ABDAL MUSA Konuşuyor
Abdal Musa, 13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında yaşadığı kabul edilen, Anadolu Alevi-Bektaşi geleneğinin en önemli erenlerinden biridir. Horasan erenleriyle ilişkilendirilen Abdal Musa, yalnızca bir tasavvuf büyüğü değil, aynı zamanda Anadolu'da Aleviliğin yayılmasında etkili olmuş tarihî ve manevi bir şahsiyettir. Bakalım Abdal Musa günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:
Ey güzel Anadolu’nun yiğit insanları!
Ey aynı toprağın suyunu içen, aynı göğün altında yaşayan, sevinci de kederi de birbirine benzeyen canlar!
Bugün karşınıza ne bir hükümdar olarak çıktım ne de sizden üstün olduğunu söyleyen bir kişi olarak. Ben de sizin gibi bu dünyanın yolcusuyum. Ben de aynı toprağın tozundan yaratıldım, aynı göğün ışığıyla aydınlandım. Benim sizden farkım yoktur. Zira insanı insan yapan ne malıdır ne makamıdır ne de başındaki tacıdır. İnsanı insan yapan, gönlündeki sevgidir, dilindeki hakikattir, elindeki emektir ve yüreğindeki merhamettir.
Benim sözüm, insanın insana karşı taşıdığı sorumluluğun sözüdür. Çünkü zaman değişir, şehirler büyür, yollar uzar, makineler çoğalır; ama insanın gönlündeki sevgiye, adalete, merhamete ve hakikate duyduğu ihtiyaç değişmez.
Eskiden insanlar dağları aşarak birbirine ulaşırdı. Bugün bir tuşa basarak dünyanın öteki ucuyla konuşuyorsunuz. Eskiden bir haberin ulaşması günler sürerdi; bugün bir söz, birkaç saniyede milyonlarca insana ulaşabiliyor. Ancak size bir soru soracağım: İnsanlar birbirine bu kadar yaklaşmışken gönüller neden birbirinden bu kadar uzaklaşabiliyor? Birbirimizin sesini duyuyoruz, ama birbirimizi dinliyor muyuz? Birbirimizin fotoğrafını görüyoruz, ama birbirimizin derdini biliyor muyuz? Her gün binlerce söz söylüyoruz, ama kaçımız bir insanın yüreğine gerçekten dokunabiliyoruz?
Ey canlar!
Bugünün Türkiye'sinde bir insan sabah evinden çıkarken yalnızca işine gitmiyor. Kimi ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor, kimi çocuğunun eğitim masraflarını hesaplıyor, kimi iş bulabilmenin umuduyla kapı kapı dolaşıyor. Kimi yıllarca okuyup emek verdiği hâlde geleceğini göremiyor. Kimi yaşlılığında huzur arıyor, kimi gençliğinin en güzel yıllarını geçim kaygısıyla tüketiyor.
Bir annenin pazar filesine bakıp evdeki çocuklarını düşünmesi, bir babanın cebindeki parayı hesaplayıp ihtiyaçları sıraya koyması, bir gencin çalıştığı hâlde kendi evini kuramayacağını düşünmesi yalnızca ekonomik meseleler değildir. Bunlar aynı zamanda insanın onuruyla, umuduyla ve geleceğe duyduğu güvenle ilgilidir.
Bir insanın sofrasındaki ekmek küçülürken ona yalnızca sabret demek yetmez. Aç olanın karnını doyurmak, iş arayanın önündeki engelleri kaldırmak, emeğinin karşılığını alamayana hakkını vermek gerekir.
Sabır kıymetlidir; fakat sabrı başkasının sorumluluğunu yerine getirmemesine mazeret yapmak doğru değildir. Kanaat güzeldir; fakat yoksulluğu kader diye yüceltmek, haksızlığı görmezden gelmek değildir kanaat. İnsan elindekine şükrederken daha adil bir hayat istemekten de vazgeçmemelidir. Adalet, işçinin ücretinde, öğrencinin eğitim imkânında, çiftçinin ürününün karşılığında, kadının güvenliğinde, çocuğun korunmasında, yaşlının insanca yaşayabilmesinde de aranır. Bir toplumun gerçek zenginliği, en varlıklı insanlarının ne kadar yükseldiğiyle değil, en zor durumdaki insanlarının ne kadar güvende olduğuyla ölçülür.
Ey canlar!
Şu dünyaya bir bakın. Dağlar hiç birbirine üstünlük taslar mı? Irmaklar, suyunu hangi köyden geçtiğine göre ayırır mı? Güneş, ışığını zenginin evine başka, yoksulun damına başka mı düşürür? Toprak, kendisine düşen tohumu ekerken onun hangi milletten, hangi inançtan, hangi soydan geldiğini mi sorar? “HAYIR!”
