Güzelliği çoğu kişi gördüğü şeyler üzerinden tarif eder. Güzel bir yüz, zarif bir kıyafet, estetik bir mekân, uyumlu renkler… Göz, güzelliği çabuk fark eder. Fakat söz konusu insan ise önemli bir soru ortaya çıkar: Bir insanı yalnızca bakıldığında güzel yapan şey mi güzelliktir, yoksa onunla karşılaştığımızda içimizde bıraktığı his mi?
Bir insanı gördüğümüzü düşünelim. İlk karşılaşmada yüzünü beğeniriz, duruşunu zarif buluruz, konuşmasını etkileyici görürüz. Fakat birkaç dakika sonra o kişi bir garsona küçümseyerek davranır, kendisinden farklı düşünen birini aşağılar veya konuşurken sürekli karşısındakinin sözünü keser… İşte o anda ilk gördüğümüz güzellik anlamını kaybetmeye başlar. Çünkü gözün beğendiği şey ile ruhun onayladığı şey aynı değildir.
İşte burada güzellik, estetik bir görüntü olmaktan çıkıp ahlâkî bir meseleye dönüşür. Zira insanın güzelliği, yalnızca kendisini nasıl sunduğuyla değil, başkasının varlığına nasıl davrandığıyla da ilgilidir bizim açımızdan. Bir insanın gerçek yüzü, çoğu zaman kendisine hayran olanların yanında değil; kendisinden hiçbir çıkarı olmayan insanların karşısında ortaya çıkıyor. Güçlü olduğu kişiye nazik, zayıf gördüğüne kaba davranan birinin zarafeti görüntüden ibarettir. Buna karşılık kimsenin alkışlamadığı bir iyiliği yapan, özür dilemesi gerektiğinde gururunu bir kenara bırakabilen, öfkeliyken bile karşısındakinin onurunu koruyabilen insanın güzelliği görünmezdir; fakat çok daha gerçektir.
Burada felsefenin temel sorularından biri gündelik hayatın içine girer: İyi olan ile güzel olan birbirinden ayrı mıdır? Belki de insan söz konusu olduğunda cevap hayırdır.
Bir çocuğun düşürdüğü eşyaları sessizce yerden kaldıran yaşlı bir insanı düşünelim. Kimse onu fark etmez, kimse fotoğrafını çekmez, kimse “ne kadar iyi bir insan” demez. Fakat o küçük davranışta büyük bir güzellik vardır. Zira güzellik burada yüzün biçiminde değil, insanın dünyaya karşı aldığı tavırdadır. Başkasının yükünü bir anlığına kendi yükü gibi taşıyabilmek, görünmeyen fakat çok da derin bir estetik oluşturur.
Aynı şekilde, bir tartışma sırasında haklı olduğunu bilen bir insanın karşısındakini küçük düşürmemek adına cümlelerini seçerek konuşması da bir güzelliktir. Çünkü haklı olmak insana her şeyi söyleme hakkı vermemektedir. İnsan, elindeki bilgiyi bir silaha dönüştürmeden de savunabilir. Hatta bazen en güzel cümleler, söylenmeyen cümlelerdir.
Karşımızdaki herhangi bir insanın zayıf noktasını bilmemize rağmen onu tartışmayı kazanmak adına kullanmamak; bize yapılmış bir yanlışı herkesin içinde ifşa etmek yerine özel olarak konuşmak; bir insanın mahcubiyetini fark ettiğimizde üzerine gitmemek… Bunların hiçbirinde dışarıdan bakıldığında “güzellik” diye adlandırabileceğimiz bir görüntü bulunmamaktadır. Ancak insanlık bakımından son derece güçlü bir estetik vardır: başkasının onurunu koruma estetiği.
Belki de gerçek güzellik, insanın sahip olduğu imkânları nasıl kullandığına bağlı. Gücü varken de başkasını ezmemesinde, bilgiliyse de kimseyi küçümsememesinde, haklıysa da kimseyi incitmemesinde, öfkeli olduğunda bile ölçüyü kaybetmemesinde, özür dilemesi gerektiğinde gururuna yenilmemesinde…
Bu açıdan bakıldığında güzellik, tamamlanmış bir özellik değil; her gün yeniden verilen küçük kararların toplamı olarak çıkıyor karşımıza. Birine nasıl hitap ettiğimiz, bir hataya nasıl karşılık verdiğimiz, bizi kıran bir insan hakkında başkalarına ne söylediğimiz, güç sahibi olduğumuz bir anda karşımızdakine nasıl davrandığımız… Bütün bunlar, insanın iç dünyasının dışarıya açılan küçük pencereleridir. Bu nedenledir ki daha çok bazı insanların yüzünü değil de yanında nasıl hissettiğimizi hatırlarız.
Bazı insanların yanında insan kendisini sürekli eksik, yetersiz ve tedirgin hisseder. Kimi insanların yanında ise daha rahat konuşur, hata yapmaktan korkmaz, anlaşılabileceğini düşünür. Aradaki fark çoğu zaman fiziksel görünüşte değil, karşıdaki insanın bize yönelttiği bakışta gizlidir. İşte insanın gerçek güzelliği burada başlar: Kendisine bakan gözleri değil, karşısındaki insanın ruhunu nasıl gördüğü belirler onu.
Bu nedenledir ki güzellik yalnızca “güzel görünmek” değil, başkasının dünyasına da güzel davranabilmektir. Bir yüz zamanla değişir; fakat insana hissettirdiğimiz güven, saygı ve huzur, hafızada çok çok daha uzun yaşar.
İşte tüm bunlardan ötürüdür ki gerçek güzellik, aynaya baktığımızda gördüğümüzden çok, başka bir insanın hayatına dokunduğumuzda geride bıraktığımız şeydir.
