Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -61-

JOHN STUART MİLL Konuşuyor John Stuart Mill, İngiliz filozof, iktisatçı ve siyaset düşünürüdür. Liberal düşüncenin, bireysel özgürlük anlayışının ve faydacılık felsefesinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Mill'in düşüncesinin merkezinde şu soru vardır: Bir insanın özgürlüğü nerede başlar, nerede sona erer? Bireyin düşünme, konuşma ve kendi yaşamını seçme özgürlüğünü savunmuş; çoğunluğun baskısının da bireysel özgürlükleri tehdit edebileceğini vurgulamıştır. Bakalım John Stuart Mill günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi: Aziz Vatandaşlar, Bugün burada, Doğu ile Batı’nın, köklü bir tarihin ve muazzam bir toplumsal potansiyelin kesişim noktasında duran sizlerin huzurunda bulunmaktan büyük bir onur duyuyorum. Ben bir İngiliz olarak doğdum, ömrümü fikirlerin özgürlüğü, bireyin hakları ve insanlığın ilerlemesi uğruna düşünerek, yazarak geçirdim. Ancak felsefe, coğrafi sınırları aşan evrensel bir arayıştır. Eğer bugün benim kaderim bu topraklarda şekillenmiş olsaydı, bir Türk düşünürü olarak yine aynı hakikatleri, aynı kararlılıkla savunurdum. Çünkü insanın doğası, adalete olan ihtiyacı ve mutluluk arayışı Londra’da neyse, Ankara’da, İstanbul’da ya da Anadolu’nun en ücra köşesinde de odur. Bu akşam sizlere, bir toplumun gerçek anlamda nasıl yükselebileceğinden, zincirlerinden nasıl kurtulabileceğinden ve modern dünyada hak ettiği saygın yeri nasıl alabileceğinden bahsetmek istiyorum. Dostlarım, bir devletin büyüklüğü, onu oluşturan bireylerin büyüklüğü kadardır. Bir devlet, kendi vatandaşlarını cüceleştirerek onlardan büyük işler yapmasını bekleyemez. Hayatım boyunca savunduğum en temel ilke şudur: Her birey kendi bedeni, kendi zihni ve kendi ruhu üzerinde tam bir egemenliğe sahiptir. Bir insanın nasıl yaşaması gerektiğine, neye inanacağına, neyi giyip neyi konuşacağına ne devlet ne de toplumun çoğunluğu karar verebilir. Toplumun bir birey üzerinde meşru olarak güç kullanabileceği tek bir durum vardır: Başkalarına zarar verilmesini önlemek. Bunun dışındaki her türlü müdahale ister iyi niyetle yapılmış olsun ister ahlak namına, bireyin kutsallığına ve özgürlüğüne indirilmiş bir darbedir. Eğer Türkiye’de yaşasaydım, sokaklarınızda, meclisinizde ve sofralarınızda bu ilkeyi haykırırdım. Bırakınız insanlar kendileri için doğru olan hayatı yaşasınlar. Bir insanın kendi hatasını yaparak öğrenmesi, başkasının doğrusunu körü körüne takip etmesinden çok daha erdemlidir. Bireysel özgürlük, toplumsal çürümenin panzehiridir. Gözlemlediğim kadarıyla, bu topraklarda derin bir aidiyet ve toplumsal bağ hissi var. Bu takdir edilesi bir özelliktir; fakat bu bağ, bireyi yutan bir canavara dönüşmemelidir. Demokrasilerde en büyük tehlike, sadece bir tiranın veya diktatörün baskısı değildir. Asıl tehlike, benim "çoğunluğun zorbalığı" dediğim şeydir. Çoğunluğun, kendi yaşam tarzını, kendi inançlarını ve kendi doğrularını, geriye kalan azınlığa dayatmasıdır. Dostlarım, ben iki asır önce "çoğunluğun zorbalığı" tehlikesine dikkat çektiğimde, internet veya sosyal medya henüz icat edilmemişti. Ancak bugün görüyorum ki, benim korktuğum o toplumsal baskı, algoritmalar eliyle devasa bir canavara dönüşmüş durumda. Bugün Türkiye’de özgür bir fikir pazarı yok; aksine, herkesin sadece kendi mahallesinin sesini duyduğu "dijital yankı odaları" var. Bir taraf diğer tarafı hainlikle, öbür taraf berikini gericilikle suçluyor. Sosyal medya platformlarınız, fikirlerin özgürce tartışılarak hakikatin ortaya çıktığı yerler olmak yerine, linç kültürünün ve karakter suikastlarının aracı haline gelmiş. Hangi siyasi görüşten, hangi inançtan veya mezhepten olursanız olun, birbirinizi susturmaya çalışmaktan vazgeçin. Bir fikri yasaklamak, onu engellemek veya o fikri söyleyeni dijital dünyada linç etmek, toplumsal aklınızı cüceleştirmekten