Bizde millî irade söylemi çok kıymetlidir.
Yalnız bir şartla: Kime oy vereceğini vatandaş bilecek!
İktidarı seçerse milletin feraseti konuşur. Muhalefeti seçerse milletin tercihinin incelenmesi gerekir.
Aynı seçmen, aynı mühür, aynı sandık.
Birinde demokrasi destanı, ötekinde dosya başlangıcı!
Demek ki mesele sandığın açılması değil, içinden kimin çıktığıdır.
Vatandaş bu ayrıntıyı bilmiyor tabii. Kendisine “Egemenlik senindir” denildiği için biraz ileri gidip belediye başkanını da kendisi seçiyor.
İşte bütün karışıklık buradan çıkıyor!
Muhalefet belediyelerine yönelik operasyonları izlerken insanın aklına bir ameliyathane geliyor.
Kapıda seçmen bekliyor:
“Benim seçtiğim başkan nerede?”
“İçeride işlem var.”
“Ne ameliyatı?”
“Millî iradeye müdahale…”
Seçmen itiraz ediyor:
“Ama benim bir şikâyetim yoktu!”
“Olsun. Sizin adınıza şikâyetçi olanlar var.
“Siz zaten seçimde yeterince konuştunuz. Bundan sonrasını büyüklerimiz halleder!”
Bu siyasi tablonun vatandaşa verdiği duygu tam da budur: Oy kullanabilirsiniz, ama sonucuna fazla bağlanmayın.
Sandığa kadar vatandaşsınız. Sandıktan sonra gelişmeleri takip edersiniz.
Elbette seçilmiş olmak kimseye dokunulmazlık sağlamaz. Suç işleyen hesap verir.
Belediye başkanı da verir, bakan da verir, kamu parasına el uzatan iktidar yakını da.
Tam burada bir sessizlik oluyor.
İlk cümleye herkes katılıyor. Son cümlede salondaki bazı muhteremler telefonlarına bakmaya başlıyor.
Az önce “Sonuna kadar gidilsin!” diyenlerin birden yetişmesi gereken toplantıları çıkıyor.
Çünkü yolsuzlukla mücadele güzel bir iştir; yeter ki mücadele sırasında yanlış kapının ziline basılmasın!
Vatandaşın görmek istediği ise çok basit: Aynı iddia aynı ciddiyetle soruşturulsun. Aynı delil aynı ölçüyle değerlendirilsin.
Adaletin adres defterinde yalnızca muhalefet belediyeleri ve muhalefet partileri bulunmasın. Ara sıra başka adreslere de uğransın.
Navigasyon hep aynı siyasi güzergâhı göstermesin!
Bunu istemek de mi fazla?
Üstelik vatandaş, suçlamayla hüküm arasındaki farkı da görmek istiyor. Bir insan hakkında dosya açılmasıyla suçunun kanıtlanmasının aynı şey olmadığını bilmek istiyor.
Televizyonda hüküm kurulup mahkemede gerekçesinin beklenmesini istemiyor.
Mahkeme karar verecekse, ekranlardaki bu acele ne?
İktidarın bu operasyonlardan siyasi kazanç bekleyip beklemediğini soruyoruz.
Niyet okuyamayız. Ama ortaya çıkan siyasi tabloyu okuyabiliriz.
Rakip, hizmet üretmek yerine kendini savunmakla uğraşıyor. Belediyenin konuşulması gereken işleri, suçlama tartışmalarının altında kalıyor. Seçmenin karşısına projelerden önce dosyalar geliyor.
Böyle bir ortamda seçim kampanyasının vaadi ne olacak?
“Biz daha iyi yönetiriz” mi?
Yoksa “Sizinkiler yönetemeden biz gerekeni yaparız” mı?
Rakibinizle hizmet yarışına girmek zahmetlidir. Daha iyi ulaşım, daha ucuz hizmet, daha yaşanabilir şehirler, kasabalar, beldeler ister.
Otobüsü zamanında getireceksiniz. Suyu uygun fiyatla vereceksiniz. Vatandaşın hayatında hissedilir bir iyileşme sağlayacaksınız.
