Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

İOANNA KUÇURADİ’NİN ARDINDAN…

İoanna Kuçuradi’nin ardından söylenebilecek ilk cümle, belki de onun felsefesi açısından en dikkatli kurulması gereken cümledir: Bir insanın değerini, ölümünden sonra ona yüklediğimiz övgülerle belirleyemeyiz. Çünkü Kuçuradi’nin düşüncesinin en güçlü çağrılarından biri, insanları ve olup bitenleri hazır değer yargılarıyla değil, onları anlamaya ve doğru değerlendirmeye çalışarak ele almamız gerektiğidir. 2 Ekim 2026’da yaşamını yitiren Kuçuradi, geride yalnızca eserlerden ve akademik kurumlardan oluşan bir miras değil, insanı değerlendirme biçimimizi sorgulayan bir düşünme disiplini de bıraktı. Kuçuradi’nin felsefesinde insan, herhangi bir başka varlık gibi yalnızca özellikleri, başarıları, toplumsal konumu ya da bize sağladığı yarar üzerinden değerlendirilemez. İnsan, insan olduğu için belirli bir değere sahiptir. Bu yaklaşım, onun etik düşüncesini insan haklarıyla buluşturan temel zemindir. Dolayısıyla Kuçuradi’nin ölümünün ardından asıl soru, “Büyük bir filozofu nasıl anmalıyız?” sorusundan biraz daha derindedir: Bir insanın değerini gerçekten nasıl görebiliriz? Bu soru, Kuçuradi’nin düşüncesinde “değer” ile “değer yargısı” arasındaki ayrımı hatırlatır. Bir kişiyi övmek, onu kutsallaştırmak veya hakkında yüce sıfatlar sıralamak, o kişinin değerini kavramakla aynı şey değildir. Kuçuradi’nin etik anlayışında önemli olan, somut bir durumu, kişiyi ya da eylemi mümkün olduğunca doğru değerlendirebilmektir. Nitekim onun felsefesinde insanı ele veren şeyin yalnızca söylediği değer yargıları değil, fiilen yaptıkları, ortaya koydukları ve yaşadıkları olduğu vurgulanır. Öyleyse Kuçuradi’yi anmanın en sahici yollarından biri, onun kendi yaşamına da bu dikkatle bakmaktır. 1969’da Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünün kuruluşuna öncülük etmesi, uzun yıllar felsefe eğitimi vermesi, Türkiye Felsefe Kurumu’nun başkanlığını yürütmesi ve insan haklarının felsefi temelleri üzerine ulusal ve uluslararası ölçekte çalışması, onun düşüncesinin yalnızca kitaplarda kalmadığını göstermektedir. UNESCO Türkiye Millî Komisyonu da Kuçuradi’nin felsefe, insan hakları ve özellikle Dünya Felsefe Günü’nün UNESCO tarafından kabul edilmesi sürecindeki katkılarını vurgulamaktadır. Burada dikkate değer olan, felsefenin Kuçuradi için bir süs, bir entelektüel ayrıcalık ya da yalnızca akademik bir uzmanlık alanı olmamasıdır. Felsefe, insanın yaşadığı dünyayı ve karşılaştığı sorunları daha doğru değerlendirebilmesinin bir imkânıdır. Bu nedenle onun insan hakları düşüncesi de soyut bir hukuk diliyle sınırlı değildir. İnsan hakları, insanın değerinin korunmasıyla ilgilidir. İnsan onurunu ihlal eden bir durum karşısında “bunun yanlış olduğunu biliyoruz” demek yeterli değildir; o durumun neden insanın değerini zedelediğini görebilmek gerekir. Belki de Kuçuradi’nin ardından bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey budur: değerlendirmek ile yargılamak arasındaki farkı yeniden öğrenmek. Kamusal hayatın, siyasetin, medyanın ve gündelik ilişkilerin hızla hüküm vermeye teşvik ettiği bir çağda, başka insanları birkaç sıfatla tanımlamak kolaydır. Zordur olan, karşımızdaki insanı biricikliği içinde görebilmek; olayları bağlamlarından koparmadan değerlendirmek, kendi önyargılarımızı da sorgulayabilmek. Kuçuradi’nin felsefesinin sessiz ama güçlü tarafı burada ortaya çıkar: Felsefe, yalnızca ne düşüneceğimizi değil, nasıl değerlendireceğimizi öğretmelidir. Bu bakımdan onun ölümü, düşüncesinin merkezindeki insan sorununu daha da görünür kılıyor. Ölüm, insanı biyolojik bir olgu olarak ortadan kaldırıyor; fakat bir insanın dünyada gerçekleştirdikleri, başkalarının düşünme ve yaşama biçimlerinde açtığı olanaklar, aynı şekilde ortadan kalkmıyor. Ancak bunu söylerken bile romantik bir “ölümsüzlük” anlatısına sığınmak yerine, Kuçuradi’nin ölçülülüğünü korumak gerekmektedir. Onun mirası, adının ne kadar yüceltildiğinden çok, düşüncelerinin bizim değerlendirmelerimizi değiştirip değiştirmediğinde aranmalıdır. İoanna Kuçuradi’nin ardından belki en anlamlı anma biçimi, onun adına daha fazla söz söylemek değil, onun sorduğu soruları daha ciddiyetle sormaktır: Bir insanı gerçekten gördüğümüzden nasıl emin olabiliriz? Değer verdiğimizi söylediğimiz şeyleri fiilen nasıl değerlendiriyoruz? İnsan haklarını savunurken gerçekten insanın değerini mi koruyoruz, yoksa yalnızca bir söylemi mi tekrarlıyoruz? Kuçuradi’nin felsefesi, ölüm karşısında bile bizi hazır tesellilere bırakmıyor. Bizi yeniden insana döndürüyor. Bir filozofun ardından yapılabilecek en sahici şey de belki budur: Onu yalnızca hatırlamak değil, onun düşünme biçimini kendi hayatımızda sınamak. Çünkü Kuçuradi’nin bize bıraktığı miras, yalnızca insan hakkında düşünmek değildir. Daha zor ve daha değerli olanı yapmaya çağırır bizi: İnsanı gerçekten değerlendirmeyi öğrenmek…
Ekleme Tarihi: 07 Ekim 2026 -Çarşamba