başka bir işe yaramaz. Devletin veya mahkemenin kararıyla erişim engeli getirdiğiniz her internet sitesi, yasakladığınız her platform, aslında kendi geleceğinize vurduğunuz bir prangadır. Bırakın en aykırı, en rahatsız edici fikirler bile serbestçe söylensin. Eğer o fikir yanlışsa, onu susturarak değil, daha güçlü ve mantıklı bir fikirle çürüterek alt edin. Bugün Türkiye’nin en büyük enerjisi, insanların birbirinin yaşam tarzına müdahale etme arzusundan dolayı heba oluyor. Benim meşhur "Zarar İlkesi"ni modern Türkiye’ye uyarlayacak olursak söyleyeceğim şey basittir: Bir vatandaşın ne yediği ne içtiği ne giydiği, hangi müziği dinlediği veya inancını nasıl yaşadığı (ya da yaşamadığı) sadece ve sadece kendisini ilgilendirir. Bir grubun ahlak anlayışı veya dini hassasiyetleri, bir başka grubun özgürlüğünün sınırı olamaz. Devletin görevi, bir grubu diğerine karşı korumak veya topluma tek bir "makbul vatandaş" profili dayatmak değildir. Devlet, hukukun üstünlüğünü sağlayarak herkesin kendi doğrusuna göre güven içinde yaşayabileceği tarafsız bir çatı olmak zorundadır. Birbirinizin hayat tarzına saygı duymak bir lütuf değil, bir arada yaşamanın asgari şartıdır. İçinde bulunduğunuz ekonomik zorlukların, yüksek enflasyonun ve gelecek kaygısının farkındayım. Bir ekonomist olarak biliyorum ki, geçim derdinin olduğu yerde felsefe yapmak zordur. Ancak tam da bu noktada sizlere ahlak felsefemin en önemli ilkesini hatırlatmak istiyorum. Bugün Türkiye’de gençler sadece ekonomik olarak değil, entelektüel olarak da yoksullaştırılıyor. Bir toplumun gençleri bir kitap alırken, tiyatroya giderken veya bir konsere bilet bakarken defalarca düşünmek zorundaysa, orada "nitelikli hazlar" ölüyor demektir. Sizi sadece temel hayatta kalma güdüleriyle (barınma ve beslenme) sınırlayan bu sistemi reddedin. İnsanı insan yapan; sanattır, bilimdir, felsefedir, evrensel kültürle kurduğu bağdır. Memnun bir tüketim kölesi olmaktansa, sorgulayan ve hakkını arayan bir Sokrates olmak her zaman daha asildir. Ekonomik kalkınma, sadece beton binalar inşa etmek veya köprüler yapmak değildir; kalkınma, insanın zihinsel ve kültürel kapasitesini büyütebilmektir. Modern Türkiye’nin en derin, en kanayan yarasına değinmeden bu kürsüden inemem. Sokaklarınızda, evlerinizde kadınların şiddet gördüğü, katledildiği ve adalet çığlıklarının duvarlarda yankılandığı bir düzende hiçbiriniz özgür değilsiniz. Kadınların haklarını korumak, onları korumasız bırakan yasal boşlukları ortadan kaldırmak modern bir devletin namus borcudur. Kadını erkeğin emrinde gören, onu toplumsal hayattan silmeye çalışan her türlü çağ dışı zihniyete karşı amansız bir kültürel ve hukuki savaş açmalısınız. Kadınların korkusuzca yürüyemediği bir ülkenin sokaklarında, erkekler de dahil hiç kimse özgür değildir. Kadın hakları bir lütuf veya Batı özentiliği değil; en temel insan hakkı ve toplumsal ilerlemenin motorudur. Ülkenin en parlak zihinlerinin, doktorlarının, mühendislerinin, yazılımcılarının akın akın bu toprakları terk ettiğini, "beyin göçü" verdiğinizi görüyorum. Neden gidiyorlar biliyor musunuz? Sadece daha iyi bir maaş için değil; özgürlük için, liyakat için, yarın sabah uyandıklarında neyle karşılaşacaklarını bilmedikleri o belirsizlikten kaçtıkları için gidiyorlar. Gençlerinize umut verin. Onlara fikirlerini özgürce söyleyebilecekleri, hak ettikleri makamlara torpille değil yetenekleriyle gelebilecekleri bir Türkiye vaat edin. Gençlerini küstüren bir ülkenin geleceği olamaz. Aziz vatandaşlar, Kutuplaşmanın, öfkenin ve ekonomik karamsarlığın sizi ele geçirmesine izin vermeyin. Çözüm daha fazla baskıda değil, daha fazla özgürlüktedir. Çözüm birbirinizi susturmakta değil, dinlemektedir. Zihinlerinizi özgürleştirin, hukukun üstünlüğüne sarılın ve adil bir geleceği hep birlikte inşa edin. Teşekkür ederim.
Ekleme Tarihi: 10 Ekim 2026 -Cumartesi