Doğa bize her gün aynı hakikati anlatır. Güneş herkesi ısıtır, yağmur herkese yağar, toprak herkesi bağrına basar. Öyleyse ey insan, sen kimsin ki kendini bir başka insandan üstün göresin? Sen kimsin ki bir canı küçümseyip ötekini yüceltesin?
Unutmayın ki insanın değeri, doğduğu yerle değil, yaşadığı hayatla ölçülür. Bir kişinin gönlü sevgiyle doluysa o gönül saraylardan daha geniştir. Bir insanın eli yoksula uzanıyorsa o el, altınla süslenmiş ellerden daha değerlidir. Bir kişi, kendisine kötülük edene bile adaletle yaklaşabiliyorsa işte o kişi, nefsinin esaretinden kurtulmaya başlamıştır. Ben derim ki insan önce kendi gönlünün kapısını açmalıdır. Gönlünü açan ise bir dünyayı içine sığdırır.
Ey Anadolu halkı!
Siz nice fırtınalar görmüş, nice acılar çekmiş, nice ayrılıklar yaşamış bir halksınız. Bu topraklar nice anaların gözyaşını, nice yiğidin alın terini, nice ozanın sazını, nice dervişin duasını bağrında taşımıştır. Her taşında bir hatıra, her pınarında bir hikâye, her köyünde bir gönül vardır. Peki, bütün bu acılardan ne öğrendik? Birbirimize düşman olmayı mı, yoksa birbirimizin yarasını sarmayı mı? Bir lokmayı paylaşmak varken onu yalnız kendimize saklamayı mı, yoksa bölüştükçe çoğaldığını anlamayı mı? Bir insanın inancı, dili, kökeni veya yaşam biçimi farklı diye ondan uzak durmayı mı, yoksa farklılıkların içinde insanlığın ortak sesini duymayı mı? Ayrılık, insanın zihninde büyüttüğü bir duvardır. Sevgi ise o duvarın üzerine açılan bir kapıdır.
İnsanları birbirinden ayıran nice isim vardır. Kimi kendine zengin der, kimi yoksul. Kimi güçlü der, kimi güçsüz. Kimi kendi inancını yüceltirken başkasının inancını küçümser. Kimi kendi soyunu överken başka bir insanın soyunu hor görür. Oysa ölüm geldiğinde ne zenginliğin ne makamın ne de soy sopla övünmenin bir hükmü kalır. Hepimiz aynı toprağa döneriz.
Öyleyse neden yaşarken birbirimize yabancı olalım? Neden bir çocuğun gözyaşına bakıp da kendi çocuğumuzun gözyaşını hatırlamayalım? Neden bir annenin feryadını duyduğumuzda kendi annemizin sesini işitmeyelim? Neden bir yoksulun boş sofrasını gördüğümüzde kendi evimizdeki ekmeğin kıymetini anlamayalım? İşte size soruyorum: İnsanlık, yalnızca kendi kapısının önünü temiz tutmak mıdır, yoksa bütün dünyanın acısına karşı sorumluluk duymak mıdır?
Hiçbir çocuk aç yatmasın, hiçbir insan hor görülmesin, hiçbir yoksul yalnız bırakılmasın, hiçbir kimse yalnızca kimliği veya inancı yüzünden zulme uğramasın.
Ey canlar!
Bir de nefsinizden söz edelim. İnsan bazen düşmanını uzaklarda arar. Kimi komşusunda bulur, kimi başka bir toplulukta, kimi kendisinden farklı düşünende. Oysa insanın en büyük mücadelesi çoğu zaman kendi içindedir. Öfkesini yenemeyen, başkasını yenmekle övünür. Kibrini yenemeyen, başkasını küçültmekle büyüdüğünü sanır. Açgözlülüğünü yenemeyen, dünyanın bütün nimetlerini kendine ister. Oysa gönlü dar olanın elinde dünya kadar servet bulunsa da içindeki boşluğu dolduramaz. Kendinize sorun: Ben haklı olmak mı istiyorum, yoksa hakikati bulmak mı? Ben başkasını susturmak mı istiyorum, yoksa onu anlamak mı? Ben alkışlanmak mı istiyorum, yoksa ardımda iyilik bırakmak mı?