Epey iş!
Rakibinizin sürekli sanık sandalyesiyle anıldığı bir siyasi iklimde ise kendi başarınızı anlatma zahmetiniz azalır.
Vatandaş çukuru sorar, siz dosyayı gösterirsiniz.
Çukur yerinde durur. Dosya büyür.
Vatandaş yine aynı çukura düşer ama akşam haberlerinde gündem başkadır.
Peki, halk onaylıyor mu?
Halkın tamamı adına konuşanların özgüveni gerçekten takdire değer.
Millet sandıkta muhalefeti seçtiğinde sonuç tartışmaya açılıyor; iktidarın açıklamasını dinlediğinde ise hep birlikte ikna olmuş sayılıyor.
Bu kadar kolay ikna olan bir millet, seçimde niye sizi uğraştırsın?
Operasyonlara inanan var. Siyasi bulan var. Delil görmek isteyen var. Kendi partisinden birinin de hesap vermesini isteyen var.
Ama iktidarın kendi alkışını halkın onayı sanması başka bir şey!
Salondaki alkışın sesini yükseltince memleketin kanaati değişmiyor.
Ön sırada herkesin başını sallaması, arka sokaktaki vatandaşın da ikna olduğu anlamına gelmiyor.
Televizyonun sesini açabilirsiniz.
Sandığın sesini kısmak daha zor!
Bir de bütün bu tartışmaların dışında kalan vatandaş var.
Onun derdi pazardaki fiyat, çocuğunun okul masrafı, ayın sonuna yetmeyen maaşı.
O, hayatının biraz düzelmesini bekliyor.
Siyaset ise ona her gün yeni bir kavga sunuyor.
Vatandaşın sofrası küçülürken siyasi açıklamalar büyüyor. Geçim derdine çare bulunamıyor ama gündem sıkıntısı çekilmiyor.
Emekli hesabını kuruş kuruş yapıyor; siyaset millî iradenin hangi bölümünü geçerli sayacağını tartışıyor.
Ne büyük hizmet!
Vatandaş ekmek istiyor, karşılıklı açıklama veriliyor. Ucuz ulaşım istiyor, uzun bir basın toplantısı dinliyor.
Ayın sonunu getiremiyor ama tartışmanın sonunu da göremiyor.
Demokrasiye bağlılığınız, kazandığınız gece belli olmaz.
O gece herkes demokrattır. Balkon müsaittir, mikrofon açıktır, millet pek muhteremdir.
“Milletimiz en doğru kararı vermiştir!”
Peki, aynı millet bir sonraki seçimde başka bir karar verirse?
Ferâsetinin kullanım süresi mi dolmuştur?
Asıl mesele kaybettiğiniz sabah başlar.
Milletin size vermediği yetkiyi de saygıyla karşılayabiliyor musunuz?
Yoksa seçmenin kararını bir türlü kabullenemeyip sandığın etrafında başka yollar mı arıyorsunuz?
“Çare sandıkta” diyorsanız, sandığın verdiği cevabı da duyacaksınız.
Cevap hoşunuza gitmediğinde soruyu değiştiremezsiniz.
Milletin yalnızca size verdiği oylar millî irade sayılıyorsa, geri kalan vatandaşlara seçmen kartı yerine misafir kartı verelim.
Hiç olmazsa herkes yerini bilsin!
Ve sandığın üstüne de küçük bir açıklama koyalım:
“Tercihinizi özgürce yapabilirsiniz. Beğenilmeyen sonuçlar ayrıca değerlendirilecektir.”
Sonra da seçmene dönüp söyleyelim:
“Millî irade başvurunuz alınmıştır. Uygun görülürse tarafınıza dönüş yapılacaktır.”
Başlıktaki randevu da budur zaten.
Millet kararını vermiş, fakat kararının kabulü için bekleme salonuna alınmıştır.
Oysa demokrasi, milletin tercihine uygun bir gün ve saat bulma işi değildir.
Zor olan, sandıktan kendiniz çıkmadığınızda da millî iradeyi ayakta alkışlayabilmektir.
