Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -59-

KÂTİP ÇELEBİ Konuşuyor Kâtip Çelebi, XVII. yüzyıl Osmanlı dünyasının en önemli bilim, düşünce ve kültür insanlarından biridir. Osmanlı bürokrasisinde “Hacı Halife”, ilim çevrelerinde ise “Kâtib Çelebi” adıyla tanınmıştır. Bakalım Kâtip Çelebi günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi: Ey aziz millet, Beni bugün, asırlar öncesinden kalkıp aranıza gelmiş bir yolcu farz ediniz. Elimde ne eski zamanların mürekkep hokkasını ne sararmış kâğıtlarını ne de devrin haritalarını taşıyorum. Lakin beraberimde değişmeyen bir yük getirdim: İnsanlığın bitmeyen suallerini. Şunu biliniz ki zaman değişir; şehirler büyür, devletlerin adı değişir, insanların kullandığı aletler çoğalır. Fakat insanın hakikati arama ihtiyacı değişmez. Cehalet eski elbisesini çıkarıp yenisini giyebilir; taassup yeni kelimeler öğrenebilir, yanlış bilgi eskiden bir kahvehane köşesinde yayılırken bugün bir anda milyonların önüne düşebilir. Fakat hastalık aynıdır: Bilmeden hüküm vermek. Ben size bugün her şeyi bildiğinizi söylemeye değil, bilmediğinizi bilmenin faziletini hatırlatmaya geldim. Bir milletin yükselişi yalnız zenginlikle ölçülmez. Binalar yükselir, yollar uzar, makineler çoğalır, şehirler ışıkla dolar. Fakat insanın zihni karanlıkta kalmışsa bütün bu ihtişamın içinde bir eksiklik vardır. Çünkü medeniyet yalnız taşın, demirin ve paranın değil; önce aklın, bilginin ve ahlakın eseridir. Ben ilmi yalnız kitaplarda aramadım. Tarihe baktım, coğrafyaya baktım, insanların yaşadığı beldeleri, devletlerin yükseliş ve düşüşlerini anlamaya çalıştım. Çünkü bilginin bir dalı diğerinden kopuk değildir. Dünyayı anlamak isteyen insan, gökyüzüne bakarken yeryüzünü; geçmişi incelerken bugünü, başka milletleri öğrenirken kendisini de görmelidir. Ey millet! Asırlar evvel yaşamış bir adamın bugün karşınıza çıkması size garip gelebilir. Bana da sizin zamanınızı görmek garip gelirdi. Zira sizin elinizde öyle bir kudret vardır ki, benim devrimde bir âlimin ömrü boyunca ulaşamadığı bilgiye siz bir dakika içinde ulaşabiliyorsunuz. Lakin ilk gördüğüm şey beni hayrete düşürmekle beraber düşündürdü: Siz bilgiye hiç olmadığı kadar yakınsınız; fakat hakikate ondan daha yakın olduğunuz söylenemez. Benim zamanımda bir kitabın yanlışını düzeltmek için başka kitaplar aramak gerekirdi. Sizin zamanınızda ise bir yanlış, bir tuşa basılmasıyla milyonlara ulaşabiliyor. Eskiden cehaletin ayağı yavaştı. Şimdi cehaletin kanatları var. Bu sebeple size ilk nasihatim şudur: Her gördüğünüze inanmayınız. Bir görüntü hakikat değildir, bir başlık bilgi değildir, bir kalabalık haklılık değildir, bir kişinin milyonlarca takipçisi olması, onun doğru söylediğine delil değildir. Bir sözün çok tekrarlanması, onu hakikat yapmaz. Bugün insanlığın eline tarihte görülmemiş bir bilgi vasıtası verilmiştir. Fakat unutmayınız: Aletin büyüklüğü, kullananın hikmetini artırmaz. Bıçakla ekmek de kesilir, insan da yaralanır. Bilgiyle insan da aydınlanır, insan da kandırılabilir. Mesele bilgide değil, bilgiyi kullanacak zihindedir. Ey millet! Bugün sizin elinizde benim zamanımda hayal dahi edilemeyecek kadar büyük bir bilgi hazinesi vardır. Dünyanın herhangi bir köşesinde yazılmış bir kitaba, hazırlanmış bir araştırmaya, çizilmiş bir haritaya, kaydedilmiş bir derse birkaç saniye içinde ulaşabilirsiniz. Fakat size bir sual sorarım: Bilginin çoğalması, hikmetin de çoğalması demek midir? Hayır. Bilgi insanın eline verilmiş bir güçtür. Fakat güç, onu kullananın ahlakına göre hayra da şerre de dönüşebilir. Bugün bir haberi okumakla onu anlamayı, bir