Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

ÖNGÖRÜLEMEYEN BİR DÜNYADA YAŞAMAK

İnsan, hayatını büyük ölçüde geleceğe ilişkin tasarılar üzerine kurar. Güvende olmak, yarınını bilmek ve karşılaşabileceği tehlikeleri önceden hesaplamak ister. Geleceğe ilişkin planlar yapar, riskleri hesaplar ve hayatını mümkün olduğunca güvenli bir zemine oturtmaya çalışır. Ancak hastalık, kayıp, ekonomik kriz veya beklenmedik bir ayrılık, bütün bu çabaların sınırlılığını bir anda görünür kılabilir. Frédéric Lenoir, “Öngörülemeyen Bir Dünyada Yaşamak” adlı eserinde bu kırılganlıktan hareketle temel bir soru sorar: Geleceği kontrol edemediğimiz bir dünyada nasıl yaşayabilir, belirsizliğin yarattığı korkuya rağmen hayatla bağımızı nasıl koruyabiliriz? COVID-19 salgınının yarattığı küresel sarsıntıdan hareketle kaleme alınan kitap, yukarıda belirttiğimiz belirsizliği gözler önüne koyar. Ancak belirsizliği yalnızca olağanüstü dönemlere özgü bir sorun olarak da görmez. Bir sabah işe gitmek, arkadaşlarla buluşmak veya seyahat etmek gibi sıradan eylemler, kısa sürede belirsizliğin konusu hâline gelmiştir. Geleceğin güvenilir bir devamlılık olduğu düşüncesi sarsılmıştır. Sağlığımız, ilişkilerimiz, ekonomik durumumuz ve geleceğimiz üzerinde sınırlı bir etkimiz vardır. Buna rağmen çoğu zaman güvenliği, hiçbir şeyin değişmeyeceği bir dünya olarak hayal ederiz. Lenoir’in düşünsel yolculuğu, bu yanılsamayı sorgulamakla başlıyor kitabına. Lenoir’in yaklaşımı, özellikle Stoacılık, Spinoza’nın etiği, Montaigne’in kuşkuculuğu ve Budist düşünceyle karşılaştırıldığında derinleşir. Bu gelenekler belirsizlik karşısında benzer bir ihtiyaca cevap arar; ancak insanın nasıl özgürleşeceği konusunda birbirlerinden ayrılırlar. Epiktetos’un Stoacı felsefesi, insanın kendi denetiminde olanlarla olmayanları ayırt etmesi gerektiğini savunur. Başkalarının kararlarını, geçmişte yaşananları veya gelecekte gerçekleşecek her olayı kontrol edemeyiz. Ancak, yargılarımızı, seçimlerimizi ve davranışlarımızı şekillendirebiliriz. Bu ayrım, edilgen bir kabullenişten çok, enerjimizi gerçekten etkili olabileceğimiz alanlara yöneltme çağrısı olarak çıkar karşımıza. Özgürlük, bu ayrımı kavrayarak dış koşulların bizi bütünüyle yönetmesini engellemekte yatar ona göre. Bu arada, kabullenmenin boyun eğmekle karıştırılmaması gerekmektedir. Bir haksızlığın varlığını kabul etmek ona razı olmak, bir kaybı kabullenmek yaşanan acıyı önemsizleştirmek anlamına gelmez. Kabullenmek, gerçekliği sürekli inkâr ederek tükenmek yerine onun karşısında nasıl hareket edeceğimize de karar verebilmektir. Bununla birlikte, bütün sorunları bireysel tutumlara indirgemek de doğru değildir. Yoksulluk, eşitsizlik ve güvencesizlik yalnızca düşünce biçimimizi değiştirerek ortadan kaldırılamaz. İçsel dayanıklılık, toplumsal sorumluluğun yerine geçmemelidir. Kitapta Spinoza’nın conatus kavramıyla kurulan ilişki, kitabın bir başka önemli boyutunu oluşturmaktadır. Bu kavram, her varlığın kendi varlığını sürdürmeye ve varoluş gücünü artırmaya yönelik çabasını ifade etmektedir. İnsan yalnızca hayatta kalmak değil, sevmek, üretmek, öğrenmek ve anlamlı ilişkiler kurmak da ister. Ancak korku ve güvensizlik arttığında kendimizi koruma ihtiyacı hayatımızın bütününü belirleyebilir. İncineceğimiz endişesiyle yakınlık kurmaktan, başarısızlık korkusuyla denemekten kaçınabiliriz. Böylece güvenliğimizi korumaya çalışırken yaşamın olanaklarını daraltırız. Lenoir’in düşündürdüğü