Hamdi Özdemir
Köşe Yazarı
Hamdi Özdemir
 

Vatan ve Coğrafya

Geçenlerde bir “YouTube” kanalında, sokak röportajlarını izlerken çok basit sorular soran bir sunucuya takıldım. Birini izledim, ardından ötekini… İzledikçe ülkem ve insanım adına hüzünlendim. Sunucu soruyor: — Ladik nerede? İzlediğim bölümde tam yirmi kişiye sordu. Almanya diyen çıktı, Rusya diyen, Bulgaristan diyen. İçlerinden yalnızca biri, sunucunun yardımıyla doğru cevaba ulaşabildi. Ladik’in haberi yok tabii; kendisi Samsun’da duruyor ama biz onu Avrupa’da dolaştırıyoruz! Ardından başka bir soru: — Şarkışla adını duydunuz mu? Nerenin ilçesi? Yine sallayanlar, bilmediğini söyleyenler, cevap vermeden sıvışıp gidenler. Sonunda bir vatandaş bildi. Tesadüf bu ya, orada askerlik yaptığını söyledi. Demek ki Şarkışla’yı öğrenmek için bir celp kâğıdı gerekiyormuş. Coğrafya öğretiminin eksik kalan kısmını askerlik şubesi tamamlamış! Gülümseyecek gibi oldum, olmadı. İçime bir sıkıntı oturdu. Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. Lakin içinizi daha fazla sızlatmak istemiyorum. Biz yaşadığımız ülkeyi ne kadar tanıyoruz? Üstelik mesele, Ladik’i Almanya’ya, Şarkışla’yı başka bir kıtaya taşımakla da bitmiyor. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün adını bile söyleyemeyenler var. Vatan sevgisi sorulsa mangalda kül bırakmayacağız; Cumhuriyeti kimin kurduğuna gelince bir ipucu bekliyoruz! Hemen gençlere dönüp “Bu nesil de hiçbir şey bilmiyor!” demeyelim. Büyükler arasında da durum pek parlak değil. Gençler onlardan geri kalmıyor; belli ki bazı eksikler kuşaktan kuşağa pek güzel aktarılıyor. Geçmişimizi anlatmayı ihmal etmişiz ama birbirimize vatanseverlik dersi vermeyi hiç aksatmamışız! Bayrağımızı asıyoruz, bayram mesajlarımızı paylaşıyoruz. Sıra o bayrağın altında verilen mücadeleyi, Cumhuriyetin hangi bedellerle kurulduğunu konuşmaya gelince sohbet birden kısalıyor. Ülke bilincimizle aramız açılmış; sesimizi yükselterek mesafeyi kapatmaya çalışıyoruz sanki. Çocuğa “Tarihini öğren!” diyoruz. Çocuk dönüp de “Sen anlat,” dese hazırlıklı mıyız acaba? Vatan sevgisinden söz ederken sevdiğimiz yerin dağını, ovasını, akarsuyunu, insanını ne kadar biliyoruz? Soframıza gelen ekmeğin buğdayı nerede yetişir, içtiğimiz su hangi kaynaktan gelir, hangi şehrimizde insanlar ne üreterek geçinir? Merak ediyor muyuz? Elbette vatanseverliğin ölçüsü, bütün il ve ilçeleri ezbere saymak değildir. Kimsenin sevgisi bir coğrafya sorusuna verdiği cevapla ölçülemez. Ancak insanın sevdiğini söylediği ülkeyi tanımak için hiçbir merak duymaması da düşündürücü değil midir? Bir insanı sevdiğimizde doğduğu yeri, çocukluğunu, sevinçlerini, yaralarını öğrenmek isteriz. Memleket sevgisinin de böyle bir yakınlığa ihtiyacı yok mu? Şarkışla’nın yerini öğrenirken Âşık Veysel’in sesine biraz daha yaklaşmak, bir ovanın adını duyunca orada alın teri döken insanları düşünmek… Biz ise bazen memleketi sevmeyi birkaç büyük sözü yüksek sesle söylemekten ibaret sanıyoruz. Sesimiz yükseldikçe sevgimizin de büyüdüğünü düşünüyoruz herhâlde! “Vatanın her karış toprağı” diyoruz mesela. O toprağın nerede olduğunu, üzerinde ne yetiştiğini, kimlerin yaşadığını öğrenmeyi sonraya bırakıyoruz. Benim öğrenciliğimde sınıfın duvarında Türkiye haritası asılıydı. Öğretmenimiz elindeki çubukla dağları, ovaları, akarsuları gösterirdi. Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesini öğrenirdik. Hangi bölgede nasıl bir iklim görülür, hangi ürün nerede yetişir, sanayi tesisleri nerelerde bulunur… Kitaplardaki resimlere bakardık. Çukurova’nın pamuğunu, Karadeniz’in çayını, Ege’nin üzümünü öğrenirken oralardaki hayatı da merak ederdik. Henüz görmediğimiz şehirler, adını duyduğumuz nehirler zihnimizde bir yer edinirdi. Çocuk aklımızla, yaşadığımız mahallenin ötesinde kocaman bir memleket olduğunu kavrardık. İzlediklerimi bir lise öğretmenine anlattım. — Maalesef durum vahim, dedi. Konuşmamız sırasında, bizim dönemimizde öğrendiğimiz bölge coğrafyasının