Hamdi Özdemir
Köşe Yazarı
Hamdi Özdemir
 

Ucu Kime Dokunacaksa Dokunsun Artık

"İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası asla gözle görülmez...” (Küçük prens) Bir ülkede insanların birikimleri üzerinden büyük vurgun iddiaları ortaya döküldüyse ilk sorulacak soru bellidir: Sorumlular nerede? “Sonuna kadar gidilsin, ucu kime dokunursa dokunsun!” Bu cümleyi duyunca insanın içi ferahlıyor. Sanıyorsunuz ki birazdan kapılar çalınacak, makamlar sarsılacak, birileri çıkıp “Sorumluluk benim,” diyecek. Sonra bekliyoruz. Kime dokundu? Hangi siyasi sorumlu hesap verdi? Hangi denetim makamı çıkıp görevini nasıl yaptığını anlattı? Hangi yönetici, “Bunca şey yaşanırken ben de buradaydım,” dedi? “Sonuna kadar” denilen yer tam olarak neresi? Yetkinin başladığı kapıya kadar mı? *** Memleketimizde sorumluların yerini bulmak aslında kolaydır. Açılışlarda kurdelenin önündedirler. Başarı açıklanırken mikrofonun başında, fotoğraf çekilirken tam ortadadırlar. İşler ters gidince yerleri biraz belirsizleşir. Makam oradadır. Yetki oradadır. İmza oradadır. Sorumluluk başka bir birime yönlendirilmiştir. Vatandaş kapı kapı dolaşır. Her kapıda yetkili birini bulur; fakat olanlardan sorumlu birine rastlayamaz. *** Borsa ve fon piyasalarındaki “manipülasyon” iddialarıyla ilgili soruşturmalarda şimdi “gönüllü iade” konuşuluyor. Açılan hesaplara milyarlarca lira yatırıldığı haberlerini okuyoruz. Ne güzel kelimedir şu “gönüllü”. İnsanın aklına okul yaptıran bir hayırsever, kütüphaneye kitap bağışlayan bir emekli geliyor. Oysa burada insanların birikimleri üzerinden elde edildiği ileri sürülen kazançları konuşuyoruz. Mağdurun parası geri gelsin elbette. Son kuruşuna kadar gelsin. Ama para dönerken makbuz kesmekle yetinemeyiz. Giderken hangi denetimden geçtiğini de öğrenmek isteriz. Kamuoyunda, “Fazla kazanan getirsin, hesabı kapatalım,” izlenimi oluşmasına izin verilemez. “Bir simit çalanın karşısına ceza, büyük vurgun iddialarının karşısına ‘gönüllü iade’ çıkınca vatandaşın aklı karışıyor: Adaletin terazisi, miktar büyüdükçe hafif mi tartıyor?” Yıllarca çalışmış, vergisini ödemiş, borcunu gününde kapatmış, çocuğunun ihtiyacından artırıp birikim yapmış. Sonra bakıyor ki büyük kazançların hesabı geri ödeme takvimleri üzerinden konuşuluyor. Kendi hayatını gözden geçiriyor: “Ben işi baştan yanlış mı anlamışım?” *** O paraların içinde ertelenmiş hayatlar var. Alınamayan bir ev, başlanamayan bir eğitim, emeklilikte kurulması beklenen küçük bir rahatlık. Ekranda eksilen rakam, bir evde uykusuz gece oluyor. Fakat mağdurun karşısına hemen bir akıl verme heyeti çıkıyor: “Sen de girmeseydin!” Ne kadar pratik bir çözüm. Aldatılana tedbir öğütlüyoruz. Aldatanı, varsa koruyanı ve denetlemeyeni konuşmaya gelince biraz daha sabırlı olmamız isteniyor. Küçük vatandaşın hatası hemen bulunuyor. Büyük makamların sorumluluğu uzun inceleme gerektiriyor. *** Bu büyüklükteki iddiaları birkaç kişinin açgözlülüğüyle açıklayıp geçebilir miyiz? Kim hangi uyarıyı aldı? Hangi işlemler ne zaman fark edildi? Neden zamanında müdahale edilmedi? Siyasi bağlantılar var mıydı? Birileri korundu mu, birilerine göz mü yumuldu? Bunları sormadan “Sonuna