Hakikati arayan insan, gerektiğinde kendi yanlışını da görür. Bilgeliğe yürüyen kişi, her şeyi bildiğini iddia etmez. Olgunlaşan gönül, başkasının acısını kendi yüreğinde hisseder. Unutmayın: Bir insanın dilinden dökülen sözler güzel olabilir; fakat o sözler davranışlarına yansımıyorsa gönlünde henüz olgunlaşmamış bir şeyler vardır.
Sevgi, yalnızca dille söylenen bir kelime değildir. Sevgi, elini uzatmaktır. Sevgi, hakkı gözetmektir. Sevgi, güçsüzün yanında durmaktır. Sevgi, kendinden olmayanı da insan bilmektir. Bir lokmayı bölüşmeden kardeşlikten söz etmek kolaydır. Haksızlık karşısında susup adaletten söz etmek kolaydır. Başkasının kusurunu sayarken kendi kusurunu görmemek kolaydır. Zor olan, bildiğini yaşamaktır.
Ey halkım!
Adalet olmadan birlik kurulamaz. Çünkü bir insanın hakkı yenirken diğerleri huzur içinde yaşıyorsa o huzur eksiktir. Bir yerde yoksulluk büyürken başka bir yerde israf övülüyorsa orada vicdan yaralıdır. Bir insanın emeği sömürülürken bir başkası yalnızca gücüne dayanarak yükseliyorsa orada insanlık sınanıyordur. Ben derim ki alın terini küçümsemeyin. Çiftçinin emeğini, ustanın sanatını, annenin bakımını, işçinin gücünü, öğretmenin bilgisini, yaşlının tecrübesini değersiz görmeyin. Her emek, hayatın büyük dokumasına atılmış bir ilmek gibidir.
Bir toplumun büyüklüğü, yalnızca yaptığı binalarla ölçülmez. O toplumun büyüklüğü, en yoksuluna nasıl davrandığında, en savunmasızını nasıl koruduğunda, çocuklarına nasıl bir gelecek bıraktığında ortaya çıkar.
Güçlü olmak, güçsüzü ezmek değildir. Güçlü olmak, gücünü adalet için kullanabilmektir. Bilgili olmak, başkasını bilgisizliğiyle aşağılamak değildir. Bilgili olmak, bildiğini insanlığın iyiliğine sunabilmektir. İnançlı olmak, kendini başkasından üstün görmek değildir. İnanç, insanı merhamete, doğruluğa ve sorumluluğa çağırıyorsa gönülde anlam bulur.
Ey canlar!
Zaman geçer. Gençlik yaşlanır, bahar kışa döner, yaprak dalından düşer. Bugün sahip olduğumuz hiçbir şey sonsuza kadar bizim değildir. Öyleyse geçici olanın uğruna kalıcı değerlerimizi yitirmeyelim. Bir gün geriye dönüp baktığınızda kaç kişiyi yendiğinizi değil, kaç kişinin yarasını sardığınızı hatırlayın. Kaç kişiden üstün olduğunuzu değil, kaç kişiye el uzattığınızı düşünün. Kaç sözle alkış aldığınızı değil, hangi sözünüzle bir insanın yüreğine umut verdiğinizi sorun kendinize.
İnsan, ardında bıraktığı iyilik kadar yaşar başkalarının gönlünde. Bir yetimin başını okşamak, bir yaşlının hatırını sormak, bir komşunun derdini dinlemek, bir haksızlığa karşı çıkmak, bir lokmayı paylaşmak… Bunlar küçük işler değildir. İnsanlık, çoğu zaman büyük meydanlarda değil, gündelik hayatın sessiz anlarında kendini gösterir. Ve unutmayın ki birlik, herkesin aynı düşünmesi demek değildir. Birlik, farklı düşünen insanların birbirinin insanlığını inkâr etmeden yaşayabilmesidir. Herkes aynı renkte olmak zorunda değildir; önemli olan, aynı insanlık bahçesinde birbirine yaşam hakkı tanımaktır.
Ey canlar!
Sözlerimin sonuna yaklaşırken size yeniden gönülden sesleniyorum. Bu ülkenin bütün sorunlarını bir günde çözemezsiniz. Yoksulluğu, ayrımcılığı, adaletsizliği, yalnızlığı ve güvensizliği tek bir konuşmayla ortadan kaldıramazsınız. Fakat her insan kendi bulunduğu yerde bir şeyleri değiştirebilir.
Bir işveren çalışanının hakkını gözetebilir. Bir öğretmen öğrencisinin yeteneğini fark edebilir. Bir komşu zor durumda olan komşusunun kapısını çalabilir. Bir yurttaş gördüğü haksızlık karşısında sesini yükseltebilir. Bir genç doğru bildiğini araştırabilir. Bir yönetici kendisine emanet edilen gücü adaletle kullanabilir.