sözü duymakla onun doğru olduğunu, bir rakam görmekle hakikati kavradığımızı sanmayınız. Her duyduğunuza inanmayınız; fakat her duyduğunuzu da sırf hoşunuza gitmediği için reddetmeyiniz. Sual edin. Kaynağını arayın. Mukayese edin. Delil isteyin. Sonra hüküm verin. Çünkü aklın düşmanı yalnız cehalet değildir. Aklın düşmanı, insanın kendi kanaatini hakikatin yerine koymasıdır. İnsan çoğu zaman doğruyu aramaz; doğru olduğuna inandığını tasdik edecek delili arar. İşte bu, zihnin en gizli hastalıklarından biridir. Kardeşlerim, Bir memlekette insanlar farklı düşünebilir. Hatta farklı düşünmeleri tabii ve lüzumludur. Fakat farklı düşünmekle birbirini düşman görmek arasında büyük bir uçurum vardır. Bir fikri tenkit ediniz; fakat o fikrin sahibini insanlıktan çıkarmayınız. Bir düşünceyi yanlış bulabilirsiniz; fakat onu taşıyan insanı aşağılamanız, düşüncenizi doğru hâle getirmez. Hakikati arayan insan, karşısındaki insanın sözünden de istifade eder. Çünkü bazen insanın en büyük öğretmeni, kendisine itiraz edendir. Bu sebeple gençlerime özellikle sesleniyorum: Size hazır kanaatler dağıtanlardan sakınınız. Size “Bunu düşünme, çünkü biz böyle düşünüyoruz” diyenlerden sakınınız. Size geçmişi yalnız övünmek için, bugünü yalnız suçlamak için, geleceği ise yalnız korkutmak için anlatanlardan sakınınız. Tarih ne bir methiye kitabıdır ne de bir lanetleme. Tarih, insanın hafızasıdır. Geçmişi bilmeyen millet yönünü kaybeder. Fakat geçmişi kusursuz zanneden millet de geleceğini kuramaz. Atalarımızın başarılarından ders alınız; hatalarından da ders alınız. Çünkü tarih, yalnız “kim ne yaptı?” sorusunun cevabı değildir. Asıl mesele, “Neden oldu ve başka türlü olabilir miydi?” sorusudur. Bir devletin gücü yalnız ordusuyla ölçülmez. Adaletinin sağlamlığıyla, ilminin seviyesiyle, kurumlarının güvenilirliğiyle, insanlarının birbirine duyduğu itimatla da ölçülür. Bir memlekette liyakat zayıflarsa, emanete ehil olmayanlar önemli yerlere gelirse, insanlar hak ettikleri ile elde ettikleri arasındaki farkı büyütürse toplumun görünmeyen direkleri çatlamaya başlar. Bu sebeple makamı büyütmeyiniz; emaneti büyütünüz. Mevkiyi şeref kaynağı değil, sorumluluk olarak görünüz. Bir öğretmen, bir hekim, bir mühendis, bir çiftçi, bir hâkim, bir memur, bir sanatçı, bir işçi… Her biri toplumun başka bir damarına hizmet eder. Hiçbir toplum yalnızca büyük isimlerle ayakta durmaz. Medeniyet, milyonlarca insanın işini dürüstçe yapmasıyla meydana gelir. Ey gençler! Sizi özellikle izledim. Sizin dünyanızda genç olmak, benim zamanımdaki genç olmaktan çok farklıdır. Siz aynı anda binlerce insanın hayatına bakıyor, dünyanın her tarafından haber alıyor, başka insanların başarılarını her gün gözünüzün önünde görüyorsunuz. Bunun nimetleri büyüktür. Fakat bir tehlikesi de vardır: Kendi hayatınızı başkalarının vitrinleriyle karşılaştırıyorsunuz. Bir başkasının kazancını görüyorsunuz; kendi emeğinizi küçük sanıyorsunuz. Bir başkasının seyahatini görüyorsunuz; kendi hayatınızı eksik zannediyorsunuz. Bir başkasının başarısını görüyorsunuz; kendi yolculuğunuzu başarısızlık olarak değerlendiriyorsunuz. Halbuki insan hayatı bir gösteri değildir. İnsanın değeri, başkalarının alkışından ölçülmez. Ey gençler, dünyayı geziniz; başka milletlerin ilmini, sanatını, düzenini, hatalarını ve başarılarını öğreniniz. Fakat başkasını öğrenmek kendinizi küçültmek değildir. Aksine, kendini tanıyan insan başkasından korkmaz. Bir milletin kendi kimliğine güvenmesi, başkasının bilgisini reddetmesini gerektirmez. İlmin milleti, mezhebi, coğrafyası yoktur. Hakikat İstanbul'da bulunabileceği gibi