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -61-

JOHN STUART MİLL Konuşuyor

John Stuart Mill, İngiliz filozof, iktisatçı ve siyaset düşünürüdür. Liberal düşüncenin, bireysel özgürlük anlayışının ve faydacılık felsefesinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Mill'in düşüncesinin merkezinde şu soru vardır: Bir insanın özgürlüğü nerede başlar, nerede sona erer? Bireyin düşünme, konuşma ve kendi yaşamını seçme özgürlüğünü savunmuş; çoğunluğun baskısının da bireysel özgürlükleri tehdit edebileceğini vurgulamıştır. Bakalım John Stuart Mill günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:

Aziz Vatandaşlar,

Bugün burada, Doğu ile Batı’nın, köklü bir tarihin ve muazzam bir toplumsal potansiyelin kesişim noktasında duran sizlerin huzurunda bulunmaktan büyük bir onur duyuyorum. Ben bir İngiliz olarak doğdum, ömrümü fikirlerin özgürlüğü, bireyin hakları ve insanlığın ilerlemesi uğruna düşünerek, yazarak geçirdim. Ancak felsefe, coğrafi sınırları aşan evrensel bir arayıştır. Eğer bugün benim kaderim bu topraklarda şekillenmiş olsaydı, bir Türk düşünürü olarak yine aynı hakikatleri, aynı kararlılıkla savunurdum. Çünkü insanın doğası, adalete olan ihtiyacı ve mutluluk arayışı Londra’da neyse, Ankara’da, İstanbul’da ya da Anadolu’nun en ücra köşesinde de odur.

Bu akşam sizlere, bir toplumun gerçek anlamda nasıl yükselebileceğinden, zincirlerinden nasıl kurtulabileceğinden ve modern dünyada hak ettiği saygın yeri nasıl alabileceğinden bahsetmek istiyorum.

