, ne içerdi?
Kimseyle konuştuğunu da görmedim.
Ne selam verir, ne cevap alırdı.
Ama hep oradaydı.
O orada olduğunda sokakta asayiş berkemal’di.
Sokağın yaşamıyla uyumlu, bir tür sessizliğe tanıklık eder gibiydi.
Büyük bir iğde ağacının korumasında, kulübesi bez parçalarıyla örtülmüş, naylonlarla yamanmış, paslı tellerle çevrilmişti.
Bir barınaktan çok, bir yaşam alanıydı.
Dışarıdan bakan için yoksulluk, içeriden bakan için belki bir inziva.
Bir tür dervişlik haliydi!
Hakkında anlatılanlar çoktu:
Birini çok sevmiş, kavuşamamış.
Sonra kendini normal yaşamdan soyutlamış.
Ama tekkesi yoktu.
Sokağı vardı.
Sandalyesi vardı.
Bardakta çayı vardı.
Çayını içerken asla konuşmazdı.
Ama sanki aldığı her yudumda bakan gözlere bir dünya anlatırdı.
Yaşadığı sokağa, sokaktan geçenlere, çocuklara…
Çocukları çok severdi. Cebinde onlara verecek bir hediyesi hep vardı.
Okul biraz ilerideydi.
Öğrenciler kulübesinin önünden geçerken ona bakar, fısıldaşırdı.
Kimi çocuklar korkar, uzaktan geçerdi.
Ama çok merak ederlerdi:
O kimdi?
Deli mi?
Yok ya, kimsesiz galiba?
Ali, babam “Kemal” diyor, ona.
Ama o hiçbir şey söylemez.
Sadece derin derin etrafına bakar,
Sadece çay içermiş?”
Sadece kulübesine girip çıkardı.
Bir gün, iş servisimiz bozuldu.
Sokaktan yürüyerek geçiyordum.
Yanından geçerken göz göze geldik.
Gözleri tozlu ama derindi.
Bir şey söylemedi, sadece bana baktı.
Ama sanki bir şey hatırlatmak istiyor gibiydi.
Vedalaşmak mıydı? Bilemedim.
Birkaç gün sonra, eve dönerken kulübenin yerinde olmadığını görünce yüreğim cız etti, gözlerim buğulandı.
Demek ki veda etmek istiyormuş.
O günden sonra, çocuklar sokağın köşesinden geçerken bir isim yazıp yıkılan kulübenin olduğu yere bırakmaya başladılar.
Yolum düştüğünde ben de bir kâğıda isim yazıp bırakıyordum:
“Derviş.”
“Çaycı.”
“Kemal.”
“Sokak.”
Belki bir gün okur.
Belki bir gün hatırlar.
Belki bir gün cevap verir…
Ama o cevap vermese de, sokak biliyor.
Sokak asla unutmaz!
Bir süre sonra kulübenin üzerine koca bir (Otel binası) beton yığını çöktü.
Ne kulübe kaldı, ne anılar, ne isimler, ne çocuklar, ne sokak dostları, ne sokak.