Kahire'de, Bağdat'ta, Semerkant'ta, Paris'te, Londra'da veya dünyanın hiç bilmediğiniz bir köşesinde de bulunabilir. Hakikatin adresini değil, delilini arayınız. Ve unutmayınız: Bir milletin en büyük serveti, yerin altındaki madenleri değil, çocuklarının zihnindeki cevherdir. O cevheri koruyunuz. Çalışınız, öğreniniz, meslek edinmekten önce bir zihniyet edininiz. Çünkü diploma, insanın eline bir kapı açabilir; fakat o kapının ardında nasıl bir insan olacağını diploma belirlemez. Bugün Türkiye'nin en büyük meselelerinden birinin yalnız eğitim eksikliği olduğunu düşünmüyorum. Asıl mesele, öğrenmenin ne olduğuna dair anlayışımızdır. Çocuğa “Sınavdan kaç aldın?” diye soruyoruz. “Ne düşündün?” diye sormuyoruz. “Kaç net yaptın?” diyoruz. “Ne öğrendin?” demiyoruz. Bir gencin geleceğini yalnız bir sınav sonucuna bağladığımızda, ona bilimi değil, yarışmayı öğretmiş oluruz. Elbette sınav gereklidir. Elbette ölçmek gereklidir. Fakat ölçülemeyen şeylerin de insan hayatında büyük değeri vardır: Merak, vicdan, dürüstlük, sabır, sorumluluk, eleştirel düşünce… Bunlar karneye sığmaz; fakat milletlerin kaderini belirler. Ey millet! Senin büyük bir tarihinin olduğunu sık sık söylüyorsun. Doğrudur. Fakat tarihin büyüklüğü, bugünün başarısının garantisi değildir. Geçmişimizle övünmek kolaydır. Zor olan, geçmişimizin hatalarına da dürüstçe bakabilmektir. Fatih'in İstanbul'u fethetmiş olması, bugün bizim hiçbir şey öğrenmemize gerek olmadığı anlamına gelmez. Mimar Sinan'ın eserleri, bugün kötü şehirleşmeye göz yummamıza mazeret değildir. Uluğ Bey'in rasathaneleri, bugün bilime gereken önemi vermemizin yerine geçmez. Geçmiş, omzumuza konmuş bir taç değil, elimizdeki bir derstir. Atalarınızı seviniz. Fakat onları putlaştırmayınız. Çünkü atalara yapılabilecek en büyük hürmet, onların yaptığını yalnızca tekrar etmek değil, onların ilim ve merak ruhunu devam ettirmektir. Ben coğrafya ile meşgul oldum. Bugün Türkiye'nin şehirlerine baktığımda başka bir mesele görüyorum. Şehir yalnız binalardan ibaret değildir. Şehir, insanın hayatını biçimlendiren bir düzendir. Bir şehir insanını saatlerce trafikte tutuyorsa, çocuğun oynayacağı alan bırakmıyorsa, yaşlısını yalnızlaştırıyorsa, gençlerini birbirinden koparıyorsa yalnız beton büyümüş olur; şehir değil. Bir ülkenin kalkınmasını yalnız kaç bina dikildiğiyle ölçmeyiniz. İnsanların ne kadar rahat, güvenli, üretken ve huzurlu yaşayabildiğine de bakınız. Aynı şekilde ekonomiyi de yalnız rakamlardan ibaret görmeyiniz. Bir insanın maaşı onun hayatının tamamı değildir. O maaşla ne alabildiğine, çocuğuna nasıl bir gelecek sunabildiğine, ev sahibi olup olamadığına, geleceğinden ne kadar emin olduğuna bakınız. Ekonomik hayatın nihai gayesi rakamların güzelliği değil, insanın hayatının düzenlenmesidir. Ey devlet adamları, size de bir sözüm vardır. Devlet büyük bir emanettir. Makam, insanın kendisini büyütmez. Makamın büyüklüğü, insanın omzundaki sorumluluğu büyütür. Bir göreve gelen kimse önce kendisine şunu sormalıdır: “Bu makam bana ne verecek?” değil, “Ben bu makama ne vereceğim?” Devletin en büyük sermayelerinden biri güven duygusudur. Vatandaş, emeğinin karşılığını alacağına inanmalı. Hakkını aradığında karşılık bulacağına inanmalı. Bir işe girerken yalnızca yeteneğinin ve çalışmasının önemli olduğuna inanmalı. Bir kurumun kapısından girerken karşısında adalet bulacağına güvenmeli. Liyakat yalnız bir idarecilik meselesi değildir. Bir toplumun birbirine güvenme meselesidir. Bir yerde insanlar “Nasıl olsa hak eden değil, tanıdığı olan kazanır” diye düşünmeye başlarsa orada yalnız birkaç kişinin hakkı yenmiş