Sevgili günlük, bugün de mutluyduk.
Birileri kaybetti, biz kazandık.
Aslında biz yine hiçbir şey kazanmadık ama olsun; karşı taraf üzgündü ya bu bize yeter!
Ülkem insanının mutluluğu artık böyle ölçülüyor.
Fenerlisi, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı, Sağcısı, Solcusu, Muhafazakârı, Demokratı, Dincisi,
velhasıl herkes, bilcümle bir diğerini yerin dibine sokacak uygun bir kara delik arıyor.
Bulamazsa da sabırla kazıyor, kazıyor.
Çünkü burada kimse yukarı çıkmak istemiyor; yeter ki öteki daha aşağı düşsün.
Sabah televizyonu açtım, yeni operasyonlar yapılmış!
Ekranlarda gözaltına alınan insanların isimleri fır fır dönüyor.
Henüz durumları belli değil?
Suçlu mu, suçsuz mu bilinmiyor,
Henüz ifadeleri bile alınmamış, ama gerekte yok?
Ama yüzleri büyük, isimleri alt bantta, hayatları açıkta!
Yorumcular keyifli.
Elde malzeme gırla efendim, ne ararsan var. Spor, siyaset, ekonomi, adalet…
Saatlerce konuşuyorlar;
Sanki adalet dağıtmıyorlar da teşhir vitrini kurmuşlar.
İnsanlar yargılanmıyor, seyirlik hale getiriliyor.
Masumiyet karinesi mi?
O da reyting ve reklam aralarında kaybolmuş olmalı.
Öğlen bir dava haberi geçiyor.
Kimin haklı olduğu önemli değil.
Bizden olan kazandıysa adalet yerini bulmuş sayılıyor.
Bizden değilse zaten sistem çürük.
Adalet dediğin biraz bizim taraftan bakmalı.
Partilerde mutluluk da aynı ölçülüyor.
Birileri görevden affını istiyor, yerine gelen hemen biat ediyor. Sözde af, gerçekte sadakat testi.
Kurumlar da aynı sahnede. Makama oturan, önce eğiliyor. Sonra konuşuyor. Ama hep aynı cümleyle: “Bizdeniz.”
Bakanlar değişiyor, koltuklar dönüyor. Ama kara delik aynı yerde duruyor.
Çünkü burada görev, hizmet değil; sadakat gösterisi.
Meclis salonu da aynı!
Sözler uçuyor, ama kararlar hep aynı yere düşüyor:
“Bizden olan haklıdır.”
Koltuklar değişiyor, ama alkışlar hiç değişmiyor. Her yeni gelen, önce sadakatini gösteriyor, sonra konuşmaya başlıyor.
Ya Kurumlar!
Gireni yutuyor, çıkanı sessizce dışarı fırlatıyor.
İçeride kalanlar, hep aynı cümleyi tekrar ediyor:
“Biz yapmadık, onlar başladı.”
Adliye koridorları!
Emanet depoları soyuluyor, altınlar ve ziynet eşyaları el arabasıyla taşınıyor.
Adaletin emaneti, bir gecede pazara düşüyor.
Dosyalar kapanıyor, ama vicdan açılmıyor.
Çünkü burada güven, bir depo kapısına bile sığmıyor.
Akşam haberleri başka bir şeye dönüyor. Ekonomi konuşulmasın diye kelimeler dikkatle seçiliyor.
Rakamlar yuvarlanıyor, cümleler uzatılıyor. Asıl mesele arka planda kalıyor.
Kapılar açılmış. Memleket göçmen kampına dönmüş.
Gelen kim, giden kim belli değil. Kimliği belirsiz, geçmişi belirsiz, niyeti belirsiz insanlar
ülkenin ortasına yerleşmiş.
Kimse “neden” diye sormuyor.
Soran olursa da hemen başka bir kara deliğe atılıyor.
Sonra bir haber düşüyor ekrana. Ülkenin göbeğinde hücre evi!
Ve bilanço: Üç polisimiz şehit.
Bir an sessizlik oluyor. Sonra hızla geçiliyor.
Çünkü acı reyting tutmuyor, Yas uzun sürerse başka şeyler konuşulabilir.
Akşam maç var. Rakip sakatlanıyor. Tribün hep birden ayağa kalkıyor.
Alkışlar yükseliyor. İnsanlık için değil; “eksik kaldılar” sevincinden.
Bu ülkede vicdan, ya alt yazıya sığmıyor ya da reklama gidiyor.
Eve dönerken işini kaybeden birine rastlıyorum.
“Geçmiş olsun” demek geliyor içimden, vazgeçiyorum. Belki yanlış taraftandır.
Belki hak etmiştir. Zaten bu ülkede kim masum ki?
Günün sonunda aynaya bakıyorum. “Ben kötü biri miyim?” diye soruyorum.
Cevap vermiyorum. Bu sorular genelde başkaları için sorulur.
Bugün yine birilerini gömdük. Yarın sıra bize gelince
“Bu kadarına gerek var mıydı?” diyeceğiz.
Ama günlükler hep aynı cümleyle bitecek:
“Biz yapmadık, onlar başladı.”
Ve yarın…
Yeni bir kara delik buluruz mutlaka.
Çünkü burada umut kazmak zor…
