Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

23 NİSAN VAR, PEKİ ÇOCUKLUK NEREDE?

İnsan, kendi kurduğu dünyanın içinde en çok kendi çocuklarıyla sınanır. Çünkü çocuk, yalnızca bir devam değil; bir aynadır. O aynada görünen şey ise çoğu zaman geleceğin kendisi değil, bugünün ihmalidir. Bir toplum çocuklarına ne yapıyorsa, aslında yarın kendisine onu yapıyordur. Çocuğun dünyası, yetişkinlerin sandığı gibi küçük değildir. Aksine, çok daha yoğun, çok daha keskin ve çok daha çıplaktır. Bir çocuk için bir bakış, bir sessizlik, bir gecikmiş cevap bile dünyayı yerinden oynatabilir. Yetişkinler ise çoğu zaman bu sarsıntıları “önemsiz” sanır. Oysa insanın kaderi, tam da bu “önemsiz sanılan” anların toplamıdır. Bugün çocukların hayatına baktığımızda, karşımıza tek bir tablo çıkmıyor. Parçalanmış, birbirine zıt ama aynı kökten beslenen bir tablo bu. Bir yanda yoksulluk içinde eğitimle tutunmaya çalışan çocuklar, diğer yanda erken yaşta sorumluluk yüklenmiş, yetişkinliğe zorlanmış bedenler. Bir yanda ekranların içinde kaybolmuş yalnızlıklar, diğer yanda sokaklarda görünmezleşmiş hayatlar. Ama bütün bu farklılıkların ortak bir zemini var: çocukluğun giderek daralması. Çocukluk, bir zamanlar bir “alan”dı. Şimdi ise çoğu çocuk için bir “aralık”. Ne tam korunmuş ne tam serbest ne tam çocuk ne tam yetişkin. Bu belirsizlik hali, insan ruhunun en kırılgan zemini olan güven duygusunu yavaşça aşındırıyor. Ebeveynlik dediğimiz şey, tarih boyunca değişti. Fakat belki de hiçbir çağda bu kadar çelişkili olmadı. Bir yandan çocuğunu korumak isteyen, onu dış dünyanın tehlikelerinden uzak tutmaya çalışan bir yetişkin var; diğer yandan aynı çocuğu kendi beklentilerinin, kendi eksikliklerinin ve kendi görünürlük arzusunun içine çeken bir başka yetişkin. Bugün ebeveynlik, giderek bir rehberlik olmaktan çıkıp bir performansa dönüşüyor. Çocuk, artık büyütülen bir insan değil; sergilenen bir içerik hâline geliyor. Onun gülüşü, başarısı, hatta gözyaşı bile görünürlük ekonomisinin bir parçasına dönüşebiliyor. Oysa çocuk, izlenmek için değil; yaşamak için vardır. Bir çocuğun en temel ihtiyacı sevgi değil yalnızca; sevginin içinde bir düzen, bir sınır ve bir sürekliliktir. Sevgi, eğer sınırla desteklenmezse, çocuğun zihninde bir harita oluşturmaz. Haritası olmayan bir dünyada ise insan ya kaybolur ya da sürekli çarpışarak yol bulmaya çalışır. Sınır koymak, sanıldığı gibi bir sertlik meselesi değildir. Aksine, çocuğun varlığını ciddiye almanın en incelikli biçimidir. Çünkü sınır, “sen varsın ve sen değerlisin” demenin dolaylı bir yoludur. Sınır yokluğu ise çoğu zaman ilgisizlikten doğar. Ve ilgisizliğin en tehlikeli biçimi, “özgürlük” adı altında sunulan başıboşluktur. Bir çocuk, yönsüz bırakıldığında özgür olmaz. Sadece savrulur. Savrulmak ise özgürlüğün değil, terk edilmişliğin başka bir adıdır. Bugün birçok çocuk, tam da bu savrulmanın içinde büyüyor. Ne tam olarak nereye ait olduğunu biliyor ne de kimden ne öğrenmesi gerektiğini. Ev, okul, sokak ve ekran arasında parçalanmış bir dikkatle yaşıyor. Her biri başka bir şey söylüyor; ama hiçbiri bir bütün oluşturmuyor. Bu parçalanmışlık, sadece eğitim başarısını değil, insanın kendilik duygusunu da zedeliyor. Çünkü insan, bütünlük içinde var olur. Parçalanmış bir dünyada büyüyen çocuk, ileride kendi iç dünyasını da birleştirmekte zorlanır. Ebeveynin yokluğu her zaman fiziksel değildir. Hatta çoğu zaman en ağır yokluk, fiziksel olarak orada olup duygusal olarak orada