olmaz. Toplumun adalet duygusu aşınır. Bu yüzden işi ehline veriniz. Tanıdığınızı değil, yetenekliyi tercih ediniz. Sadakati liyakatin önüne koymayınız. Çünkü sadakat yanlış yere bağlandığında devletin gücü değil, devletin zaafı olur. Ey millet! Bir başka hastalığınızı daha gördüm: Birbirinizi dinlemiyorsunuz. Sağcı-solcu, muhafazakâr-seküler, milliyetçi-liberal, dindar-dinsiz, genç-yaşlı, şehirli-taşralı… Her biriniz kendinizi bir kelimeyle tarif ediyor, sonra o kelimenin dışındaki herkesi anlamaktan vazgeçiyorsunuz. Oysa insan, bir etiketten daha büyüktür. Bir insan sizinle aynı düşünmeyebilir ve yine de vatanını sevebilir. Sizin inandığınıza inanmayan biri ahlaksız olmak zorunda değildir. Sizin siyasi görüşünüzü paylaşmayan biri cahil olmak zorunda değildir. Ve sizinle aynı fikirde olan biri sırf sizinle aynı düşündüğü için haklı değildir. Hakikatin ölçüsü tarafımız değildir. Bu cümleyi unutmayınız. Bir haber sizin dünya görüşünüzü destekliyorsa hemen paylaşmayınız. Tam tersine, daha dikkatli okuyunuz. Çünkü insanın kandırılması en kolay olduğu an, duymak istediği şeyi duyduğu andır. Kendi tarafınızın hatasını da görebilecek kadar adaletli olunuz. Karşı tarafın doğrusunu kabul edebilecek kadar cesur olunuz. İşte gerçek akıl budur. Ve son olarak şunu söyleyeyim: Siz büyük bir ülkesiniz. Fakat büyüklük yalnız nüfusla, toprakla, orduyla, ekonomiyle veya tarihle ölçülmez. Bir ülkenin asıl büyüklüğü, insanlarının hakikat karşısındaki tavrında görünür. Yanlışını kabul edebiliyor musunuz? Güçlünün karşısında da zayıfın karşısında da adil olabiliyor musunuz? Bilmediğinizi öğrenmeye açık mısınız? Çocuğunuzun sizden farklı düşünmesine izin verebiliyor musunuz? Kendi mahallenizin dışında kalan insanı da insan olarak görebiliyor musunuz? Size karşı çıkan kişiyi düşmanlaştırmadan dinleyebiliyor musunuz? Eğer bunları yapabiliyorsanız, geleceğiniz yalnız ekonomik veya siyasi şartlara bağlı değildir. Çünkü milletlerin en büyük sermayesi akıl sahibi insanlardır. Benim zamanımda mürekkep ve kâğıt kıymetliydi. Sizin zamanınızda ise dikkat kıymetlidir. Benim zamanımda bir kitabı bulmak zordu. Sizin zamanınızda doğru kitabı yanlış olandan ayırmak zordur. Benim zamanımda uzak bir ülkeyi görmek zordu. Sizin zamanınızda uzak ülkeleri görmek kolay, kendi toplumunuzu anlamak bazen zordur. Öyleyse çağınızın imkânlarını kullanınız; fakat çağınızın hastalıklarına teslim olmayınız. Telefonunuz aklınızın yerine geçmesin. Algoritmalar vicdanınızın yerine geçmesin. Kalabalıklar muhakemenizin yerine geçmesin. Sloganlar düşüncenizin yerine geçmesin. Ve geçmişiniz gururunuzun, geleceğiniz korkunuzun esiri olmasın. Okuyunuz, araştırınız, seyrediniz değil gözlemleyiniz, dinleyiniz, sorgulayınız, yanılabileceğinizi kabul ediniz. Çünkü insanın olgunluğu, ne kadar çok şey bildiğinde değil, bildiklerinin sınırını ne kadar iyi bildiğinde ortaya çıkar. Ben Kâtip Çelebi olarak size bir hazine bırakacak olsaydım, size ne altın ne de mülk verirdim. Size bir zihniyet bırakırdım: Hakikati sev, bilmediğini kabul et, delilsiz hüküm verme, işi ehline teslim et, geçmişten ders çıkar, gelecekten korkma; onu çalışarak kur, farklı düşünenden nefret etme. Ve her gün, kendine şu soruyu sor: “Bugün dünden biraz daha mı biliyorum?” Eğer cevabın evetse, yalnız sen ilerlemiyorsun. Bu memleket de ilerliyor. Çünkü bir ülkenin kaderi, yalnız saraylarda, meclislerde, üniversitelerde veya fabrikalarda yazılmaz. Kader, milyonlarca insanın zihninde her gün yeniden yazılır. Ve o zihnin içine ne koyacağınız, nihayetinde, sizin elinizdedir.
Ekleme Tarihi: 26 Eylül 2026 -Cumartesi

