Eskiden birinin hırsızlığı ortaya çıktığında başını öne eğmesi beklenirdi. Şimdi başını öne eğenlere bakıp “Beceriksiz!” diyenler var.
Epey ilerledik!
Ayıplanacak davranışların listesini değiştirdik. Çalmak ayıp olmaktan çıkıyor; çalarken yakalanmak acemilik sayılıyor. Torpil yaptırmak, “Çocuğunun geleceğini düşünmek” oluyor. Kamu malından pay kapmak, “Fırsatları değerlendirmek” diye anlatılıyor.
Dürüst insanın arkasından hâlâ güzel konuşuyoruz:
“Çok iyi adamdı…”
Sonra bir “ama” ekleyip bütün söylediklerimizi gölgeliyoruz:
“Ama kendine bir şey yapamadı!”
Çalana ise bir de beraat veriyoruz:
“Çalıyor ama çalışıyor!”
Birinin ömür boyu koruduğu dürüstlüğü bir “ama” ile değersizleştirirken diğerinin hırsızlığını aynı sözcükle mazur görüyoruz. Böylece çalmayı hoş görmekle kalmıyor, çalanı ödüllendirerek başkalarını da buna teşvik ediyoruz.
Ömrü boyunca kimsenin hakkına el uzatmamış bir insanın hayatını başarısızlık sayacak kadar değiştik.
Toplumsal çürüme dediğimiz şey, biraz da dürüstlüğü küçümseyen, hırsızlığa mazeret bulan bu cümlelerin içine yerleşti.
Çürüme, yalnız çalanın elinde büyümez. Çalana hayranlıkla bakanın gözünde, haksızlığı kendi yakını yapınca susanın dilinde de büyür.
Başkasının torpiline öfkelenip kendi çocuğuna torpil aradığımızda.
Rakibimizin yolsuzluğuna bağırıp desteklediğimiz kişinin yolsuzluğunu örtmeye çalıştığımızda.
Hak dediğimiz şeyi yalnız kendimize istediğimizde.
Toplumun ortak vicdanından bir parça daha eksilir.
Sonra birbirimize sorarız:
“Bu ülke neden böyle oldu?”
Biz hep başka birini kastederiz. O sırada çürüme, masamızda bizimle birlikte çay içmektedir.
Borsada küçük yatırımcının birikiminin nasıl el değiştirdiğini tartışıyoruz.
Adam yıllarca çalışmış. Biraz para biriktirmiş. Çocuğunun eğitimi, başını sokacağı bir ev, yaşlılığında kimseye muhtaç olmamak için.
Birileri de onun bu umudundan kazanç çıkarmanın hesabını yapmış.
İnsanın parasını almakla birlikte, güvenini de alıyorsunuz. Yarın bir başkasına inanma ihtimalini, çalışarak bir yere varabileceği düşüncesini…
Fakat toplumun bir bölümü kaybedenin acısından önce kazananın servetini merak ediyor:
“Ne kadar kaldırmış?”
Sesindeki hayranlığı duyuyor musunuz?
Toplumsal çürümenin muhasebesinde mağdurun kaybı küçük, vurguncunun kazancı büyüktür.
Böyle bir hesapta vicdan sürekli zarar eder.
İstanbul’u su bastığında hepimiz üzülüyoruz.
Ekranda suyun içinde kalan eşyaları, çamura bulanmış evleri, korkuyla bekleyen insanları görüyoruz.
Sonra tartışma başlıyor. Hangi partinin yönettiği yer daha çok su altında kalmış? Kimin döneminde hangi ruhsat verilmiş? Bu felaketten kimin aleyhine kaç cümle çıkar?
Bir insanın evine dolan suyu bile siyasi hesabımıza göre seyredebildiğimiz yerde, çürüme salonun ortasına kadar gelmiştir.
Elbette sorumlusu bulunacak. İmzayı kim attıysa, denetimi kim yapmadıysa, dere yatağını kim ranta açtıysa hesap verecek.
Ama bizde hesap sormanın da tarafı var.
Bizimki yaptıysa geçmişin yükü, onlarınki yaptıysa yönetim faciası…
Suya kapılan insana önce kime oy verdiğini soracak hâle gelirsek, bizi hangi altyapı kurtarabilir?
Şehirleri de bu anlayışla kurduk.
Bir arsaya bakınca çocukların oynayacağı alanı gören azaldı; kaç daire çıkacağını hesaplayan çoğaldı.
Ağacın gölgesinin fiyatı yoktu. Kestik.
Toprağın yağmuru içine çekmesinin tapusu yoktu. Beton döktük.
Mahallenin nefes almasının satış ilanı yoktu. Önünü kapattık.
Sonra yüksek binaların arasından gökyüzüne bakıp yağmurdan şikâyet ettik.
İmar affı ise bu düzenin ahlak dersidir.
Kurala uyan bekler. Uymayan yapar. Sonra bir düzenleme gelir; bekleyenin beklediğiyle kaldığı anlaşılır.
Devlet, vatandaşına davranışlarıyla da öğretir.
Kuralı çiğneyenin kazandığını tekrar tekrar gösterirseniz, bir süre sonra kurala uyan insan kendi dürüstlüğünden kuşku duymaya başlar.