artık aynı biçimde öğretilmediğini söyledi. Coğrafi bölgelerin sakıncalı bulunduğu için müfredattan çıkarıldığını da ileri sürdü. Duyunca şaşırdım. Ancak bu iddiayı doğrulamadan kesin bir bilgi olarak aktarmak doğru olmazdı. Asıl üzerinde durulması gereken, bir konunun programda bulunmasıyla çocuğun onu öğrenmesi arasındaki mesafeydi. Kâğıt üzerinde yerini bulan bilgi, öğrencinin hayatında da yer bulabiliyor muydu? Öğretmen de dertliymiş meğer. Ben ekranda gördüklerimi anlatırken o, sınıfta yaşadıklarını düşünüyormuş. — Törenlerde İstiklal Marşı’nı bilmeyen çocuklar var, dedi. Sonra biraz durdu: — Sana bir şey anlatayım. Merakla dinledim. — Bir öğrencim birkaç gün okula gelmemişti. Geldiğinde nedenini sordum, anlattı. “Bir dilekçe yaz evladım, gelmeyişinin sebebini belirt,” dedim. Kalemi eline aldı, önündeki kâğıda bakıp beklemeye başladı. “Yaz evladım, ne bekliyorsun?” diye sordum. “Ne yazacağım öğretmenim?” dedi. Nasıl başlayacağını, durumunu nasıl anlatacağını söyledim. Yazdı, getirip elime verdi. Baktım, tarih yok, imza yok. “Evladım, tarihi de yaz, altına imzanı at,” dedim. Yüzüme baktı. Önce ayın kaçında olduğumuzu hatırlayamadığını düşündüm. İnsan bazen karıştırır. Fakat sordukça anladım; günü de ayı da yılı da benden öğrenmek için bekliyordu. Öğretmen sustu. Ardından sesi biraz daha kısıldı: — Bir şey söyleyemedim. Bir öğretmen olarak utancımdan yerin dibine girdim, dedi. Bu kez ben sustum. Eğitimde çağ atladığımızı dinliyoruz ya… Çocuk hangi çağda olduğunu öğrenmeye fırsat bulamamış demek ki! Ama burada gülünecek kişi çocuk değildi. Elinde kalem, önünde boş kâğıtla bekleyen o öğrencinin yardıma ihtiyacı vardı. Kendisini anlatabilmeye, neyi öğrenemediğinin anlaşılmasına, eksiklerinin giderilmesine… Öğretmenin duyduğu utanç da yalnızca onun omuzlarına bırakılamazdı. O çocuk yıllardır okula gidiyordu. Derslere girmiş, sınavlara katılmış, karneler almıştı. Bütün bu süreç boyunca yaşadığı güçlük nasıl fark edilmemişti? Fark edildiyse ne yapılmıştı? Yoksa sınıflar geçilirken eksikler de bir sonraki öğretmene mi devrediliyordu? Dosyası tamam, karnesi tamam, devamsızlık çizelgesi tamam… Bir tek çocuğun öğrenmesi eksik kalmış olabilir miydi? Elbette bir öğretmenin anlattığı olaydan bütün öğrenciler hakkında hüküm verilemez. Birkaç sokak röportajı da toplumun tamamını temsil etmez. Kamera karşısında heyecanlanan olur, bildiğini o anda hatırlayamayan olur. Fakat bunların hiçbiri, gördüğümüz eksiklikleri önemsememek için gerekçe olamaz. Vatandaşa “Bunu da mı bilmiyorsun?” demek kolay. Çocuğu azarlamak daha da kolay! Zor olan, öğrenmenin neden gerçekleşmediğini araştırmak ve sorumluluk almaktır. Okulun, ailenin, televizyonların, kültür politikalarının bunda hiç mi payı yok? Bir çocuğun önüne harita koyup birlikte incelemek, yaşadığı şehrin içinden geçen derenin adını öğretmek, sofrasındaki ürünün nereden geldiğini anlatmak… Bunlar gösterişli işler değildir. Açılış kurdelesi kesilmez, önünde uzun konuşmalar yapılmaz. Ama çocukla ülkesi arasındaki bağ biraz da böyle kurulur. Ülkesini tanıyan insan, kaybettiği şeyin de farkına daha kolay varır. Kuruyan gölün çevresindeki hayatı, kapanan fabrikanın kapısında bekleyen işçiyi, ekilmeyen tarlanın köyde bıraktığı sessizliği düşünür. Sevgisi, gördükleri ve öğrendikleriyle sorumluluğa dönüşür. Bu yüzden soruyorum: Vatanını tanımak için çaba göstermeyen bir insan, vatanseverliğinin gereğini ne kadar yerine getirebilir? Bir de bu sorunun bize, çocuk yetiştirenlere ve eğitimden sorumlu olanlara dönen yüzü var: Çocuklarımıza ülkesini tanıma imkânı vermeden, onlardan nasıl bilinçli bir vatan sevgisi bekleyebiliriz? Bir yandan “Bu ülkenin geleceği sizsiniz,” diyoruz; öte yandan o geleceğin hangi eksiklerle büyüdüğüne yeterince bakmıyoruz. Sonra mikrofon uzatılıyor: — Ladik nerede? Cevabı yanlış veren vatandaş ekranda kalıyor. Ona ülkesini öğretmekle sorumlu olanlara ise mikrofon pek uzatılmıyor.
Ekleme Tarihi: 02 Kasım 2026 -Pazartesi