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -59-

KÂTİP ÇELEBİ Konuşuyor

Kâtip Çelebi, XVII. yüzyıl Osmanlı dünyasının en önemli bilim, düşünce ve kültür insanlarından biridir. Osmanlı bürokrasisinde “Hacı Halife”, ilim çevrelerinde ise “Kâtib Çelebi” adıyla tanınmıştır. Bakalım Kâtip Çelebi günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:

Ey aziz millet,

Beni bugün, asırlar öncesinden kalkıp aranıza gelmiş bir yolcu farz ediniz. Elimde ne eski zamanların mürekkep hokkasını ne sararmış kâğıtlarını ne de devrin haritalarını taşıyorum. Lakin beraberimde değişmeyen bir yük getirdim: İnsanlığın bitmeyen suallerini.

Şunu biliniz ki zaman değişir; şehirler büyür, devletlerin adı değişir, insanların kullandığı aletler çoğalır. Fakat insanın hakikati arama ihtiyacı değişmez. Cehalet eski elbisesini çıkarıp yenisini giyebilir; taassup yeni kelimeler öğrenebilir, yanlış bilgi eskiden bir kahvehane köşesinde yayılırken bugün bir anda milyonların önüne düşebilir. Fakat hastalık aynıdır: Bilmeden hüküm vermek.

Ben size bugün her şeyi bildiğinizi söylemeye değil, bilmediğinizi bilmenin faziletini hatırlatmaya geldim.

Bir milletin yükselişi yalnız zenginlikle ölçülmez. Binalar yükselir, yollar uzar, makineler çoğalır, şehirler ışıkla dolar. Fakat insanın zihni karanlıkta kalmışsa bütün bu ihtişamın içinde bir eksiklik vardır. Çünkü medeniyet yalnız taşın, demirin ve paranın değil; önce aklın, bilginin ve ahlakın eseridir.

Ben ilmi yalnız kitaplarda aramadım. Tarihe baktım, coğrafyaya baktım, insanların yaşadığı beldeleri, devletlerin yükseliş ve düşüşlerini anlamaya çalıştım. Çünkü bilginin bir dalı diğerinden kopuk değildir. Dünyayı anlamak isteyen insan, gökyüzüne bakarken yeryüzünü; geçmişi incelerken bugünü, başka milletleri öğrenirken kendisini de görmelidir.

Ey millet!

Asırlar evvel yaşamış bir adamın bugün karşınıza çıkması size garip gelebilir. Bana da sizin zamanınızı görmek garip gelirdi. Zira sizin elinizde öyle bir kudret vardır ki, benim devrimde bir âlimin ömrü boyunca ulaşamadığı bilgiye siz bir dakika içinde ulaşabiliyorsunuz.

Lakin ilk gördüğüm şey beni hayrete düşürmekle beraber düşündürdü: Siz bilgiye hiç olmadığı kadar yakınsınız; fakat hakikate ondan daha yakın olduğunuz söylenemez.

Benim zamanımda bir kitabın yanlışını düzeltmek için başka kitaplar aramak gerekirdi. Sizin zamanınızda ise bir yanlış, bir tuşa basılmasıyla milyonlara ulaşabiliyor. Eskiden cehaletin ayağı yavaştı. Şimdi cehaletin kanatları var. Bu sebeple size ilk nasihatim şudur: Her gördüğünüze inanmayınız. Bir görüntü hakikat değildir, bir başlık bilgi değildir, bir kalabalık haklılık değildir, bir kişinin milyonlarca takipçisi olması, onun doğru söylediğine delil değildir. Bir sözün çok tekrarlanması, onu hakikat yapmaz.

Bugün insanlığın eline tarihte görülmemiş bir bilgi vasıtası verilmiştir. Fakat unutmayınız: Aletin büyüklüğü, kullananın hikmetini artırmaz. Bıçakla ekmek de kesilir, insan da yaralanır. Bilgiyle insan da aydınlanır, insan da kandırılabilir. Mesele bilgide değil, bilgiyi kullanacak zihindedir.

Ey millet!

Bugün sizin elinizde benim zamanımda hayal dahi edilemeyecek kadar büyük bir bilgi hazinesi vardır. Dünyanın herhangi bir köşesinde yazılmış bir kitaba, hazırlanmış bir araştırmaya, çizilmiş bir haritaya, kaydedilmiş bir derse birkaç saniye içinde ulaşabilirsiniz. Fakat size bir sual sorarım: Bilginin çoğalması, hikmetin de çoğalması demek midir? Hayır.

Bilgi insanın eline verilmiş bir güçtür. Fakat güç, onu kullananın ahlakına göre hayra da şerre de dönüşebilir.

