Ankara’nın o güzel gri-beyaz-sarı ekim (son bahar) günlerinden biri.
Cumartesi. Öğle sonu.
Kızılay’da mahşer kalabalığı, gençlik akıyor sokaklarda.
Zafer Çarşısı’na doğru yürüdüm.
Çarşıda bir kitapçı rafında Afşar Timuçin’in Kıyılar Durunca romanı.
Sanki bir “varlık-yokluk” romanı…
İçeri girip aldım, felsefenin ve edebiyatın güçlü bir ismi.
Sonra şiirlerini, felsefe kitaplarını da alıp okumalı.
Zihnim bir asır öncesine kaydı.
13 Ekim’e, 29 Ekim’e ve 10 Kasım’a, bir Ulus’un varoluş öyküsüne…
Bunları da yeni yazılarda ele almak üzere şimdilik romana dönelim.
Yazı yazmak kazı yapmaya benziyor.
Sonunda ne çıkacağı belli olmaz.
Kıyılar Durunca her yönüyle güzel, ilginç bir roman.
Fatma öğretmenin dramatik öyküsü, bizi de sarsıyor.
Beyoğlu’na yakın bir yerde öğretmenlik yapar.
Çok sıkıntılı bir ilkokul öğretmenidir.
İçinde hep bir şeyler saklamaktadır sanki.
Görünmeyen yanlarıyla güzeldir bu öğretmen.
Yaşamı hiçbir zaman roman olmayacaktır eğer siz uğraşıp da yazmazsanız.
Şöyle başlar roman;
“Kıyılar da insanlar gibidir.
Kıyılar da insanlar gibi bir durur bir yürür.
Kıyılar kalakalır sonbaharla. Yaz boyu kımıldanır kıyılar, kıyılar kış boyu uyur…”(sayfa 5)
Fatma öğretmen anne baba yönünden acılıdır.
Babadan çok dayak yemiştir.
Üvey kardeşi Veli vardır tek yakını.
Sayfa 97’de, “…kıyılar durunca öleceğim demiştim kendi kendime, diyordu Fatma, oysa o zamandan beri yorgun bir yürek gibi kaç kere durdu kıyılar.”
İnsan bazen kendi varlığından bile sıkılır. Kendinden kopar.
Romanın başkişisi Fatma da öyle, varlığını sorgular.
Yaşamı, ölümü, var oluşu, hayatın anlamını, insanı ve ilişkilerini…
Yalnızlığın derinlerine gömülür, bu durumda anlamsız ayrıntıcılığı da artmıştır.
Ve felsefe öğretmeni Şadi Bey ile konuşur, dostça, dürüstlükle.
Şadi Bey yaşamdan yana döndürür düşüncelerini Fatma’nın, felsefe çok iyi gelir böyle durumlarda ve her zaman esasında.
Kendi dışına çıkmayı önerir Fatma’ya.
Fatma bir dönem zübük karakterli bir yükleniciye, Selahattin’e yanaşır.
Adam görgüsüzün dibidir.
Felsefe her şeye iyi gelir, ölüme, yalnızlığa, acıya, yorgunluğa…
Afşar Timuçin hem iyi bir felsefeci-düşünür, hem de iyi bir edebiyatçı şair-yazardır.
Romanın felsefi iletileri bu yüzden çok güçlüdür ve yüksek bir estetikle, yalın, akıcı bir dil ve kucaklayıcı-içten bir anlatım söz konusudur.
Kıyılar durunca denizin tadı kaçar.
Aşk bir “ortaklaşma alanı olarak kavranır kitapta. Bir sanat bir yaratma alanıdır… Ve bu kafa işidir…”
Yine kitapta çok dramatik durumlar, acı ve üzünçler olmakla birlikte umut ve gelecek tutkusu hep öndedir.
Kardeşi Veli Fatma’ya der ki;
“…sana düşen bundan böyle olumsuzlukları olumluya çevirmek. En güç durumlar bile çözümlerini birlikte getirirler…” (s.175)
Bir Afşar Timuçin şiiriyle bitirelim yazıyı...
Bir Çocukluk Türküsü
Çocuk olmak sana iyi gidiyor
Hep bu sularda, bu bulutlarla oyna
Hep üstünü ıslat, hep kirlet ellerini
Ayakkabın iki günde delinsin
Bir rüzgâr kesinliği gibi geç sokaklardan
Eskidikçe eskiyor sevinç de, kaygı da
Gözünden sakın sevincini
Kaygılarını iyi koru
Sakla şimdi oyuncak sandığında
Dağda kümelenen karı, güne sızan acıyı
Beni unuturken sakın öldürme
Yüreğime işlediğin yedi renk sancıyı
Hep böyle çocuk ol incecik saçlarınla
Gözlerin hep denizlere benzesin
Çaresizliğin bile güzel olsun
Güzel olmak çok yaraşıyor sana