İOANNA KUÇURADİ’NİN ARDINDAN…

İoanna Kuçuradi’nin ardından söylenebilecek ilk cümle, belki de onun felsefesi açısından en dikkatli kurulması gereken cümledir: Bir insanın değerini, ölümünden sonra ona yüklediğimiz övgülerle belirleyemeyiz. Çünkü Kuçuradi’nin düşüncesinin en güçlü çağrılarından biri, insanları ve olup bitenleri hazır değer yargılarıyla değil, onları anlamaya ve doğru değerlendirmeye çalışarak ele almamız gerektiğidir. 2 Ekim 2026’da yaşamını yitiren Kuçuradi, geride yalnızca eserlerden ve akademik kurumlardan oluşan bir miras değil, insanı değerlendirme biçimimizi sorgulayan bir düşünme disiplini de bıraktı.

Kuçuradi’nin felsefesinde insan, herhangi bir başka varlık gibi yalnızca özellikleri, başarıları, toplumsal konumu ya da bize sağladığı yarar üzerinden değerlendirilemez. İnsan, insan olduğu için belirli bir değere sahiptir. Bu yaklaşım, onun etik düşüncesini insan haklarıyla buluşturan temel zemindir. Dolayısıyla Kuçuradi’nin ölümünün ardından asıl soru, “Büyük bir filozofu nasıl anmalıyız?” sorusundan biraz daha derindedir: Bir insanın değerini gerçekten nasıl görebiliriz?

Bu soru, Kuçuradi’nin düşüncesinde “değer” ile “değer yargısı” arasındaki ayrımı hatırlatır. Bir kişiyi övmek, onu kutsallaştırmak veya hakkında yüce sıfatlar sıralamak, o kişinin değerini kavramakla aynı şey değildir. Kuçuradi’nin etik anlayışında önemli olan, somut bir durumu, kişiyi ya da eylemi mümkün olduğunca doğru değerlendirebilmektir. Nitekim onun felsefesinde insanı ele veren şeyin yalnızca söylediği değer yargıları değil, fiilen yaptıkları, ortaya koydukları ve yaşadıkları olduğu vurgulanır.