Vatan ve Coğrafya

Geçenlerde bir “YouTube” kanalında, sokak röportajlarını izlerken çok basit sorular soran bir sunucuya takıldım. Birini izledim, ardından ötekini… İzledikçe ülkem ve insanım adına hüzünlendim.

Sunucu soruyor:

— Ladik nerede?

İzlediğim bölümde tam yirmi kişiye sordu. Almanya diyen çıktı, Rusya diyen, Bulgaristan diyen. İçlerinden yalnızca biri, sunucunun yardımıyla doğru cevaba ulaşabildi.

Ladik’in haberi yok tabii; kendisi Samsun’da duruyor ama biz onu Avrupa’da dolaştırıyoruz!

Ardından başka bir soru:

— Şarkışla adını duydunuz mu? Nerenin ilçesi?

Yine sallayanlar, bilmediğini söyleyenler, cevap vermeden sıvışıp gidenler. Sonunda bir vatandaş bildi. Tesadüf bu ya, orada askerlik yaptığını söyledi.

Demek ki Şarkışla’yı öğrenmek için bir celp kâğıdı gerekiyormuş. Coğrafya öğretiminin eksik kalan kısmını askerlik şubesi tamamlamış!

Gülümseyecek gibi oldum, olmadı. İçime bir sıkıntı oturdu.

Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. Lakin içinizi daha fazla sızlatmak istemiyorum.

Biz yaşadığımız ülkeyi ne kadar tanıyoruz?

Üstelik mesele, Ladik’i Almanya’ya, Şarkışla’yı başka bir kıtaya taşımakla da bitmiyor. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün adını bile söyleyemeyenler var. Vatan sevgisi sorulsa mangalda kül bırakmayacağız; Cumhuriyeti kimin kurduğuna gelince bir ipucu bekliyoruz!

Hemen gençlere dönüp “Bu nesil de hiçbir şey bilmiyor!” demeyelim. Büyükler arasında da durum pek parlak değil. Gençler onlardan geri kalmıyor; belli ki bazı eksikler kuşaktan kuşağa pek güzel aktarılıyor. Geçmişimizi anlatmayı ihmal etmişiz ama birbirimize vatanseverlik dersi vermeyi hiç aksatmamışız!

