İnsan gençken hayatı bir mimari proje gibi sanır.
Her şey yerli yerinde olacaktır: doğru insanlar, doğru zamanlar, doğru cümleler. Sanki yaşam, iyi çizilmiş bir plana sadık kalırsa dağılmadan sürdürülebilecekmiş gibi düşünürüz. Üniversite yıllarında kurulan cümleler bu yüzden hep kesindir. “Beş yıl sonra burada olacağım.” “Şu insanları asla kaybetmeyeceğim.” “Bir gün tam olarak olmak istediğim kişiye dönüşeceğim.”
Oysa hayat bir bina değildir.
Bir binanın duvarları vardır; hayatın ise yalnızca akışı.
Yaşam, mimariden çok termodinamiğe benzer. Bir ısı sistemi gibi çalışır: sürekli enerji kaybeder, sürekli çözülmeye yaklaşır. Bir ilişkiyi sürdürmek için konuşmak gerekir. Bir dostluğu korumak için hatırlamak. Bir zihni canlı tutmak için merak etmek gerekir. Hiçbir şey kendiliğinden düzenini koruyamaz. İnsan bunu ilk gençlikte kişisel bir başarısızlık sanır. Sonra yaş aldıkça bunun kişisel değil, kozmik olduğunu fark eder.
Evrenin temel eğilimlerinden biri dağılmaktır.
Bir fincan kahvenin sıcaklığı odaya karışır.
Bir anının ayrıntıları silinir.
Bir yüz, çocukluğumuzdaki keskinliğini kaybeder.
Bir zamanlar büyük tutkularla kurulan cümleler bile yıllar sonra sahibini tanıyamaz hale gelir.
İnsan buna uzun süre “trajedi” der.
Sonra bir gün bunun trajedi değil, yapı olduğunu anlar.
Belki de olgunlaşmak, entropiye karşı savaşmayı bırakıp onunla yaşamayı öğrenmektir.
Çocukken fark etmediğimiz şey şudur: Dünya sürekli bakım isteyen bir yerdir. Bir ev temizlenmezse toz dolar. Bir bahçe ilgilenilmezse yabani otlarla kapanır. İnsan bedeni hareket etmezse ağırlaşır. İnsan ruhu ise ilgisiz bırakılırsa sessizleşir. Sevgi bile kendi kendine yaşayamaz.
Bazı insanlar ilişkilerin neden yorulduğunu anlayamaz. Çünkü aşkı bir duygu zannederler; oysa aşk çoğu zaman bir emektir. Düzenli olarak birbirine dönmektir. Aynı hikâyeyi yeniden dinlemektir. Bir insanın korkularını yüzüncü kez ciddiye almaktır. Entropi yalnızca yıldızları değil, insan yakınlığını da etkiler. Bu yüzden bazı evlilikler büyük kavgalardan değil, küçük ihmallerden biter.
Masaya bırakılan kısa sessizliklerden. Sorulmayan “nasılsın”lardan. Ertelenmiş konuşmalardan. Çünkü yaşamın çözülmesi çoğu zaman dramatik değildir; sessizdir.
Uzun yıllar açılmayan bir evin kokusunda bunu hissedersiniz. İçeri girildiğinde zaman yalnızca geçmiş gibi durmaz; havaya sinmiş gibidir. Perdelerin kumaşı ağırlaşmıştır. Ahşap dolaplar nem kokar. Bir masanın üzerinde yıllardır kimsenin el sürmediği bir dantel örtü duruyordur. İnsan o an şunu hisseder: Terk edilen her şey doğaya geri dönmeye başlar.
Belki yaşlı evlerin insanı hüzünlendirmesinin sebebi budur. Onlar bize zamanı görünür kılar.
Çekmecede sararmış mektuplar…
Bir kitabın arasında unutulmuş kurumuş yaprak…
Fotoğraflarda artık hayatta olmayan insanların gülüşleri…
Bütün bunlar entropinin insani yüzüdür.
İnsan ölümü ilk kez mezarlıkta tanımaz aslında. Ölümü ilk kez, düzenin korunamadığını fark ettiğinde tanır. Bir annenin ses tonunun değişmesinde. Babasının yürüyüşünün yavaşlamasında. Arkadaşlarla yapılan konuşmaların seyrekleşmesinde. Eskiden tutkuyla yapılan şeylerin artık yorucu gelmesinde.
Bir gün çocukken devasa görünen odaların küçüldüğünü fark edersiniz.
Aslında küçülen oda değildir. Zamandır.
İnsan büyüdükçe dünyanın ölçüsü değişir. Ve bu değişim bazen fiziksel bir olay kadar somuttur. Çocukken yaz tatilleri sonsuz gibidir; yetişkinlikte mevsimler neredeyse birbirine sürtünerek geçer. Çünkü zihin bile zamanın akışına karşı direnç kaybeder. Belki bu yüzden yetişkinlik biraz da sürekli kaybolan şeylerin muhasebesidir.
Kaybolan insanlar.
Kaybolan şehirler.
Kaybolan hevesler.
Bir sabah uyanırsınız ve artık çocukluğunuzdaki mahalle yoktur. Yerine cam cepheli binalar yapılmıştır. Mahalle bakkalı kapanmıştır. Sokağın köşesindeki dut ağacı kesilmiştir. Sizin dışınızda herkes buna “normal” der. Ama insan bazen modernleşme denen şeyin biraz da kolektif hafıza kaybı olduğunu düşünür.
Entropi sadece nesneleri değil, anlamları da aşındırır.