Büyük değişimler, çoğu zaman küçük ama kararlı davranışlarla başlar. Kendinize her gün şu soruları sorun: Bugün bir insanın yükünü hafiflettim mi? Bugün bilmediğim bir konuda öğrenmeye çalıştım mı? Bugün bir haksızlık karşısında sessiz kalmak yerine doğru olanı yapabildim mi? Bugün kendimden farklı bir insanı anlamaya gayret ettim mi? Bugün çocuklarımıza daha adil bir ülke bırakmak için ne yaptım? Bu soruların cevabı, yalnızca sizin hayatınızı değil, birlikte kurduğumuz toplumun geleceğini de belirleyecektir.
Geçmişinizle övünebilirsiniz; fakat geçmişin büyüklüğünü bugünün sorumluluğuyla yaşatmadığınız sürece o övgü eksik kalır. Geleceğinizden umutlu olabilirsiniz; fakat o umudu emek, adalet ve dayanışmayla beslemediğiniz sürece yalnızca bir dilek olarak kalır. Bu ülkenin güzelliği yalnızca dağlarında, denizlerinde, tarihî eserlerinde değildir. Asıl güzelliği, birbirinin elinden tutabilen insanlarında saklıdır.
Birbirinizin inancını, dilini, düşüncesini ve hayatını anlamaya çalışın. Yoksulun derdini uzaktan seyretmeyin. Gençlerin umudunu küçümsemeyin. Yaşlıların tecrübesini unutmayın. Kadınların güvenliğini ve eşitliğini vazgeçilmez bilin. Çocukların geleceğini günlük çıkarların gerisine atmayın. Ve en önemlisi, insanı hiçbir zaman bir araç, bir sayı, bir oy veya bir kazanç kapısı olarak görmeyin. İnsan, insandır.
Bir insanın yüzündeki tebessüm, bir annenin içindeki huzur, bir çocuğun korkmadan büyümesi, bir gencin yarına güvenle bakabilmesi, bir emekçinin hakkını alması ve bir yurttaşın adalet karşısında kendini güvende hissetmesi; bütün bunlar güzel bir ülkenin gerçek ölçüleridir.
Ey güzel Anadolu'nun insanları!
Gelin, birbirimizi yenmeye değil, birlikte iyileşmeye çalışalım. Birbirimizi susturmaya değil, anlamaya gayret edelim. Öfkeyi çoğaltmak yerine çözüm arayalım. Umutsuzluğu yaymak yerine elimizden geleni yapalım.
Birbirinize yük değil, yoldaş olun. Çünkü aynı ülkede yaşamak, yalnızca aynı sınırlar içinde bulunmak değildir. Aynı ülkenin insanı olmak, birbirimizin geleceğinden de sorumluluk duymaktır. Ve şunu unutmayın: Bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca yolları, köprüleri, binaları ve kurumları değildir. Bir ülkeyi asıl ayakta tutan, insanlarının birbirine duyduğu güven, adalete duyduğu inanç ve geleceğe birlikte yürüme iradesidir.
Gönlünüz sevgiyle, aklınız bilgiyle, vicdanınız merhametle, yolunuz adaletle dolsun. Hakikati aramaktan, haksızlığı sorgulamaktan, iyiliği çoğaltmaktan ve birbirinizin insanlığını tanımaktan vazgeçmeyin. Çünkü bu dünyaya yalnızca kendimiz için gelmedik. Birbirimizin hayatına dokunmak, ortak yaşamımızı güzelleştirmek ve bizden sonra gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakmak için de buradayız.
İnsan olmanın özü, yalnızca kendin için iyi bir hayat kurmak değil, başkalarının da insanca yaşayabileceği bir dünyanın kurulmasına katkı sunmaktır.
Ey canlar!
Birbirinizi insan olduğunuz için sevin. Hakkı gözetin, emeğe saygı duyun, farklılıklarınızı düşmanlığa dönüştürmeyin. Gönlünüzü kinle daraltmayın, vicdanınızı çıkar uğruna susturmayın.
Bu güzel ülkenin yarınlarını korkuyla değil umutla, ayrılıkla değil dayanışmayla, haksızlıkla değil adaletle kurun. Çünkü hakikat, insanı insana yaklaştırır; sevgi, gönülleri birleştirir; adalet ise birlikte yaşayabileceğimiz bir geleceğin temelini oluşturur.
Sözüm size emanet olsun. Yolunuz açık, gönlünüz aydınlık, vicdanınız diri olsun.
Sevgiyle kalın…