Toplumsal çürüme için bundan verimli bir zemin bulunabilir mi?
Adalet duygusu aşındığında bu kuşku her yere yayılır.
İnsan, hakkını aramaya giderken dosyasından önce tanıdığını düşünüyorsa; bir kararın doğruluğundan önce kimin lehine çıktığı konuşuluyorsa; güçlüyle karşılaşan yurttaş daha kapıdan girmeden yenildiğine inanıyorsa, toplumun içindeki bağlar çözülür.
Kayırmacılığın verdiği zarar, kayırılan kişinin elde ettiği avantajla sınırlı kalmaz.
Sırada bekleyen herkese bir ders verir:
“Haklı olman yetmez.”
Bu dersi öğrenenlerin bir kısmı içine kapanır. Bir kısmı öfkelenir. Bir kısmı da kendine güçlü bir tanıdık bulmaya çalışır.
Böylece haksızlıktan yakınan insan, aynı düzenin içinde yer aramaya başlar.
Çürüme kendine yeni ortaklar bulur.
Çocuklarımızı bu hayatın ortasında yetiştiriyoruz.
“Çalış, kazanırsın.”
Çocuk çalışıyor.
“Sınavı geç, önün açılır.”
Sınavı geçiyor.
Sonra kapının önünde başka bir soru duyuyor:
“Seni kim gönderdi?”
Yıllarca eğitim dediğimiz yolun sonunda karşısına bir tanıdık listesi çıkarsa, o gençten neye inanmasını bekliyoruz?
Okulda dürüstlüğü anlatıp hayatta kayırmacılığı ödüllendiren bir toplum, çocuklarına iki ayrı ahlak öğretiyor.
Biri sınavda doğru şıkkı bulmak için.
Öteki hayatta bir yer bulmak için.
Eğitimin rayından çıkması, biraz da bu iki yolun birbirinden uzaklaşmasıdır.
Gençler yurt dışına gitmek istediklerini söylüyor.
Hemen alınanlar oluyor:
“Bu ülkeyi beğenmiyor musunuz?”
Belki de genç, ülkesinde yaşayabileceği bir hayat istiyor. Emeğinin karşılığını almayı, ev tutabilmeyi, gelecek ayı korkmadan düşünmeyi.
Kendi hayatını kurmak için neden sürekli birinin kapısında beklemesi gerektiğini anlayamıyor.
Onun valizine bakıp öfkeleniyoruz. O valizi hazırlatan koşullara aynı öfkeyle bakamıyoruz.
Üstelik kimi evlerde anneyle baba, çocukları gidebilsin diye kendi ihtiyaçlarından kesiyor.
Akşam sofrada “Yeter ki kurtulsun” deniyor.
Bir toplumun anne babaları, çocuklarının kurtuluşunu onlardan uzak bir yerde aramaya başlamışsa, orada yalnız ekonomi konuşulamaz.
Güvenin, aidiyetin, ortak geleceğin nasıl aşındığı da konuşulmalıdır.
Emekliyle asgari ücretliye gelince…
Onlardan beklediğimiz erdemlerin sonu yok.
Sabırlı olacaklar. Kanaat edecekler. Tasarruf edecekler. Fedakârlık gösterecekler.
Nedense fedakârlığın adresini hiç şaşırmıyoruz.
Emekli pazarda ezilmemiş domates ararken, asgari ücretli kasada hangi ürünü geri bırakacağını düşünürken, biz onlara şükretmenin inceliklerini anlatıyoruz.
Tok insanın, aç insana ahlak dersi vermekteki rahatlığı da toplumsal çürümenin bir parçasıdır.
Bir çocuğun beslenme çantasındaki eksikliği görmezden gelip ailesinin kanaatkârlığını sorgulamak…
Ömrünü çalışarak geçirmiş insanın yoksulluğunu, kişisel beceriksizliği gibi sunmak…
Servetin nasıl edinildiğini sormadan alkışlayıp yoksulluğun nedenini yoksulun kendisinde aramak…
Vicdan böyle böyle köreliyor.
Bütün bunların arasında en tehlikeli cümle belki de şu:
“Herkes yapıyor.”
Bu cümleyle hırsız kendine kalabalık buluyor. Kayırmacı kendini bağışlıyor. Suskun, susmasını haklı çıkarıyor.
Herkes yapıyorsa kim hesap verecek?
Oysa herkes yapmıyor.
Hakkı olmayan paraya dokunmayan, çocuğunu başkasının önüne geçirmeyen, kendi desteklediği insanın yanlışına da itiraz eden insanlar var.
Toplum hâlâ onların taşıdığı yük sayesinde ayakta duruyor.
Ama biz uzun zamandır o insanlara dürüst demekle yetinmiyor, biraz da saf olduklarını ima ediyoruz.
Yarın çocuklarımıza iyi insan olmayı öğütlerken buna dikkat edelim.
Çünkü çocuk yalnız söylediğimizi duymuyor.
Kime saygı gösterdiğimize, kimi alkışladığımıza da bakıyor.
Ve biz eve zengin gelenin önünde ayağa kalkıp dürüst gelenin neden hâlâ yürüyerek geldiğini soruyorsak, verdiğimiz ahlak dersinin pek hükmü kalmıyor.
