Geçenlerde yurtdışından gelen bir arkadaşımla, günler öncesinden ayarladığımız bir buluşmamız vardı. Kızılay’ın bilinen kafelerinden birinde buluşmak üzere sözleşmiştik. Ben biraz erken gelmiş, arkadaşımı bekliyordum. O sırada iki masa ötede oturan dört genç dikkatimi çekti.
Aynı masadaydılar ama birbirlerine değil, telefonlarına gülümsüyorlardı. Aralarında derin bir sessizlik vardı; fakat ekranlarında kalabalık bir dünya akıp gidiyordu.
Garsona getirdiği siparişe teşekkür ederken bile gözlerini kaldırmadılar. Aynı ekrana bakarken
Masadaki kahveler yavaş yavaş soğudu, ama parmakları durmadan ekrana dokundu.
Sanki aynı şehirde değil de farklı gezegenlerde oturuyorlardı adeta!
Bir ara içlerinden biri başını kaldırıp:
“Bir şey mi dedin?” diye diğerine sordu.
Diğeri kısa bir cevap verdi:
“Yok bir şey, keyfine bak”, dedi ve kaldığı yerden devam etti.
O sırada arkadaşım da gelmişti. Sandalyeye otururken gülümseyip,
“Hayırdır, dalmışsın?” diye sordu.
Başımı yan masadaki gençlere çevirip,
“Aslanlara bak,” dedim. “Aynı masada oturuyorlar ama gözlerini bir an olsun telefon ekranından ayırmıyorlar,” dedim.
Arkadaşım kısa bir süre gençlere baktı, sonra hafifçe gülümsedi:
“Gençler öyle de, sanki biz çok farklıyız şef” dedi.
“Bu artık birkaç kişilik değil, bütün dünya insanını sarmış bir durum,” dedi.
Arkadaşımın tespiti çok doğruydu. Aslında sorun tam da buydu.
Artık kimsenin birbirine söyleyecek gerçekten bir şeyi kalmıyor galiba.
Eskiden insanlar canı sıkılınca pencereye bakardı.
Şimdi hepimiz ekrana bakıyoruz.
O yüzden kimse gökyüzünün ne renk olduğunu bilmiyor artık.
Sadece gençler değil üstelik.
Evlerin içinde de başka bir sessizlik büyüyor.
Anne mutfaktan seslendi:
“Çay koydum, gelin soğumadan”
Kimse duymadı. Duysa da kimsenin sese aldırdığı yok?
Çünkü herkesin kulağı evdeydi ama zihni başka yerdeydi.
Baba televizyonun karşısında elindeki telefona bakıyor.
Çocuk odasında kulaklıkla başka bir dünyaya dalmış.
Anne sofrayı toplarken bile ara ara ekranını kontrol ediyor.
Aynı çatının altında yaşayan insanlar, birbirine misafir gibi davranıyor artık.
Eskiden akşam sofralarında göz göze sohbetler olurdu.
Şimdi masalarda sadece çatal kaşık sesi var.
Cümleler kısa, ekran süreleri uzun.
Bir dostun sesinden derdini anlayan insanlar vardı bir zamanlar.
Şimdi “çevrimiçi” olup olmadığımıza bakıyoruz sadece.
Bir yüzün yorgunluğu fark edilmiyor ama “son görülme” saati fark ediliyor.
Kalpteki kırık anlaşılmıyor ama paylaşılan hikâyeyi kaç kişinin izlediği biliniyor.
Belki de modern çağın en büyük yalnızlığı budur, sanırım.
İnsanların birbirine ulaşamaması değil.
Ulaşmak istememesi.
Çünkü teknoloji uzakları yakın etti, ama maalesef yakın olanları birbirinden uzaklaştırdı.
İnsan artık konuşmuyor; bildirime cevap veriyor.
Dinlemiyor; sıranın kendisine gelmesini bekliyor.
Bakmıyor; sadece kontrol ediyor.
Oysa insan dediğin biraz göz, biraz his temasıdır.
Biraz susup anlamaktır.
Biraz da “telefonu bırak da seni dinleyeyim” diyebilmektir.
Bir gün telefonlarımız kapanınca belki yeniden birbirimizin yüzünü hatırlarız.
Çünkü insan, sesini kaybetmeden önce bakışını kaybediyor.