kadar gidiyoruz,” demek kolay. Asıl mesele, sorular makamların kapısına ulaştığında da aynı kararlılığı gösterebilmek. Çünkü kamu görevi, yalnızca başarıyı sahiplenme hakkı vermez. Görev alanınızda ağır bir zarar ortaya çıktığında cevap verme yükümlülüğü de getirir. “Haberim yoktu,” diyorsanız neden haberiniz olmadığını anlatacaksınız. O koltuk size haberiniz olsun diye verildi. *** Demokratik hesap verme kültürünün yerleştiği ülkelerde böylesi ağır iddiaların siyasi sonuçları olması beklenir. İstifalar gündeme gelir, hükümetler güven kaybeder. Biz daha sabırlıyız. Şartların olgunlaşmasını bekliyoruz. Bazen o kadar bekliyoruz ki şartlar yaşlanıyor, yönetici görevine devam ediyor. Zaten göreve gelirken “Hizmet için buradayız,” deniliyor. Ayrılmak söz konusu olduğunda hizmetin henüz bitmediği anlaşılıyor. Vatandaşın birikimi bitebilir. Sabrı bitebilir. Güveni bitebilir. Hizmet bitmez. *** Peki toplum ne yapıyor? Bir haber okuyoruz: “Yok artık!” İkinci haberde: “Bu kadarı da olmaz!” Üçüncü haberde çayı tazeliyoruz. Akşama başka bir mesele çıkıyor. Önceki öfkemizi kaldırıp yenisine yer açıyoruz. Bu sessizliğin içinde korku var, geçim derdi var, “Nasıl olsa değişmez,” yorgunluğu var. Ama nedenlerini anlamak, sonuçlarını ortadan kaldırmıyor. Hesap sorulmayan her olay, bir sonrakine biraz daha yer açıyor. Toplumsal çürüme de böyle ilerliyor. Büyük bir gürültüyle gelmesi gerekmiyor. Dün utandığımız şeye bugün gerekçe buluyor, yarın alışıyoruz. Sonunda dürüst insan kendisini açıklamak zorunda kalıyor. *** Arada gazeteciler bu düzenli sessizliği bozuyor. Belge araştırıyor, soru soruyor, unutulması beklenen konuyu yeniden gündeme getiriyorlar. Tam herkes başka tarafa bakacakken eski hesabı masaya koyuyorlar. Gazeteci tutuklamalarının, haberlere ve sosyal medya hesaplarına erişim engellerinin raporlara yansıdığı bir ortamda toplumun haber alma imkânı da daralıyor. Oysa soruların cevabı verilse mesele ne kadar kolaylaşacak. Denetimin ne yaptığı açıklansa… Siyasi sorumluluk konuşulsa… Kamuoyu, yalnızca soruşturulan kişileri değil, bu yapının nasıl işlediğini de öğrenebilse. Fakat haberin görünürlüğünü azaltınca sorunun da küçüleceğini sanan bir anlayışla karşı karşıyayız. Ekran kararınca mağdurun zararı ortadan kalkmıyor. Yalnızca sorumluların yüzü daha az görünüyor. *** Sonra yine o cümle duyuluyor: “Sonuna kadar gidilsin, ucu kime dokunursa dokunsun!” Bir ucu zaten mağdura dokundu. Birikimini, geleceğini, güvenini aldı götürdü. İtiraz edene, soru sorana, yazana dokunmasını da konuşuyoruz. Bizim merak ettiğimiz öteki ucu. Şu yetki dağıtılırken herkesin tuttuğu, hesap sorulurken kimsenin elinde görünmeyen ucu. Para iade edilsin elbette. Ama sorular iade edilmesin. Her defasında “Kime dokunursa dokunsun,” denildiğine göre dokunabileceği birileri var demek. Hiç olmazsa muhteremlerin isimlerini de duysak artık.
Ekleme Tarihi: 26 Ekim 2026 -Pazartesi

Ucu Kime Dokunacaksa Dokunsun Artık

"İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası asla gözle görülmez...” (Küçük prens)

Bir ülkede insanların birikimleri üzerinden büyük vurgun iddiaları ortaya döküldüyse ilk sorulacak soru bellidir:

Sorumlular nerede?