Dostlarım, bir devletin büyüklüğü, onu oluşturan bireylerin büyüklüğü kadardır. Bir devlet, kendi vatandaşlarını cüceleştirerek onlardan büyük işler yapmasını bekleyemez. Hayatım boyunca savunduğum en temel ilke şudur: Her birey kendi bedeni, kendi zihni ve kendi ruhu üzerinde tam bir egemenliğe sahiptir.

Bir insanın nasıl yaşaması gerektiğine, neye inanacağına, neyi giyip neyi konuşacağına ne devlet ne de toplumun çoğunluğu karar verebilir. Toplumun bir birey üzerinde meşru olarak güç kullanabileceği tek bir durum vardır: Başkalarına zarar verilmesini önlemek. Bunun dışındaki her türlü müdahale ister iyi niyetle yapılmış olsun ister ahlak namına, bireyin kutsallığına ve özgürlüğüne indirilmiş bir darbedir.

Eğer Türkiye’de yaşasaydım, sokaklarınızda, meclisinizde ve sofralarınızda bu ilkeyi haykırırdım. Bırakınız insanlar kendileri için doğru olan hayatı yaşasınlar. Bir insanın kendi hatasını yaparak öğrenmesi, başkasının doğrusunu körü körüne takip etmesinden çok daha erdemlidir. Bireysel özgürlük, toplumsal çürümenin panzehiridir.

Gözlemlediğim kadarıyla, bu topraklarda derin bir aidiyet ve toplumsal bağ hissi var. Bu takdir edilesi bir özelliktir; fakat bu bağ, bireyi yutan bir canavara dönüşmemelidir. Demokrasilerde en büyük tehlike, sadece bir tiranın veya diktatörün baskısı değildir. Asıl tehlike, benim "çoğunluğun zorbalığı" dediğim şeydir. Çoğunluğun, kendi yaşam tarzını, kendi inançlarını ve kendi doğrularını, geriye kalan azınlığa dayatmasıdır.

Dostlarım, ben iki asır önce "çoğunluğun zorbalığı" tehlikesine dikkat çektiğimde, internet veya sosyal medya henüz icat edilmemişti. Ancak bugün görüyorum ki, benim korktuğum o toplumsal baskı, algoritmalar eliyle devasa bir canavara dönüşmüş durumda.

Bugün Türkiye’de özgür bir fikir pazarı yok; aksine, herkesin sadece kendi mahallesinin sesini duyduğu "dijital yankı odaları" var. Bir taraf diğer tarafı hainlikle, öbür taraf berikini gericilikle suçluyor. Sosyal medya platformlarınız, fikirlerin özgürce tartışılarak hakikatin ortaya çıktığı yerler olmak yerine, linç kültürünün ve karakter suikastlarının aracı haline gelmiş.

Hangi siyasi görüşten, hangi inançtan veya mezhepten olursanız olun, birbirinizi susturmaya çalışmaktan vazgeçin. Bir fikri yasaklamak, onu engellemek veya o fikri söyleyeni dijital dünyada linç etmek, toplumsal aklınızı cüceleştirmekten başka bir işe yaramaz. Devletin veya mahkemenin kararıyla erişim engeli getirdiğiniz her internet sitesi, yasakladığınız her platform, aslında kendi geleceğinize vurduğunuz bir prangadır. Bırakın en aykırı, en rahatsız edici fikirler bile serbestçe söylensin. Eğer o fikir yanlışsa, onu susturarak değil, daha güçlü ve mantıklı bir fikirle çürüterek alt edin.

Bugün Türkiye’nin en büyük enerjisi, insanların birbirinin yaşam tarzına müdahale etme arzusundan dolayı heba oluyor. Benim meşhur "Zarar İlkesi"ni modern Türkiye’ye uyarlayacak olursak söyleyeceğim şey basittir: Bir vatandaşın ne yediği ne içtiği ne giydiği, hangi müziği dinlediği veya inancını nasıl yaşadığı (ya da yaşamadığı) sadece ve sadece kendisini ilgilendirir.

