Sessiz Kalmanın Bilançosu
“İki tip insan yaşıyor bu ülkede: Düzenden yararlanarak köşeyi dönmek isteyenler ve gidişattan acı duyarak, toplumu değiştirmeye çalışanlar.
Birinciler hiçbir şeyden rahatsız değil!
Ne televizyonlardaki barbarlıklar ne müzik zevkinin yerlerde sürünmesi, ne ayaklar baş, başların ayak yapılması etkiliyor onları.
Hayatlarından memnunlar!
Çökmekte olan Babil Kulesi’nin bir çürüme basamağına tutunmuşlar, vur patlasın günlerini gün ediyorlar.” Livaneli (Orta Zekalılar Cenneti)
Bu yazı ile yeni bir şey anlatılmadı, diye düşündüm.
Zaten mesele de buydu. Uyuşturucunun sokakta, bahsin cepte, suçun ekranda olduğu bir ülkede kimsenin “haberim yoktu” deme lüksü yok. Herkes biliyordu. Hâlâ biliyor.
Ama bilmek yetmedi.
Çünkü bilip susmak, zamanla onaylamaya dönüştü.
Uyuşturucu gençlerin hayatından yıllar çalarken, buna sadece “tehlikeli bir madde” muamelesi yapıldı. Oysa mesele maddenin kendisi değil, geleceksizliğin bu kadar kolay satılabilir hale gelmesiydi.
Umudu olmayan bir genç, korunmaz. Yönetilir.
Bahis, yoksulluğun üstüne serilen parlak bir örtü oldu. İnsanlara emek değil, ihtimal anlatıldı. “Bir gün tutar” masalı, “bugün dayan” telkininin yerini aldı. Bu bir alışkanlık değil, bir yönlendirmeydi.
Ve yönlendirilenler hep aynıydı.
Suç ise en tehlikeli evresine geçti: normalleşti. Tehdit videoları izlenme aldı, şiddet içerik oldu, mafya figürleri popülerleşti. Çünkü cezasızlık, yalnızca hukuki bir boşluk değildir; ahlaki bir davettir.
Sosyal medya bu düzenin aynası değil, hızlandırıcısıydı. Ne kadar kirliysen o kadar görünür, ne kadar gürültülüysen o kadar “başarılı” sayıldın. Sessiz kalanlar değil, bağıranlar kazandı. Böylece toplum, kendi değerlerini kendi eliyle geri plana itti.
Bu dizinin sonunda geriye tek bir soru kalıyor:
Bu kadar şey olurken kim gerçekten rahatsız oldu?
Şikâyet çoktu. Tepki azdı.
Öfke vardı. Sorumluluk yoktu.
Herkes bir şeylerin yanlış olduğunu söylüyordu ama kimse o yanlışın ortağı olabileceğini düşünmüyordu.
Toplumlar böyle çözülür. Büyük patlamalarla değil; küçük kabullenişlerle. “Benden uzak cehenneme direk olsun” denilen her mesele, biraz daha yaklaşır. Sonunda kaçacak yer kalmaz.
Bu bir umutsuzluk yazısı değil. Ama bir uyarı da değil artık. Bu, kayda geçirilmiş bir tanıklıktır. Çünkü yarın birileri çıkıp “nasıl bu hale geldik?” diye sorduğunda, cevap hazır olacak:
Herkes biliyordu.
Ama sessizlik daha konforluydu.
Ve tarih, konforu seçenleri hep not eder.
Affetmez.
