Romancı Fatih Atila ile Mülkiye’deyiz.
Yaz ortasında sadece hava değil, konular da sıcak; edebiyat, ODTÜ, siyasal, 70’ler ve 78’liler, cumhuriyet yurdu, devrimciler ve memleketin geleceği...
İlk romanı Akdeniz’in Kıyısında’yı getirdi.
Dar Geçit kitabı da beraberinde.
Ben de Özpeşinde ve Üretken Adam kitaplarımı imzalayıp verdim.
1970’li yıllarda, devrimci bir hareketin içinde, Mersin’de bir çimento fabrikasında iki yıldan fazla çalışıyor, oradaki izlenimlerini- gözlemlerini romanlaştırıyor sonrasında.
Mersin Çimsa çimento fabrikası işçilerinin 78 direnişini 1987’de romanlaştırıp yayımlıyor.
Anlattığına göre Fatih Atila’nın, Fethi Naci ile eşi ellerinden bırakamadan bir solukta okumuşlar.
Ben de bir günde bitirdim.
Üstat Naci; “nicedir beklediğim romanın habercisi” demiş 1987’de ve 100 Türk Romanı içinde incelemiştir.
12 Eylü 1980’den sonra yalnızca siyaset değil, kültür sanat da yön değiştirdi.
Toplumsal konular ötelendi, edebiyatta kişisel serüvenler, iç dökmeler, devrimcileri karalamalar, yüzeysel, niteliksiz metinler yaygınlaşmaya başladı.
Sendikaların, devrimci mücadelenin susturulduğu bu karanlık dönemde Akdeniz’in Kıyısında gerçek bir işçi direnişi, toplumcu roman olarak yerini aldı.
Kentlerde ve sanayide, fabrikalarda büyük bir sömürü olduğunu biliyoruz.
Mersin yolunda bir çimento fabrikasının kuruluşu, işçilerin haklarını isteyişi, buna karşı işverenin sert tutumu, greve gidiş, elli günlük grevin sonunda önder işçilerin atılışı, sarı sendikacılık ve devrimci sendika çatışmaları, sermayenin mücadeleyi bölme taktikleri gibi bir çok konu işlenir bu romanda.
Yazar nesnel gerçekliği anlatır, karşıtlıklarıyla, işçileri idealleştirmeden tüm zaaf ve becerileriyle verir okura.
Aydınlar işçi hareketinde çok önemli görevler üstlenir.
İşçi önderi Hasan Yıldırım yılmadan çok kararlı biçimde ilerler arkadaşlarıyla birlikte olumlu sonuçlar alırlar.
Fabrika kurulurken köylüye danışılmaz, bacasından çıkan çimento tozları hem çevreye, doğaya, insanlara en çok da çalışan işçilerin ciğerlerine büyük zarar verir.(s.24)
İşçiler örgütlenip sendika kurmaya başlar.
Yetki alıp sözleşme yapmaya çalışırlar, önderlerinden biri diyor ki;”… işveren iki buçuk yıldan bu yana alın terinizi sömürmektedir. Sizleri hala asgari ücretle çalıştırmaktadır. Bu duruma dur demenin zamanı gelmiştir.”(s.29)
İşçiler tüm haklarını kağıda döküp işverenden isterler, yöneticiler buna inanmaz, onları küçümseyerek cahil bulduklarını ima ederler, “siz nereden bileceksiniz, siyasal bilgiler mi okudunuz, hukuk mu bitirdiniz” diye de alay ederler.
İşçiler gündelik ekonominin öğrenimini yaşamın içinde öğrenmişlerdir.
Teoriden, iş hukukundan anlamazlar ama, peynirin-zeytinin fiyatını bilirler.
Bir günlük ücretin kaç ekmek alabileceğini net bilirler.
“Günde 80 bin ton torba çimento üreten fabrikanın işçilerine verdiği günde bin ton torba çimento parasıdır. Günlük üretimin seksende biri.”(s.111)
Grevdeki işçinin psikolojisi çeşitli boyutlarıyla sayfa 113’te mitolojiden de örnek verilerek güzel betimlenmiştir.
Güçlük ve zaaflar iç içe. Sadakatle ihanet cesaretle korkaklık bir arada.
İşveren her zaman faydacıdır bu, onun niteliğiyle ilgilidir.
Sendikayı-işçiyi bölmeye çalışır.
Bu noktada aklıma Aziz Nesin’in Büyük Grev kitabı geldi.
Orada da işçi mücadelesini bastırmak için çeşitli taktikler işverence denenmekteydi.
Bir de Gladkov’un Fabrika(Çimento) romanı, elbette farklı bağlam ve dönemlerde yazılmış eserler.
Devrimci işçilerin ve önderlerin en büyük güçleri ayaklarını yere sağlam basmalarıdır.
Resim sanatına göndermelerle, mitolojiye değinmeyle, İşçilerin bir numaralı yardımcısı Avukat Yücel Bey’in devrimci mücadelesi ve yasal yönlendirmeleriyle, işçi lideri Hasan’ın cesur kararlılığı ve siyasal bilinçlenmeleriyle bu roman bir çok ekonomi politik boyuta sahiptir.
Düzelti yanlışları bir yana bırakıldığında, dili ve anlatımı duru-yalındır.
Kurgu sağlam, sürükleyicidir.
Konuşmalar canlı, olgusallığı da uygundur. Herkes sosyal sınıfı ve yaşamı doğrultusunda düşünür-konuşur.
Hem burjuva kesim insanlarında hem de emek cephesinde sınıfsal derinlik ve bilinç düzeyi henüz oturmamıştır.
Bu da ülkenin çok geç ve çarpık bir sanayileşme süreciyle bağlantılı olsa gerek.
İşçi sınıfı, sendikacılık, mücadele pratikleri gibi bir çok alanda deneyimler içeren ve ekonomi politik durumların edebiyata yansıması konusunda da önemli boyutları olan bu romanın toplumsal gerçekçi edebiyata katkısı büyüktür.
Türkiye’nin son 20-25 yıllık politik ekonomisi; rantçı büyüme modelinden inşaatçılığa, tüketim çılgınlığından derinleşmiş dışa bağımlılığa, tekelleştirilmiş siyaset ve iktisat gücünden derinleşmiş bölüşüm bozukluğuna, yüksek yapışkan enflasyondan zorlaşmış geçinme endekslerine kadar bir dizi siyasal iktisat olgusunu romanlarına taşıyacak yeni yazarlarını beklemektedir.
Belirli bir süre sonra bu olguların, edebiyatın roman-öykü-şiir ve anlatı türlerine yansıyacağı umulmaktadır.