Bayrağımızı asıyoruz, bayram mesajlarımızı paylaşıyoruz. Sıra o bayrağın altında verilen mücadeleyi, Cumhuriyetin hangi bedellerle kurulduğunu konuşmaya gelince sohbet birden kısalıyor. Ülke bilincimizle aramız açılmış; sesimizi yükselterek mesafeyi kapatmaya çalışıyoruz sanki. Çocuğa “Tarihini öğren!” diyoruz. Çocuk dönüp de “Sen anlat,” dese hazırlıklı mıyız acaba?

Vatan sevgisinden söz ederken sevdiğimiz yerin dağını, ovasını, akarsuyunu, insanını ne kadar biliyoruz? Soframıza gelen ekmeğin buğdayı nerede yetişir, içtiğimiz su hangi kaynaktan gelir, hangi şehrimizde insanlar ne üreterek geçinir? Merak ediyor muyuz?

Elbette vatanseverliğin ölçüsü, bütün il ve ilçeleri ezbere saymak değildir. Kimsenin sevgisi bir coğrafya sorusuna verdiği cevapla ölçülemez. Ancak insanın sevdiğini söylediği ülkeyi tanımak için hiçbir merak duymaması da düşündürücü değil midir?

Bir insanı sevdiğimizde doğduğu yeri, çocukluğunu, sevinçlerini, yaralarını öğrenmek isteriz. Memleket sevgisinin de böyle bir yakınlığa ihtiyacı yok mu? Şarkışla’nın yerini öğrenirken Âşık Veysel’in sesine biraz daha yaklaşmak, bir ovanın adını duyunca orada alın teri döken insanları düşünmek…

Biz ise bazen memleketi sevmeyi birkaç büyük sözü yüksek sesle söylemekten ibaret sanıyoruz. Sesimiz yükseldikçe sevgimizin de büyüdüğünü düşünüyoruz herhâlde!

“Vatanın her karış toprağı” diyoruz mesela. O toprağın nerede olduğunu, üzerinde ne yetiştiğini, kimlerin yaşadığını öğrenmeyi sonraya bırakıyoruz.

Benim öğrenciliğimde sınıfın duvarında Türkiye haritası asılıydı. Öğretmenimiz elindeki çubukla dağları, ovaları, akarsuları gösterirdi. Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesini öğrenirdik. Hangi bölgede nasıl bir iklim görülür, hangi ürün nerede yetişir, sanayi tesisleri nerelerde bulunur…

Kitaplardaki resimlere bakardık. Çukurova’nın pamuğunu, Karadeniz’in çayını, Ege’nin üzümünü öğrenirken oralardaki hayatı da merak ederdik. Henüz görmediğimiz şehirler, adını duyduğumuz nehirler zihnimizde bir yer edinirdi.

Çocuk aklımızla, yaşadığımız mahallenin ötesinde kocaman bir memleket olduğunu kavrardık.

İzlediklerimi bir lise öğretmenine anlattım.

— Maalesef durum vahim, dedi.

Konuşmamız sırasında, bizim dönemimizde öğrendiğimiz bölge coğrafyasının artık aynı biçimde öğretilmediğini söyledi. Coğrafi bölgelerin sakıncalı bulunduğu için müfredattan çıkarıldığını da ileri sürdü. Duyunca şaşırdım. Ancak bu iddiayı doğrulamadan kesin bir bilgi olarak aktarmak doğru olmazdı.

Asıl üzerinde durulması gereken, bir konunun programda bulunmasıyla çocuğun onu öğrenmesi arasındaki mesafeydi.

Kâğıt üzerinde yerini bulan bilgi, öğrencinin hayatında da yer bulabiliyor muydu?

Öğretmen de dertliymiş meğer. Ben ekranda gördüklerimi anlatırken o, sınıfta yaşadıklarını düşünüyormuş.

— Törenlerde İstiklal Marşı’nı bilmeyen çocuklar var, dedi.

Sonra biraz durdu:

— Sana bir şey anlatayım.

Merakla dinledim.

— Bir öğrencim birkaç gün okula gelmemişti. Geldiğinde nedenini sordum, anlattı. “Bir dilekçe yaz evladım, gelmeyişinin sebebini belirt,” dedim. Kalemi eline aldı, önündeki kâğıda bakıp beklemeye başladı.