Bugün bir haberi okumakla onu anlamayı, bir sözü duymakla onun doğru olduğunu, bir rakam görmekle hakikati kavradığımızı sanmayınız. Her duyduğunuza inanmayınız; fakat her duyduğunuzu da sırf hoşunuza gitmediği için reddetmeyiniz. Sual edin. Kaynağını arayın. Mukayese edin. Delil isteyin. Sonra hüküm verin. Çünkü aklın düşmanı yalnız cehalet değildir. Aklın düşmanı, insanın kendi kanaatini hakikatin yerine koymasıdır.

İnsan çoğu zaman doğruyu aramaz; doğru olduğuna inandığını tasdik edecek delili arar. İşte bu, zihnin en gizli hastalıklarından biridir.

Kardeşlerim,

Bir memlekette insanlar farklı düşünebilir. Hatta farklı düşünmeleri tabii ve lüzumludur. Fakat farklı düşünmekle birbirini düşman görmek arasında büyük bir uçurum vardır.

Bir fikri tenkit ediniz; fakat o fikrin sahibini insanlıktan çıkarmayınız. Bir düşünceyi yanlış bulabilirsiniz; fakat onu taşıyan insanı aşağılamanız, düşüncenizi doğru hâle getirmez.

Hakikati arayan insan, karşısındaki insanın sözünden de istifade eder. Çünkü bazen insanın en büyük öğretmeni, kendisine itiraz edendir. Bu sebeple gençlerime özellikle sesleniyorum: Size hazır kanaatler dağıtanlardan sakınınız. Size “Bunu düşünme, çünkü biz böyle düşünüyoruz” diyenlerden sakınınız. Size geçmişi yalnız övünmek için, bugünü yalnız suçlamak için, geleceği ise yalnız korkutmak için anlatanlardan sakınınız.

Tarih ne bir methiye kitabıdır ne de bir lanetleme. Tarih, insanın hafızasıdır. Geçmişi bilmeyen millet yönünü kaybeder. Fakat geçmişi kusursuz zanneden millet de geleceğini kuramaz. Atalarımızın başarılarından ders alınız; hatalarından da ders alınız. Çünkü tarih, yalnız “kim ne yaptı?” sorusunun cevabı değildir. Asıl mesele, “Neden oldu ve başka türlü olabilir miydi?” sorusudur.

Bir devletin gücü yalnız ordusuyla ölçülmez. Adaletinin sağlamlığıyla, ilminin seviyesiyle, kurumlarının güvenilirliğiyle, insanlarının birbirine duyduğu itimatla da ölçülür. Bir memlekette liyakat zayıflarsa, emanete ehil olmayanlar önemli yerlere gelirse, insanlar hak ettikleri ile elde ettikleri arasındaki farkı büyütürse toplumun görünmeyen direkleri çatlamaya başlar. Bu sebeple makamı büyütmeyiniz; emaneti büyütünüz. Mevkiyi şeref kaynağı değil, sorumluluk olarak görünüz.

Bir öğretmen, bir hekim, bir mühendis, bir çiftçi, bir hâkim, bir memur, bir sanatçı, bir işçi… Her biri toplumun başka bir damarına hizmet eder. Hiçbir toplum yalnızca büyük isimlerle ayakta durmaz. Medeniyet, milyonlarca insanın işini dürüstçe yapmasıyla meydana gelir.

Ey gençler!

Sizi özellikle izledim. Sizin dünyanızda genç olmak, benim zamanımdaki genç olmaktan çok farklıdır. Siz aynı anda binlerce insanın hayatına bakıyor, dünyanın her tarafından haber alıyor, başka insanların başarılarını her gün gözünüzün önünde görüyorsunuz. Bunun nimetleri büyüktür. Fakat bir tehlikesi de vardır: Kendi hayatınızı başkalarının vitrinleriyle karşılaştırıyorsunuz.

Bir başkasının kazancını görüyorsunuz; kendi emeğinizi küçük sanıyorsunuz. Bir başkasının seyahatini görüyorsunuz; kendi hayatınızı eksik zannediyorsunuz. Bir başkasının başarısını görüyorsunuz; kendi yolculuğunuzu başarısızlık olarak değerlendiriyorsunuz. Halbuki insan hayatı bir gösteri değildir. İnsanın değeri, başkalarının alkışından ölçülmez.

Ey gençler, dünyayı geziniz; başka milletlerin ilmini, sanatını, düzenini, hatalarını ve başarılarını öğreniniz. Fakat başkasını öğrenmek kendinizi küçültmek değildir. Aksine, kendini tanıyan insan başkasından korkmaz.

Bir milletin kendi kimliğine güvenmesi, başkasının bilgisini reddetmesini gerektirmez. İlmin milleti, mezhebi, coğrafyası yoktur. Hakikat İstanbul'da bulunabileceği gibi Kahire'de, Bağdat'ta, Semerkant'ta, Paris'te, Londra'da veya dünyanın hiç bilmediğiniz bir köşesinde de bulunabilir. Hakikatin adresini değil, delilini arayınız.