Bir dönem hayatınızı değiştiren bir şarkıyı yıllar sonra tekrar dinlersiniz. Aynı notalar çalar ama aynı insan değilsinizdir artık. Şarkı değişmemiştir; onu taşıyan bilinç değişmiştir. Bu yüzden geçmişe dönmek imkânsızdır. İnsan hiçbir anıya gerçekten geri dönemez. Çünkü anılar mekân değildir; hâllerdir.
Ve hiçbir hâl korunamaz.
Termodinamiğin ikinci yasası bunu soğuk bir kesinlikle söyler: ΔS≥0
Evrenin toplam düzensizliği artar.
Ne tuhaf cümle. Bilimsel olduğu kadar varoluşsal.
Çünkü insan hayatının büyük kısmı bu yasaya karşı küçük direnişler üretmekle geçer. Sabah yatağı toplamak bile bunun bir örneğidir. Dağılmaya karşı geçici bir düzen kurmak. Sofrayı hazırlamak. Çiçek sulamak. Kitapları dizmek. Birini beklemek. Bunların hepsi, evrenin çözülme eğilimine karşı insanın zarif itirazlarıdır.
Belki medeniyet dediğimiz şey de budur zaten: Kozmik dağılmaya rağmen anlam üretme çabası.
Bir kütüphane düşünün. Binlerce kitabın dikkatle sıralandığı sessiz bir yapı. Oysa doğa kendi haline bırakılsa o binayı yavaşça çökertecektir. Raflar çürüyecek, sayfalar sararacak, mürekkep silinecektir. İnsan kültürü, sürekli bakım isteyen kırılgan bir düzendir.
Bu yüzden sanat biraz trajik bir uğraştır. Çünkü sanatçı kalıcı olmayacağını bilerek üretir. Bir şair, yüz yıl sonra unutulacağını sezerek yazar. Bir ressam, tablosunun bir gün çatlayacağını bilir. Yine de yapar. Çünkü insan bazen yenmek için değil, tanıklık etmek için üretir.
Belki de asalet burada başlar.
Bir şeyin geçici olduğunu bilip ona özen göstermek.
Yaşlı insanların bazı hareketlerinde bu yüzden büyük bir zarafet vardır. Bir dedenin her sabah aynı fincanda çay içmesi. Bir annenin yıllardır kullandığı masa örtüsünü dikkatle katlaması. Bunlar yalnızca alışkanlık değildir. Zamanın aşındırıcılığına karşı geliştirilen ritüellerdir.
İnsan ritüeller sayesinde dağılmaz.
Belki dinlerin, şiirin, müziğin, tekrar eden törenlerin kökeninde de bu vardır: Geçici varlıkların süreklilik hissi yaratma arzusu.
Ama entropi yalnızca kayıp değildir. Aynı zamanda güzelliğin şartıdır.
Bir çiçeğin ömrü kısa olduğu için güzeldir.
Bir yaz akşamı geri gelmeyeceği için yoğun hissedilir.
İnsan sonsuz olmadığı için birbirine sarılır.
Eğer hiçbir şey bozulmasaydı, hiçbir şey kıymetli olmazdı.
Düşünün: Sonsuza kadar yaşayacak olsaydınız, bir günü neden ciddiye alasınız? Bir vedanın ne anlamı olurdu? Hangi an değer kazanabilirdi? Ölüm, hayatın karşıtı değil; onun çerçevesidir. Sonluluk olmasaydı deneyim yoğunlaşmazdı.
Bu yüzden insan bazen en büyük yakınlığı kırılganlıkta hisseder.
Hastane koridorlarında.
Yağmurdan sonra sessizleşen şehirlerde.
Gece yarısı yapılan dürüst konuşmalarda.
Çünkü o anlarda herkes aynı gerçeği sezgisel olarak bilir: Hiçbir şey tam anlamıyla tutulamaz.
Belki aşkın acı vermesinin sebebi de budur. İnsan sevdiği şeyi koruyamayacağını sezdiği halde sever. Bir gün ayrılık ihtimali olduğunu bilerek bağlanır. Entropi burada da çalışır; ama sevginin değerini azaltmaz. Tam tersine artırır.
Çünkü kalıcılık değil, fanilik yoğunluk yaratır.
Gece herkes uyuduktan sonra çalışan buzdolabının sesi…
Camda yavaşça biriken buğu…
Masada unutulmuş bir bardak su…
Pencerenin önünde sabaha kadar açık kalan bir lamba…
İnsan hayatı büyük olaylardan çok bu küçük ayrıntılarda birikir. Ve belki entropiye karşı verdiğimiz mücadele de tam burada anlam kazanır. Çünkü insan evreni durduramaz; ama küçük alanları ısıtabilir.
Bir odayı.
Bir kalbi.
Bir akşamı.
Belki hayat dediğimiz şey, mutlak zaferler kazanmak değildir. Belki hayat, kaçınılmaz çözülmenin ortasında kısa süreli düzenler kurma sanatıdır. Bir masa hazırlamak. Bir hikâye anlatmak. Bir çocuğun üstünü örtmek. Bir dostun omzuna dokunmak. Bunların hiçbiri evrenin yasalarını değiştirmez.
Ama insanı insan yapar.
Evren dağılıyordu. İnsan ise bütün geçiciliğine rağmen küçük incelikler üretmeye devam ediyordu. Çünkü belki de anlam, sonsuza kadar süren şeylerde değil; yok olacağını bildiğimiz şeylere gösterdiğimiz özende saklıydı.