“Sonuna kadar gidilsin, ucu kime dokunursa dokunsun!”

Bu cümleyi duyunca insanın içi ferahlıyor. Sanıyorsunuz ki birazdan kapılar çalınacak, makamlar sarsılacak, birileri çıkıp “Sorumluluk benim,” diyecek.

Sonra bekliyoruz.

Kime dokundu?

Hangi siyasi sorumlu hesap verdi? Hangi denetim makamı çıkıp görevini nasıl yaptığını anlattı? Hangi yönetici, “Bunca şey yaşanırken ben de buradaydım,” dedi?

“Sonuna kadar” denilen yer tam olarak neresi?

Yetkinin başladığı kapıya kadar mı?

***

Memleketimizde sorumluların yerini bulmak aslında kolaydır.

Açılışlarda kurdelenin önündedirler. Başarı açıklanırken mikrofonun başında, fotoğraf çekilirken tam ortadadırlar.

İşler ters gidince yerleri biraz belirsizleşir.

Makam oradadır. Yetki oradadır. İmza oradadır.

Sorumluluk başka bir birime yönlendirilmiştir.

Vatandaş kapı kapı dolaşır. Her kapıda yetkili birini bulur; fakat olanlardan sorumlu birine rastlayamaz.

***

Borsa ve fon piyasalarındaki “manipülasyon” iddialarıyla ilgili soruşturmalarda şimdi “gönüllü iade” konuşuluyor. Açılan hesaplara milyarlarca lira yatırıldığı haberlerini okuyoruz.

Ne güzel kelimedir şu “gönüllü”.

İnsanın aklına okul yaptıran bir hayırsever, kütüphaneye kitap bağışlayan bir emekli geliyor.

Oysa burada insanların birikimleri üzerinden elde edildiği ileri sürülen kazançları konuşuyoruz.

Mağdurun parası geri gelsin elbette. Son kuruşuna kadar gelsin.

Ama para dönerken makbuz kesmekle yetinemeyiz. Giderken hangi denetimden geçtiğini de öğrenmek isteriz.

Kamuoyunda, “Fazla kazanan getirsin, hesabı kapatalım,” izlenimi oluşmasına izin verilemez.

“Bir simit çalanın karşısına ceza, büyük vurgun iddialarının karşısına ‘gönüllü iade’ çıkınca vatandaşın aklı karışıyor: Adaletin terazisi, miktar büyüdükçe hafif mi tartıyor?”

Yıllarca çalışmış, vergisini ödemiş, borcunu gününde kapatmış, çocuğunun ihtiyacından artırıp birikim yapmış.

Sonra bakıyor ki büyük kazançların hesabı geri ödeme takvimleri üzerinden konuşuluyor.

Kendi hayatını gözden geçiriyor:

“Ben işi baştan yanlış mı anlamışım?”

***

O paraların içinde ertelenmiş hayatlar var.

Alınamayan bir ev, başlanamayan bir eğitim, emeklilikte kurulması beklenen küçük bir rahatlık.

Ekranda eksilen rakam, bir evde uykusuz gece oluyor.

Fakat mağdurun karşısına hemen bir akıl verme heyeti çıkıyor:

“Sen de girmeseydin!”

Ne kadar pratik bir çözüm.

Aldatılana tedbir öğütlüyoruz. Aldatanı, varsa koruyanı ve denetlemeyeni konuşmaya gelince biraz daha sabırlı olmamız isteniyor.

Küçük vatandaşın hatası hemen bulunuyor.

Büyük makamların sorumluluğu uzun inceleme gerektiriyor.

***

Bu büyüklükteki iddiaları birkaç kişinin açgözlülüğüyle açıklayıp geçebilir miyiz?

Kim hangi uyarıyı aldı? Hangi işlemler ne zaman fark edildi? Neden zamanında müdahale edilmedi? Siyasi bağlantılar var mıydı? Birileri korundu mu, birilerine göz mü yumuldu?