temel mesele, güvenliğin yaşamın amacı değil, yaşamın gelişebilmesinin koşullarından biri olduğudur. Bu bakış açısı ise, mutluluk anlayışımızı da yeniden değerlendirmeyi gerektirmektedir. Mutluluğu sürekli iyi hissetmekle özdeşleştirdiğimizde korku, üzüntü ve yas gibi doğal duyguları birer başarısızlık olarak görmeye başlarız. Oysa anlamlı bir yaşam, acının hiç yaşanmadığı bir yaşam değildir. İnsan, zor zamanlarda da sevdikleriyle bağ kurabilir, küçük sevinçleri fark edebilir ve geleceğe ilişkin bütün cevaplara sahip olmadan yaşamını sürdürebilir. Ancak her acının insanı olgunlaştıracağını düşünmek de yanıltıcıdır. Bazı deneyimler yalnızca yaralar; insanın önce dinlenmeye, destek görmeye ve yas tutmaya ihtiyacı olabilir. Belirsizliğin önemli bir kaynağı, hayatın istediğimiz biçimde devam etmesini istememizdir. İnsan sevdiği kişiyi kaybetmek istemez, başarısının sürmesini bekler ve sahip olduğu güvenliği korumaya çalışır. Bu arzular çok doğaldır; ancak değişimin mümkün olmadığını varsaydığımızda acı derinleşebilir. Lenoir’in “Öngörülemeyen Bir Dünyada Yaşamak” kitabı, farklı felsefi geleneklerle birlikte düşünüldüğünde daha zengin bir anlam kazanmaktadır. Stoacılık kontrol alanımızı tanımayı, Spinoza duygularımızın nedenlerini anlamayı, Budist düşünce değişen şeylere aşırı tutunmamayı, Montaigne yargılarımızın sınırlarını görmeyi, Aristoteles ise iyi yaşamı erdemler ve anlamlı eylemler üzerinden değerlendirmeyi öğretir. Bu gelenekler belirsizliği aynı biçimde açıklamamaktadır. Hatta özgürlük, arzu ve mutluluk konusunda aralarında önemli ayrılıklar da vardır. Ancak hepsi, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin sorgulanabileceğini ve dönüştürülebileceğini göstermektedir. Belki de asıl mesele, belirsizliği yenmek değil, onun karşısında hangi düşünsel ve ahlaki kaynaklara başvuracağımızı bilmektir. İnsan bazen kontrol edebildiği şeylere yönelerek, bazen arzularını sorgulayarak, bazen de kendi yargılarından kuşku duyarak özgürleşebilir. Kitabın günümüz insanı için taşıdığı anlam, geleceği güvence altına alma çabasının bugünü tüketebileceğini göstermesinde yatar. Sürekli bir sonraki hedefe yönelirken yaşadığımız anı erteleyebilir, hayatı ulaşılacak sonuçlardan ibaret sanabiliriz. Oysa yaşam, yalnızca büyük başarıların ve dönüm noktalarının toplamı değildir. Dostluklar, gündelik karşılaşmalar, merak, üretme arzusu ve sıradan anların değeri de hayatın özünü oluşturur. Geleceği düşünmek gereklidir; fakat geleceğin belirsizliği, bugünü bütünüyle ihmal etmemizin gerekçesi olmamalıdır. Lenoir’in eseri yukarıda da belirttiğim gibi, karmaşık felsefi gelenekleri kısa ve uygulanabilir bir yaşam anlayışı içinde birleştirmesi açısından önemlidir. Yine de kitabın değeri, kesin çözümler sunmasından çok, insanın kendi hayatına yönelttiği soruları derinleştirmesindedir. “Öngörülemeyen Bir Dünyada Yaşamak”, belirsizliği ortadan kaldırmanın değil, onunla daha bilinçli bir ilişki kurmanın imkânlarını araştırır. Belki de olgunluk, hiçbir zaman sarsılmamak değil; kırılganlığımızı kabul ederek yeniden hareket edebilmektir. Geleceğin bize ne getireceğini bilemeyebiliriz, ancak bugün hangi değerlere bağlı kalacağımıza, kimlerle bağ kuracağımıza ve enerjimizi neye yönelteceğimize karar verebiliriz. Zira iyi yaşamak, hayatın bütün koşullarını kontrol etmekten çok, kontrol edemediğimiz koşullar içinde nasıl bir insan olmak istediğimizi belirleyebilmektir.
Ekleme Tarihi: 21 Ekim 2026 -Çarşamba