Ve unutmayınız: Bir milletin en büyük serveti, yerin altındaki madenleri değil, çocuklarının zihnindeki cevherdir. O cevheri koruyunuz.

Çalışınız, öğreniniz, meslek edinmekten önce bir zihniyet edininiz. Çünkü diploma, insanın eline bir kapı açabilir; fakat o kapının ardında nasıl bir insan olacağını diploma belirlemez.

Bugün Türkiye'nin en büyük meselelerinden birinin yalnız eğitim eksikliği olduğunu düşünmüyorum. Asıl mesele, öğrenmenin ne olduğuna dair anlayışımızdır. Çocuğa “Sınavdan kaç aldın?” diye soruyoruz. “Ne düşündün?” diye sormuyoruz. “Kaç net yaptın?” diyoruz. “Ne öğrendin?” demiyoruz.

Bir gencin geleceğini yalnız bir sınav sonucuna bağladığımızda, ona bilimi değil, yarışmayı öğretmiş oluruz. Elbette sınav gereklidir. Elbette ölçmek gereklidir. Fakat ölçülemeyen şeylerin de insan hayatında büyük değeri vardır: Merak, vicdan, dürüstlük, sabır, sorumluluk, eleştirel düşünce… Bunlar karneye sığmaz; fakat milletlerin kaderini belirler.

Ey millet!

Senin büyük bir tarihinin olduğunu sık sık söylüyorsun. Doğrudur. Fakat tarihin büyüklüğü, bugünün başarısının garantisi değildir. Geçmişimizle övünmek kolaydır. Zor olan, geçmişimizin hatalarına da dürüstçe bakabilmektir.

Fatih'in İstanbul'u fethetmiş olması, bugün bizim hiçbir şey öğrenmemize gerek olmadığı anlamına gelmez. Mimar Sinan'ın eserleri, bugün kötü şehirleşmeye göz yummamıza mazeret değildir. Uluğ Bey'in rasathaneleri, bugün bilime gereken önemi vermemizin yerine geçmez.

Geçmiş, omzumuza konmuş bir taç değil, elimizdeki bir derstir. Atalarınızı seviniz. Fakat onları putlaştırmayınız. Çünkü atalara yapılabilecek en büyük hürmet, onların yaptığını yalnızca tekrar etmek değil, onların ilim ve merak ruhunu devam ettirmektir.

Ben coğrafya ile meşgul oldum. Bugün Türkiye'nin şehirlerine baktığımda başka bir mesele görüyorum. Şehir yalnız binalardan ibaret değildir. Şehir, insanın hayatını biçimlendiren bir düzendir. Bir şehir insanını saatlerce trafikte tutuyorsa, çocuğun oynayacağı alan bırakmıyorsa, yaşlısını yalnızlaştırıyorsa, gençlerini birbirinden koparıyorsa yalnız beton büyümüş olur; şehir değil. Bir ülkenin kalkınmasını yalnız kaç bina dikildiğiyle ölçmeyiniz. İnsanların ne kadar rahat, güvenli, üretken ve huzurlu yaşayabildiğine de bakınız.

Aynı şekilde ekonomiyi de yalnız rakamlardan ibaret görmeyiniz. Bir insanın maaşı onun hayatının tamamı değildir. O maaşla ne alabildiğine, çocuğuna nasıl bir gelecek sunabildiğine, ev sahibi olup olamadığına, geleceğinden ne kadar emin olduğuna bakınız. Ekonomik hayatın nihai gayesi rakamların güzelliği değil, insanın hayatının düzenlenmesidir.

Ey devlet adamları, size de bir sözüm vardır. Devlet büyük bir emanettir. Makam, insanın kendisini büyütmez. Makamın büyüklüğü, insanın omzundaki sorumluluğu büyütür. Bir göreve gelen kimse önce kendisine şunu sormalıdır: “Bu makam bana ne verecek?” değil, “Ben bu makama ne vereceğim?”

Devletin en büyük sermayelerinden biri güven duygusudur. Vatandaş, emeğinin karşılığını alacağına inanmalı. Hakkını aradığında karşılık bulacağına inanmalı. Bir işe girerken yalnızca yeteneğinin ve çalışmasının önemli olduğuna inanmalı. Bir kurumun kapısından girerken karşısında adalet bulacağına güvenmeli.

Liyakat yalnız bir idarecilik meselesi değildir. Bir toplumun birbirine güvenme meselesidir. Bir yerde insanlar “Nasıl olsa hak eden değil, tanıdığı olan kazanır” diye düşünmeye başlarsa orada yalnız birkaç kişinin hakkı yenmiş olmaz. Toplumun adalet duygusu aşınır. Bu yüzden işi ehline veriniz. Tanıdığınızı değil, yetenekliyi tercih ediniz. Sadakati liyakatin önüne koymayınız. Çünkü sadakat yanlış yere bağlandığında devletin gücü değil, devletin zaafı olur.