“Yaz evladım, ne bekliyorsun?” diye sordum.

“Ne yazacağım öğretmenim?” dedi.

Nasıl başlayacağını, durumunu nasıl anlatacağını söyledim. Yazdı, getirip elime verdi. Baktım, tarih yok, imza yok.

“Evladım, tarihi de yaz, altına imzanı at,” dedim.

Yüzüme baktı. Önce ayın kaçında olduğumuzu hatırlayamadığını düşündüm. İnsan bazen karıştırır. Fakat sordukça anladım; günü de ayı da yılı da benden öğrenmek için bekliyordu.

Öğretmen sustu. Ardından sesi biraz daha kısıldı:

— Bir şey söyleyemedim. Bir öğretmen olarak utancımdan yerin dibine girdim, dedi.

Bu kez ben sustum.

Eğitimde çağ atladığımızı dinliyoruz ya… Çocuk hangi çağda olduğunu öğrenmeye fırsat bulamamış demek ki!

Ama burada gülünecek kişi çocuk değildi.

Elinde kalem, önünde boş kâğıtla bekleyen o öğrencinin yardıma ihtiyacı vardı. Kendisini anlatabilmeye, neyi öğrenemediğinin anlaşılmasına, eksiklerinin giderilmesine…

Öğretmenin duyduğu utanç da yalnızca onun omuzlarına bırakılamazdı. O çocuk yıllardır okula gidiyordu. Derslere girmiş, sınavlara katılmış, karneler almıştı. Bütün bu süreç boyunca yaşadığı güçlük nasıl fark edilmemişti? Fark edildiyse ne yapılmıştı?

Yoksa sınıflar geçilirken eksikler de bir sonraki öğretmene mi devrediliyordu?

Dosyası tamam, karnesi tamam, devamsızlık çizelgesi tamam…

Bir tek çocuğun öğrenmesi eksik kalmış olabilir miydi?

Elbette bir öğretmenin anlattığı olaydan bütün öğrenciler hakkında hüküm verilemez. Birkaç sokak röportajı da toplumun tamamını temsil etmez. Kamera karşısında heyecanlanan olur, bildiğini o anda hatırlayamayan olur.

Fakat bunların hiçbiri, gördüğümüz eksiklikleri önemsememek için gerekçe olamaz.

Vatandaşa “Bunu da mı bilmiyorsun?” demek kolay. Çocuğu azarlamak daha da kolay! Zor olan, öğrenmenin neden gerçekleşmediğini araştırmak ve sorumluluk almaktır.

Okulun, ailenin, televizyonların, kültür politikalarının bunda hiç mi payı yok?

Bir çocuğun önüne harita koyup birlikte incelemek, yaşadığı şehrin içinden geçen derenin adını öğretmek, sofrasındaki ürünün nereden geldiğini anlatmak… Bunlar gösterişli işler değildir. Açılış kurdelesi kesilmez, önünde uzun konuşmalar yapılmaz. Ama çocukla ülkesi arasındaki bağ biraz da böyle kurulur.

Ülkesini tanıyan insan, kaybettiği şeyin de farkına daha kolay varır. Kuruyan gölün çevresindeki hayatı, kapanan fabrikanın kapısında bekleyen işçiyi, ekilmeyen tarlanın köyde bıraktığı sessizliği düşünür. Sevgisi, gördükleri ve öğrendikleriyle sorumluluğa dönüşür.

Bu yüzden soruyorum: Vatanını tanımak için çaba göstermeyen bir insan, vatanseverliğinin gereğini ne kadar yerine getirebilir?

Bir de bu sorunun bize, çocuk yetiştirenlere ve eğitimden sorumlu olanlara dönen yüzü var: Çocuklarımıza ülkesini tanıma imkânı vermeden, onlardan nasıl bilinçli bir vatan sevgisi bekleyebiliriz?

Bir yandan “Bu ülkenin geleceği sizsiniz,” diyoruz; öte yandan o geleceğin hangi eksiklerle büyüdüğüne yeterince bakmıyoruz.

Sonra mikrofon uzatılıyor:

— Ladik nerede?

Cevabı yanlış veren vatandaş ekranda kalıyor.

Ona ülkesini öğretmekle sorumlu olanlara ise mikrofon pek uzatılmıyor.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.