ÖNGÖRÜLEMEYEN BİR DÜNYADA YAŞAMAK

İnsan, hayatını büyük ölçüde geleceğe ilişkin tasarılar üzerine kurar. Güvende olmak, yarınını bilmek ve karşılaşabileceği tehlikeleri önceden hesaplamak ister. Geleceğe ilişkin planlar yapar, riskleri hesaplar ve hayatını mümkün olduğunca güvenli bir zemine oturtmaya çalışır. Ancak hastalık, kayıp, ekonomik kriz veya beklenmedik bir ayrılık, bütün bu çabaların sınırlılığını bir anda görünür kılabilir. Frédéric Lenoir, “Öngörülemeyen Bir Dünyada Yaşamak” adlı eserinde bu kırılganlıktan hareketle temel bir soru sorar: Geleceği kontrol edemediğimiz bir dünyada nasıl yaşayabilir, belirsizliğin yarattığı korkuya rağmen hayatla bağımızı nasıl koruyabiliriz?

COVID-19 salgınının yarattığı küresel sarsıntıdan hareketle kaleme alınan kitap, yukarıda belirttiğimiz belirsizliği gözler önüne koyar. Ancak belirsizliği yalnızca olağanüstü dönemlere özgü bir sorun olarak da görmez. Bir sabah işe gitmek, arkadaşlarla buluşmak veya seyahat etmek gibi sıradan eylemler, kısa sürede belirsizliğin konusu hâline gelmiştir. Geleceğin güvenilir bir devamlılık olduğu düşüncesi sarsılmıştır. Sağlığımız, ilişkilerimiz, ekonomik durumumuz ve geleceğimiz üzerinde sınırlı bir etkimiz vardır. Buna rağmen çoğu zaman güvenliği, hiçbir şeyin değişmeyeceği bir dünya olarak hayal ederiz. Lenoir’in düşünsel yolculuğu, bu yanılsamayı sorgulamakla başlıyor kitabına.

Lenoir’in yaklaşımı, özellikle Stoacılık, Spinoza’nın etiği, Montaigne’in kuşkuculuğu ve Budist düşünceyle karşılaştırıldığında derinleşir. Bu gelenekler belirsizlik karşısında benzer bir ihtiyaca cevap arar; ancak insanın nasıl özgürleşeceği konusunda birbirlerinden ayrılırlar.

Epiktetos’un Stoacı felsefesi, insanın kendi denetiminde olanlarla olmayanları ayırt etmesi gerektiğini savunur. Başkalarının kararlarını, geçmişte yaşananları veya gelecekte gerçekleşecek her olayı kontrol edemeyiz. Ancak, yargılarımızı, seçimlerimizi ve davranışlarımızı şekillendirebiliriz. Bu ayrım, edilgen bir kabullenişten çok, enerjimizi gerçekten etkili olabileceğimiz alanlara yöneltme çağrısı olarak çıkar karşımıza. Özgürlük, bu ayrımı kavrayarak dış koşulların bizi bütünüyle yönetmesini engellemekte yatar ona göre.

Bu arada, kabullenmenin boyun eğmekle karıştırılmaması gerekmektedir. Bir haksızlığın varlığını kabul etmek ona razı olmak, bir kaybı kabullenmek yaşanan acıyı önemsizleştirmek anlamına gelmez. Kabullenmek, gerçekliği sürekli inkâr ederek tükenmek yerine onun karşısında nasıl hareket edeceğimize de karar verebilmektir. Bununla birlikte, bütün sorunları bireysel tutumlara indirgemek de doğru değildir. Yoksulluk, eşitsizlik ve güvencesizlik yalnızca düşünce biçimimizi değiştirerek ortadan kaldırılamaz. İçsel dayanıklılık, toplumsal sorumluluğun yerine geçmemelidir.

Kitapta Spinoza’nın conatus kavramıyla kurulan ilişki, kitabın bir başka önemli boyutunu oluşturmaktadır. Bu kavram, her varlığın kendi varlığını sürdürmeye ve varoluş gücünü artırmaya yönelik çabasını ifade etmektedir. İnsan yalnızca hayatta kalmak değil, sevmek, üretmek, öğrenmek ve anlamlı ilişkiler kurmak da ister. Ancak korku ve güvensizlik arttığında kendimizi koruma ihtiyacı hayatımızın bütününü belirleyebilir. İncineceğimiz endişesiyle yakınlık kurmaktan, başarısızlık korkusuyla denemekten kaçınabiliriz. Böylece güvenliğimizi korumaya çalışırken yaşamın olanaklarını daraltırız. Lenoir’in düşündürdüğü temel mesele, güvenliğin yaşamın amacı değil, yaşamın gelişebilmesinin koşullarından biri olduğudur.

