Bir ülkede güneş her zaman akşam vakti batmaz. Bazen takvimler ilerler, hayat sürer, sesler eksik olmaz; ama içten içe bir kararma başlar. Her şey yerli yerinde görünürken, görünmeyen bir şey yavaşça çekilir: adalet duygusu.
Bu kararma ani değildir. Büyük kırılmalarla değil, küçük vazgeçişlerle ilerler. Önce hak edenle ulaşan arasındaki çizgi silinir. Sonra emek, yerini yakınlığa bırakır. Kurallar hâlâ vardır; ama herkese aynı kapıyı açmaz. İşte tam o anda güneş batmaya başlamıştır, kimse fark etmeden, gürültü çıkarmadan.
Liyakat yalnızca bir yönetim ilkesi değildir; toplumsal düzenin omurgasıdır. Bu omurga kırıldığında sorunlar tek tek değil, topluca ortaya çıkar. Ekonomide yükselen zamlar, kalıcı hâle gelen yüksek enflasyon, emekli ve işçi maaşlarının insan onuruna yaraşır bir yaşamın altına düşmesi; hepsi ehliyetsizliğin gölgesinde şekillenir. Yanlış ellerde alınan kararların bedeli, her zaman en kırılgan kesimlere çıkar.
Aynı çürüme hukukun alanına da sirayet eder. Yargının bağımsızlığını yitirdiği yerde adalet, güven veren bir kavram olmaktan çıkar. İnsanların aylarca neyle suçlandığını bilmeden cezaevlerinde tutulabilmesi, hukukun değil keyfiliğin işlediğini gösterir. Bu durum bireysel hataların değil; liyakat yerine bağlılığın esas alındığı bir düzenin sonucudur.
Devlet kurumları ehliyetsiz kişilerce yönetildiğinde, sorun yalnızca yönetim zafiyeti olmaz. Eğitim niteliğini kaybeder, kişisel haklar göz ardı edilir, mobbing sıradan bir uygulamaya dönüşür. İnsanlar düşünmekten çok susmayı, üretmekten çok korunmayı öğrenir. Toplum, yavaş yavaş kendi potansiyelinden vazgeçer.
Bu karanlığın en tehlikeli yanı ise zamanla normalleşmesidir. “Hep böyleydi” denilmeye başlandığında, artık güneşin neden doğmadığı da sorgulanmaz. Oysa bir toplum, en çok da bu cümleyi kurduğunda yoksullaşır. Çünkü sorgulamanın bittiği yerde vicdan sessizleşir.
Karanlık kendiliğinden oluşmaz. Onu besleyen bir düzen vardır. Bu düzenin adı çoğu zaman söylenmez ama etkisi her yerdedir: nepotizm. Akrabalık, yakınlık ve sadakat; bilgiye, emeğe ve ahlaka tercih edildiğinde liyakat çöker, adalet susar. Bu noktadan sonra yaşanan hiçbir kriz tesadüf değildir. Ekonomide yoksullaşma, hukukta keyfilik, eğitimde çürüme; hepsi aynı kaynaktan beslenir.
Nepotizmin hüküm sürdüğü yerde umut fazlalık sayılır. Çünkü orada hak eden değil, yakın olan kazanır. Bir ülke böyle batmaz sanılır; oysa tam da böyle batar. Güneş, yüksek sesle değil, yakınların gölgesinde söner.
Güneşin batışı bir doğa olayı değildir; bir tercihtir. Liyakati dışlayan, adaleti erteleyen, suskunluğu erdem sayan her düzen, karanlığı bilerek büyütür. Bu karanlıkta kimse masum değildir; çünkü alışan da, susan da, görmezden gelen de onun parçası olur.
Mesele, güneşin batıp batmadığı değil;
karanlığa razı olup olmadığımızdır.
Çünkü razı olunan her karanlık, biraz daha derinleşir.
Yine de vicdan tamamen susmadıkça, karanlık mutlak değildir.