Bunları sormadan “Sonuna kadar gidiyoruz,” demek kolay.

Asıl mesele, sorular makamların kapısına ulaştığında da aynı kararlılığı gösterebilmek.

Çünkü kamu görevi, yalnızca başarıyı sahiplenme hakkı vermez.

Görev alanınızda ağır bir zarar ortaya çıktığında cevap verme yükümlülüğü de getirir.

“Haberim yoktu,” diyorsanız neden haberiniz olmadığını anlatacaksınız.

O koltuk size haberiniz olsun diye verildi.

***

Demokratik hesap verme kültürünün yerleştiği ülkelerde böylesi ağır iddiaların siyasi sonuçları olması beklenir. İstifalar gündeme gelir, hükümetler güven kaybeder.

Biz daha sabırlıyız.

Şartların olgunlaşmasını bekliyoruz. Bazen o kadar bekliyoruz ki şartlar yaşlanıyor, yönetici görevine devam ediyor.

Zaten göreve gelirken “Hizmet için buradayız,” deniliyor.

Ayrılmak söz konusu olduğunda hizmetin henüz bitmediği anlaşılıyor.

Vatandaşın birikimi bitebilir.

Sabrı bitebilir.

Güveni bitebilir.

Hizmet bitmez.

***

Peki toplum ne yapıyor?

Bir haber okuyoruz:

“Yok artık!”

İkinci haberde:

“Bu kadarı da olmaz!”

Üçüncü haberde çayı tazeliyoruz.

Akşama başka bir mesele çıkıyor. Önceki öfkemizi kaldırıp yenisine yer açıyoruz.

Bu sessizliğin içinde korku var, geçim derdi var, “Nasıl olsa değişmez,” yorgunluğu var.

Ama nedenlerini anlamak, sonuçlarını ortadan kaldırmıyor.

Hesap sorulmayan her olay, bir sonrakine biraz daha yer açıyor.

Toplumsal çürüme de böyle ilerliyor. Büyük bir gürültüyle gelmesi gerekmiyor. Dün utandığımız şeye bugün gerekçe buluyor, yarın alışıyoruz.

Sonunda dürüst insan kendisini açıklamak zorunda kalıyor.

***

Arada gazeteciler bu düzenli sessizliği bozuyor.

Belge araştırıyor, soru soruyor, unutulması beklenen konuyu yeniden gündeme getiriyorlar.

Tam herkes başka tarafa bakacakken eski hesabı masaya koyuyorlar.

Gazeteci tutuklamalarının, haberlere ve sosyal medya hesaplarına erişim engellerinin raporlara yansıdığı bir ortamda toplumun haber alma imkânı da daralıyor.

Oysa soruların cevabı verilse mesele ne kadar kolaylaşacak.

Denetimin ne yaptığı açıklansa…

Siyasi sorumluluk konuşulsa…

Kamuoyu, yalnızca soruşturulan kişileri değil, bu yapının nasıl işlediğini de öğrenebilse.

Fakat haberin görünürlüğünü azaltınca sorunun da küçüleceğini sanan bir anlayışla karşı karşıyayız.

Ekran kararınca mağdurun zararı ortadan kalkmıyor.

Yalnızca sorumluların yüzü daha az görünüyor.

***

Sonra yine o cümle duyuluyor:

“Sonuna kadar gidilsin, ucu kime dokunursa dokunsun!”

Bir ucu zaten mağdura dokundu. Birikimini, geleceğini, güvenini aldı götürdü.

İtiraz edene, soru sorana, yazana dokunmasını da konuşuyoruz.

Bizim merak ettiğimiz öteki ucu.

Şu yetki dağıtılırken herkesin tuttuğu, hesap sorulurken kimsenin elinde görünmeyen ucu.

Para iade edilsin elbette.

Ama sorular iade edilmesin.

Her defasında “Kime dokunursa dokunsun,” denildiğine göre dokunabileceği birileri var demek.

Hiç olmazsa muhteremlerin isimlerini de duysak artık.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.