Bu bakış açısı ise, mutluluk anlayışımızı da yeniden değerlendirmeyi gerektirmektedir. Mutluluğu sürekli iyi hissetmekle özdeşleştirdiğimizde korku, üzüntü ve yas gibi doğal duyguları birer başarısızlık olarak görmeye başlarız. Oysa anlamlı bir yaşam, acının hiç yaşanmadığı bir yaşam değildir. İnsan, zor zamanlarda da sevdikleriyle bağ kurabilir, küçük sevinçleri fark edebilir ve geleceğe ilişkin bütün cevaplara sahip olmadan yaşamını sürdürebilir. Ancak her acının insanı olgunlaştıracağını düşünmek de yanıltıcıdır. Bazı deneyimler yalnızca yaralar; insanın önce dinlenmeye, destek görmeye ve yas tutmaya ihtiyacı olabilir.

Belirsizliğin önemli bir kaynağı, hayatın istediğimiz biçimde devam etmesini istememizdir. İnsan sevdiği kişiyi kaybetmek istemez, başarısının sürmesini bekler ve sahip olduğu güvenliği korumaya çalışır. Bu arzular çok doğaldır; ancak değişimin mümkün olmadığını varsaydığımızda acı derinleşebilir.

Lenoir’in “Öngörülemeyen Bir Dünyada Yaşamak” kitabı, farklı felsefi geleneklerle birlikte düşünüldüğünde daha zengin bir anlam kazanmaktadır. Stoacılık kontrol alanımızı tanımayı, Spinoza duygularımızın nedenlerini anlamayı, Budist düşünce değişen şeylere aşırı tutunmamayı, Montaigne yargılarımızın sınırlarını görmeyi, Aristoteles ise iyi yaşamı erdemler ve anlamlı eylemler üzerinden değerlendirmeyi öğretir.

Bu gelenekler belirsizliği aynı biçimde açıklamamaktadır. Hatta özgürlük, arzu ve mutluluk konusunda aralarında önemli ayrılıklar da vardır. Ancak hepsi, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin sorgulanabileceğini ve dönüştürülebileceğini göstermektedir. Belki de asıl mesele, belirsizliği yenmek değil, onun karşısında hangi düşünsel ve ahlaki kaynaklara başvuracağımızı bilmektir. İnsan bazen kontrol edebildiği şeylere yönelerek, bazen arzularını sorgulayarak, bazen de kendi yargılarından kuşku duyarak özgürleşebilir.

Kitabın günümüz insanı için taşıdığı anlam, geleceği güvence altına alma çabasının bugünü tüketebileceğini göstermesinde yatar. Sürekli bir sonraki hedefe yönelirken yaşadığımız anı erteleyebilir, hayatı ulaşılacak sonuçlardan ibaret sanabiliriz. Oysa yaşam, yalnızca büyük başarıların ve dönüm noktalarının toplamı değildir. Dostluklar, gündelik karşılaşmalar, merak, üretme arzusu ve sıradan anların değeri de hayatın özünü oluşturur. Geleceği düşünmek gereklidir; fakat geleceğin belirsizliği, bugünü bütünüyle ihmal etmemizin gerekçesi olmamalıdır.

Lenoir’in eseri yukarıda da belirttiğim gibi, karmaşık felsefi gelenekleri kısa ve uygulanabilir bir yaşam anlayışı içinde birleştirmesi açısından önemlidir. Yine de kitabın değeri, kesin çözümler sunmasından çok, insanın kendi hayatına yönelttiği soruları derinleştirmesindedir.

“Öngörülemeyen Bir Dünyada Yaşamak”, belirsizliği ortadan kaldırmanın değil, onunla daha bilinçli bir ilişki kurmanın imkânlarını araştırır. Belki de olgunluk, hiçbir zaman sarsılmamak değil; kırılganlığımızı kabul ederek yeniden hareket edebilmektir. Geleceğin bize ne getireceğini bilemeyebiliriz, ancak bugün hangi değerlere bağlı kalacağımıza, kimlerle bağ kuracağımıza ve enerjimizi neye yönelteceğimize karar verebiliriz. Zira iyi yaşamak, hayatın bütün koşullarını kontrol etmekten çok, kontrol edemediğimiz koşullar içinde nasıl bir insan olmak istediğimizi belirleyebilmektir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Nevzat
(21.10.2026 09:02 - #6433)
Sevgili Yazar Lenoir'in kitabını ne kadar güzel içselleştirip satırlara dökmüş olması tebrike layık. Teşekkür ederiz kendisine. Bu kitabı okumuş biri olarak yazarın bu çalışmasından sonra Lenoir'i daha iyi anladım. Tekrar teşekkürler.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.