Öyleyse Kuçuradi’yi anmanın en sahici yollarından biri, onun kendi yaşamına da bu dikkatle bakmaktır. 1969’da Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünün kuruluşuna öncülük etmesi, uzun yıllar felsefe eğitimi vermesi, Türkiye Felsefe Kurumu’nun başkanlığını yürütmesi ve insan haklarının felsefi temelleri üzerine ulusal ve uluslararası ölçekte çalışması, onun düşüncesinin yalnızca kitaplarda kalmadığını göstermektedir. UNESCO Türkiye Millî Komisyonu da Kuçuradi’nin felsefe, insan hakları ve özellikle Dünya Felsefe Günü’nün UNESCO tarafından kabul edilmesi sürecindeki katkılarını vurgulamaktadır.

Burada dikkate değer olan, felsefenin Kuçuradi için bir süs, bir entelektüel ayrıcalık ya da yalnızca akademik bir uzmanlık alanı olmamasıdır. Felsefe, insanın yaşadığı dünyayı ve karşılaştığı sorunları daha doğru değerlendirebilmesinin bir imkânıdır. Bu nedenle onun insan hakları düşüncesi de soyut bir hukuk diliyle sınırlı değildir. İnsan hakları, insanın değerinin korunmasıyla ilgilidir. İnsan onurunu ihlal eden bir durum karşısında “bunun yanlış olduğunu biliyoruz” demek yeterli değildir; o durumun neden insanın değerini zedelediğini görebilmek gerekir.

Belki de Kuçuradi’nin ardından bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey budur: değerlendirmek ile yargılamak arasındaki farkı yeniden öğrenmek. Kamusal hayatın, siyasetin, medyanın ve gündelik ilişkilerin hızla hüküm vermeye teşvik ettiği bir çağda, başka insanları birkaç sıfatla tanımlamak kolaydır. Zordur olan, karşımızdaki insanı biricikliği içinde görebilmek; olayları bağlamlarından koparmadan değerlendirmek, kendi önyargılarımızı da sorgulayabilmek. Kuçuradi’nin felsefesinin sessiz ama güçlü tarafı burada ortaya çıkar: Felsefe, yalnızca ne düşüneceğimizi değil, nasıl değerlendireceğimizi öğretmelidir.

Bu bakımdan onun ölümü, düşüncesinin merkezindeki insan sorununu daha da görünür kılıyor. Ölüm, insanı biyolojik bir olgu olarak ortadan kaldırıyor; fakat bir insanın dünyada gerçekleştirdikleri, başkalarının düşünme ve yaşama biçimlerinde açtığı olanaklar, aynı şekilde ortadan kalkmıyor. Ancak bunu söylerken bile romantik bir “ölümsüzlük” anlatısına sığınmak yerine, Kuçuradi’nin ölçülülüğünü korumak gerekmektedir. Onun mirası, adının ne kadar yüceltildiğinden çok, düşüncelerinin bizim değerlendirmelerimizi değiştirip değiştirmediğinde aranmalıdır.

İoanna Kuçuradi’nin ardından belki en anlamlı anma biçimi, onun adına daha fazla söz söylemek değil, onun sorduğu soruları daha ciddiyetle sormaktır: Bir insanı gerçekten gördüğümüzden nasıl emin olabiliriz? Değer verdiğimizi söylediğimiz şeyleri fiilen nasıl değerlendiriyoruz? İnsan haklarını savunurken gerçekten insanın değerini mi koruyoruz, yoksa yalnızca bir söylemi mi tekrarlıyoruz?

Kuçuradi’nin felsefesi, ölüm karşısında bile bizi hazır tesellilere bırakmıyor. Bizi yeniden insana döndürüyor. Bir filozofun ardından yapılabilecek en sahici şey de belki budur: Onu yalnızca hatırlamak değil, onun düşünme biçimini kendi hayatımızda sınamak. Çünkü Kuçuradi’nin bize bıraktığı miras, yalnızca insan hakkında düşünmek değildir. Daha zor ve daha değerli olanı yapmaya çağırır bizi: İnsanı gerçekten değerlendirmeyi öğrenmek…

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.