Bir grubun ahlak anlayışı veya dini hassasiyetleri, bir başka grubun özgürlüğünün sınırı olamaz. Devletin görevi, bir grubu diğerine karşı korumak veya topluma tek bir "makbul vatandaş" profili dayatmak değildir. Devlet, hukukun üstünlüğünü sağlayarak herkesin kendi doğrusuna göre güven içinde yaşayabileceği tarafsız bir çatı olmak zorundadır. Birbirinizin hayat tarzına saygı duymak bir lütuf değil, bir arada yaşamanın asgari şartıdır.

İçinde bulunduğunuz ekonomik zorlukların, yüksek enflasyonun ve gelecek kaygısının farkındayım. Bir ekonomist olarak biliyorum ki, geçim derdinin olduğu yerde felsefe yapmak zordur. Ancak tam da bu noktada sizlere ahlak felsefemin en önemli ilkesini hatırlatmak istiyorum.

Bugün Türkiye’de gençler sadece ekonomik olarak değil, entelektüel olarak da yoksullaştırılıyor. Bir toplumun gençleri bir kitap alırken, tiyatroya giderken veya bir konsere bilet bakarken defalarca düşünmek zorundaysa, orada "nitelikli hazlar" ölüyor demektir. Sizi sadece temel hayatta kalma güdüleriyle (barınma ve beslenme) sınırlayan bu sistemi reddedin. İnsanı insan yapan; sanattır, bilimdir, felsefedir, evrensel kültürle kurduğu bağdır. Memnun bir tüketim kölesi olmaktansa, sorgulayan ve hakkını arayan bir Sokrates olmak her zaman daha asildir. Ekonomik kalkınma, sadece beton binalar inşa etmek veya köprüler yapmak değildir; kalkınma, insanın zihinsel ve kültürel kapasitesini büyütebilmektir.

Modern Türkiye’nin en derin, en kanayan yarasına değinmeden bu kürsüden inemem. Sokaklarınızda, evlerinizde kadınların şiddet gördüğü, katledildiği ve adalet çığlıklarının duvarlarda yankılandığı bir düzende hiçbiriniz özgür değilsiniz.

Kadınların haklarını korumak, onları korumasız bırakan yasal boşlukları ortadan kaldırmak modern bir devletin namus borcudur. Kadını erkeğin emrinde gören, onu toplumsal hayattan silmeye çalışan her türlü çağ dışı zihniyete karşı amansız bir kültürel ve hukuki savaş açmalısınız. Kadınların korkusuzca yürüyemediği bir ülkenin sokaklarında, erkekler de dahil hiç kimse özgür değildir. Kadın hakları bir lütuf veya Batı özentiliği değil; en temel insan hakkı ve toplumsal ilerlemenin motorudur.

Ülkenin en parlak zihinlerinin, doktorlarının, mühendislerinin, yazılımcılarının akın akın bu toprakları terk ettiğini, "beyin göçü" verdiğinizi görüyorum. Neden gidiyorlar biliyor musunuz? Sadece daha iyi bir maaş için değil; özgürlük için, liyakat için, yarın sabah uyandıklarında neyle karşılaşacaklarını bilmedikleri o belirsizlikten kaçtıkları için gidiyorlar.

Gençlerinize umut verin. Onlara fikirlerini özgürce söyleyebilecekleri, hak ettikleri makamlara torpille değil yetenekleriyle gelebilecekleri bir Türkiye vaat edin. Gençlerini küstüren bir ülkenin geleceği olamaz.

Aziz vatandaşlar,

Kutuplaşmanın, öfkenin ve ekonomik karamsarlığın sizi ele geçirmesine izin vermeyin. Çözüm daha fazla baskıda değil, daha fazla özgürlüktedir. Çözüm birbirinizi susturmakta değil, dinlemektedir.

Zihinlerinizi özgürleştirin, hukukun üstünlüğüne sarılın ve adil bir geleceği hep birlikte inşa edin.

Teşekkür ederim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.