Klasik iktisat okulunda, (Adam Smith, David Ricardo) bir ulusun zenginliği, üretilen fiziksel mal miktarı olarak tanımlanır.
Zenginliğin kaynağı ise; emek, işbölümü ve sermaye birikimidir.
“Görünmez el” ve serbest piyasa aracılığıyla bu mekanizma işler.
Merkantilistlerin “altın ve gümüş stoku” burada zenginlik olarak tanımlanmaz, üretilen mal zenginliktir.
Üretkenliği arttıran en önemli unsur, iş bölümüdür.
İş bölümü uzmanlaşmayı getirir.
Neoklasik iktisat okulunda, (Jevons, Marshall, Walras) zenginlik; bireylerin toplam faydası ve refahıdır.
Peki, zenginlik nasıl oluşur, kıt kaynakların etkin kullanım ve dağılımıyla.
Marksist iktisatta, (Karl Marks) zenginlik tanımı; biriken meta yığınıdır.
Nasıl oluşur?
Emeğin yarattığı ve kapitalistin el koyduğu artık değer ile.
Sermaye birikimi ve işçi sınıfının sömürüsü ile sistem işler.
Şimdi sorumuz şudur?
Peki, biz bu bilgileri niçin yazdık?
Günümüz ekonomik sorunlarını çözmeye katkısı var mı?
Elbette çok katkısı vardır, geçmiş teorik yapıların…
Klasikler “zenginliğin kaynağı üretimdir”, diyordu, paradan para kazanın, havadan para istifleyin, demiyorlardı.
Yaşadığımız fon soygununa bir de bu açıdan bakıp, gözlerimizi üretim ekonomisine döndürelim.
Ancak, hiçbir okul, “üretim uğruna doğal kaynaklara zarar verin” demedi.
Bugünün en büyük sorunlarından biri servetin çok az ellerde ve tekelci yapılarda toplanmasıdır.
Marksist iktisattan zenginliğin kaynağının artık değer olduğunu öğreniyoruz, gelir bölüşümünde adaleti sağlamak, servet vergileri üzerine çalışmak ve emeğin milli gelirden aldığı payı izlemek ve arttırmak için politikalar oluştururken Marksist iktisadın bulgularından yararlanmak şarttır.
Hangi iktisat politikaları kriz yaratır, hangileri çözüm üretir?
İşte bunların geçmiş teorilerde açıklaması ve uygulaması vardır.
Tarihsel ve toplumsal bilgi birikiminden yararlanıp günümüz sorunlarına halkçı çözümler getirmek gerekir.
Bu yöndeki araştırma çalışmalarımız devam edecektir.
