Bir dönem gazeteciler, Süleyman Demirel’e sorar:
“Sayın Demirel, size çok ağır sözler söyleyen, hakaret eden bir milletvekili şimdi sizin partinize geçti. Ne düşünüyorsunuz?”
Demirel’in cevabı kısa ama siyasetin özeti gibidir:
“Daha önce o kapıdaydı, bizim tarafa sövüyordu…
Şimdi bizim kapıda, karşı tarafa söver.”
Adeta bugün yaşanan siyasetin özeti gibi;
Aradan yıllar geçti ama Türkiye siyasetinin fotoğrafı değişmedi.
Belki isimler değişti, partiler değişti, ittifaklar değişti. Ama siyaset sahnesindeki o tanıdık dönüşüm hiç değişmedi.
Dün en ağır eleştirileri yapanlar, bugün aynı masada oturabiliyor.
Dün meydan meydan konuşanlar, bugün dün söylediklerini hiç söylememiş gibi davranabiliyor.
Ve toplum bunu unutuyor sanılıyor.
Oysa toplum unutmaz.
Sadece bir kenara yazar.
Aslında mesele fikir değiştirmek değil.
İnsan değişebilir. Siyasi görüşler dönüşebilir. Dün başka bir yerde duran biri bugün farklı bir çizgiye gelebilir. Demokrasilerde bunun olması doğaldır.
Fakat toplumun itiraz ettiği nokta başka:
Dün hakarete varan ifadeler kullanan insanların, bugün hiçbir şey olmamış gibi aynı safta yer alması.
Üstelik sokakta iki insan birbirine bu sözleri söylese yıllarca sürecek düşmanlık çıkar. Ama siyaset dünyasında aynı cümleler kurulunca adına “siyasi rekabet” deniliyor.
Sonra herkes dün söylenenleri unutmuş gibi yapıyor.
İşte güven tam burada kırılıyor.
Devlet Bahçeli yıllarca AK Parti’ye en sert muhalefeti yapan liderlerden biriydi. “AKP Türkiye’yi uçuruma götürüyor” diyerek ağır eleştiriler yöneltiyor, meydanlarda çok sert ifadeler kullanıyordu. Cumhurbaşkanlığı sistemi tartışmalarında tamamen farklı bir yerde duruyordu. Bugün ise Cumhur İttifakı’nın en güçlü ortağı!
Süleyman Soylu geçmişte Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik çok ağır siyasi eleştiriler yapan isimlerden biriydi. Yıllar sonra ise aynı iktidarın en etkili içişleri bakanlarından biri oldu.
Numan Kurtulmuş, Milli Görüş çizgisinde AK Parti’ye yönelik sert eleştirileriyle biliniyordu. Bugün devletin en üst makamlarında görev yapıyor.
Hulki Cevizoğlu televizyon ekranlarında hükümete yönelik sert çıkışlarıyla tanınıyordu. Sonrasında Cumhur İttifakı listesinden Meclis’e girdi.
Mehmet Ali Çelebi CHP saflarında yaptığı açıklamalarla muhalefetin dikkat çeken isimlerinden biriydi. AK Parti’ye geçişi uzun süre tartışıldı.
Özlem Çerçioğlu ve Burcu Köksal gibi isimler de zaman zaman kendi tabanlarında tartışma yarattı. Çünkü seçmen artık sadece kimin hangi partide olduğuna bakmıyor.
Şunu soruyor:
“Ben sana bu oyu, savunduğun/um siyasi çizgi için verdim. Şimdi o oyun ağırlığını başka bir siyasi partiye taşıyorsun?”
İşte kırılma tam burada başlıyor.
Çünkü insanlar artık siyasetçilerin sözlerinden çok, emanet edilen iradeye ne kadar sadık kaldığına bakıyor.
Siyasette bunlar ilk değildi, son da olmayacak.
Peki neden?
Neden siyaset, geçmişte en ağır sözleri söyleyen insanları bir süre sonra aynı çatı altında buluşturuyor?
Çünkü siyaset yalnızca ideolojiyle yürümüyor.
Güç algısıyla da yürüyor.
Muhalefetten gelen her tanınmış isim, iktidar açısından yalnızca bir transfer değildir. Aynı zamanda bir güç gösterisidir.
Verilen mesaj şudur:
“Karşı taraftan bile insanlar buraya geliyorsa, demek ki en güçlü merkez hâlâ benim.”
Bu aynı zamanda psikolojik üstünlüktür. Çünkü karşı taraftan kopan her isim, yalnızca siyasi bir geçiş değil; muhalefet seçmeninde moral kaybı anlamına da gelir.
Bir başka sebep ise gündemi değiştirme ihtiyacıdır.
Ekonomik sıkıntıların arttığı dönemlerde siyaset çoğu zaman tartışmayı başka alanlara taşır:
Transferler…
Polemikler…
İttifaklar…
Sert açıklamalar…
Ve bir süre sonra insanlar pazardaki fiyatları değil, kimin hangi partiye geçtiğini konuşmaya başlar.
Ama bütün bunların çok daha ağır bir sonucu vardır:
Toplum siyasete olan güvenini kaybediyor.
Çünkü vatandaş artık şu soruyu soruyor:
“Dün söylediklerin doğruysa bugün neden buradasın?
Bugün bulunduğun yer doğruysa, dün neden bu kadar ağır konuştun?”
İşte cevabı verilemeyen soru budur.
Belki de Türkiye’nin asıl krizi ekonomi değildir.
Asıl kriz, tutarlılık krizidir.
Çünkü insanlar artık siyasetçilerin ne söylediğine değil, söylediklerinin ne kadar arkasında durabildiğine bakıyor.
Ve galiba toplumun en büyük yorgunluğu da burada başlıyor.
İnsanlar artık dün söylenenlerin bugün inkâr edilmesinden yoruldu.
Kavgaların samimiyetine de, barışların dürüstlüğüne de inanmakta zorlanıyor.
Çünkü güven bir kez kırıldığında, yalnızca siyaset yıpranmıyor.
Toplumun hafızası da yoruluyor.