Ey millet!

Bir başka hastalığınızı daha gördüm: Birbirinizi dinlemiyorsunuz. Sağcı-solcu, muhafazakâr-seküler, milliyetçi-liberal, dindar-dinsiz, genç-yaşlı, şehirli-taşralı… Her biriniz kendinizi bir kelimeyle tarif ediyor, sonra o kelimenin dışındaki herkesi anlamaktan vazgeçiyorsunuz. Oysa insan, bir etiketten daha büyüktür.

Bir insan sizinle aynı düşünmeyebilir ve yine de vatanını sevebilir. Sizin inandığınıza inanmayan biri ahlaksız olmak zorunda değildir. Sizin siyasi görüşünüzü paylaşmayan biri cahil olmak zorunda değildir. Ve sizinle aynı fikirde olan biri sırf sizinle aynı düşündüğü için haklı değildir.

Hakikatin ölçüsü tarafımız değildir. Bu cümleyi unutmayınız. Bir haber sizin dünya görüşünüzü destekliyorsa hemen paylaşmayınız. Tam tersine, daha dikkatli okuyunuz. Çünkü insanın kandırılması en kolay olduğu an, duymak istediği şeyi duyduğu andır. Kendi tarafınızın hatasını da görebilecek kadar adaletli olunuz. Karşı tarafın doğrusunu kabul edebilecek kadar cesur olunuz. İşte gerçek akıl budur.

Ve son olarak şunu söyleyeyim: Siz büyük bir ülkesiniz. Fakat büyüklük yalnız nüfusla, toprakla, orduyla, ekonomiyle veya tarihle ölçülmez. Bir ülkenin asıl büyüklüğü, insanlarının hakikat karşısındaki tavrında görünür.

Yanlışını kabul edebiliyor musunuz? Güçlünün karşısında da zayıfın karşısında da adil olabiliyor musunuz? Bilmediğinizi öğrenmeye açık mısınız? Çocuğunuzun sizden farklı düşünmesine izin verebiliyor musunuz? Kendi mahallenizin dışında kalan insanı da insan olarak görebiliyor musunuz? Size karşı çıkan kişiyi düşmanlaştırmadan dinleyebiliyor musunuz? Eğer bunları yapabiliyorsanız, geleceğiniz yalnız ekonomik veya siyasi şartlara bağlı değildir. Çünkü milletlerin en büyük sermayesi akıl sahibi insanlardır.

Benim zamanımda mürekkep ve kâğıt kıymetliydi. Sizin zamanınızda ise dikkat kıymetlidir. Benim zamanımda bir kitabı bulmak zordu. Sizin zamanınızda doğru kitabı yanlış olandan ayırmak zordur. Benim zamanımda uzak bir ülkeyi görmek zordu. Sizin zamanınızda uzak ülkeleri görmek kolay, kendi toplumunuzu anlamak bazen zordur.

Öyleyse çağınızın imkânlarını kullanınız; fakat çağınızın hastalıklarına teslim olmayınız. Telefonunuz aklınızın yerine geçmesin. Algoritmalar vicdanınızın yerine geçmesin. Kalabalıklar muhakemenizin yerine geçmesin. Sloganlar düşüncenizin yerine geçmesin. Ve geçmişiniz gururunuzun, geleceğiniz korkunuzun esiri olmasın.

Okuyunuz, araştırınız, seyrediniz değil gözlemleyiniz, dinleyiniz, sorgulayınız, yanılabileceğinizi kabul ediniz. Çünkü insanın olgunluğu, ne kadar çok şey bildiğinde değil, bildiklerinin sınırını ne kadar iyi bildiğinde ortaya çıkar.

Ben Kâtip Çelebi olarak size bir hazine bırakacak olsaydım, size ne altın ne de mülk verirdim. Size bir zihniyet bırakırdım: Hakikati sev, bilmediğini kabul et, delilsiz hüküm verme, işi ehline teslim et, geçmişten ders çıkar, gelecekten korkma; onu çalışarak kur, farklı düşünenden nefret etme. Ve her gün, kendine şu soruyu sor: “Bugün dünden biraz daha mı biliyorum?” Eğer cevabın evetse, yalnız sen ilerlemiyorsun. Bu memleket de ilerliyor. Çünkü bir ülkenin kaderi, yalnız saraylarda, meclislerde, üniversitelerde veya fabrikalarda yazılmaz.

Kader, milyonlarca insanın zihninde her gün yeniden yazılır. Ve o zihnin içine ne koyacağınız, nihayetinde, sizin elinizdedir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.