olmamaktır. Bir çocuk, yanında oturan ama zihni başka yerde olan bir ebeveyni çok erken fark eder. Ve bu fark ediş, onun dünyadaki güven algısını sessizce bozar. Çocuk, dünyayı önce evde öğrenir. Evde öğrendiği şey ise çoğu zaman sözcükler değil, atmosferdir. Bir evin atmosferi gerginse, çocuk bunu “dünya güvensizdir” diye yorumlar. Bir evde tutarsızlık varsa, çocuk bunu “insanlara güvenilmez” diye geneller. Bir evde sevgi yalnızca koşulluysa, çocuk bunu “değer kazanmak için sürekli bir şey olmalıyım” diye içselleştirir. İşte bu yüzden, çocukların geleceği aslında sınıflarda değil, salonlarda, mutfaklarda, kapı eşiklerinde şekillenir. Buna rağmen modern toplum, sorumluluğu giderek daha fazla bireyselleştiriyor. Oysa çocuk yetiştirmek hiçbir zaman yalnızca bireysel bir mesele olmadı. Çocuk, toplumun en kolektif varlığıdır. Ama bugün kolektif olan tek şey, çoğu zaman ihmalin kendisi. Bir çocuk açsa, bunu sadece ailesi değil, toplum da görmelidir. Bir çocuk şiddete maruz kalıyorsa, bu yalnızca özel alanın bir meselesi değildir. Çünkü özel alan diye adlandırılan yer, insanın ilk toplumsal deneyimidir. Ve orada yaşanan her şey, daha sonra kamusal alana taşar. Şiddetin artması, yalnızca dış dünyanın sertleşmesiyle açıklanamaz. Çoğu zaman şiddet, içeride başlayan bir sessizliğin dışarıda patlamasıdır. Duyulmayan çocuk, bir gün duyulmak için en sert sesi seçebilir. Görülmeyen çocuk, varlığını kanıtlamak için en yıkıcı yolu deneyebilir. Bu nedenle “neden böyle oluyor?” sorusu, çoğu zaman yanlış yere sorulur. Asıl soru şudur: “Nerede duymayı bıraktık?” Çocuğun duymadığı bir dünya, er ya da geç kendini sağırlaştırır. Bugün sosyal medya, eğitim sistemleri, ekonomik baskılar ve kültürel dönüşümler, ebeveynliği daha da karmaşık hâle getirdi. Ancak karmaşıklık, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; yalnızca onu daha görünmez yapar. Bir ebeveynin en büyük hatası, çocuğuna sürekli cevap vermeye çalışırken onu dinlemeyi unutmasıdır. Oysa çocuk, en çok cevap değil, yankı ister. Kendi sesinin bir yerde karşılık bulduğunu hissetmek ister. Eğer o yankı yoksa, çocuk kendi sesini kaybeder ve başka seslere bağımlı hâle gelir. Bu bağımlılık, bazen arkadaş gruplarında, bazen dijital dünyada, bazen de daha karanlık yapılarda kendini gösterir. Çünkü insan, boşluğu uzun süre taşıyamaz. Boşluk mutlaka bir şeyle dolar; önemli olan neyle dolduğudur. Tüm bunların içinde en acı olanı ise şudur: çocukların yaşadığı bu kırılmalar çoğu zaman “normalleşir”. Yoksulluk normalleşir, ilgisizlik normalleşir, şiddet normalleşir, duygusal ihmal normalleşir. Normalleşen her şey, görünmezleşir. Görünmezleşen her şey ise çözülmez hâle gelir. Bir toplumun en tehlikeli anı, sorunlarının artık sorun olarak görülmediği andır. Bu noktada mesele yalnızca pedagojik ya da psikolojik değildir; aynı zamanda ahlakidir. Çünkü bir çocuğun yalnız bırakılması, sadece bir eksiklik değil, bir tercih meselesidir. Görmezden gelmek de bir eylemdir. Ve belki de en derin çelişki şudur: Çocuklara en çok değer verdiğini söyleyen toplumlar, çoğu zaman onları en az anlayan toplumlardır. İşte burada bir başka soru yükselir: Bir ülke, çocuklarına bayram armağan edip onlara hangi dünyanın içinde yaşadığını hiç sorgulamaz mı? 23 Nisan… Bir halkın, kendi çocuklarına bir gün değil, bir anlam armağan ettiği gün. Bir egemenlik ve umut günü. Çocuklara bırakılan bir gelecek vaadi. Ama bugün bu vaadin içi ne kadar dolu? Bir yanda çocuk bayramı coşkusuyla süslenen törenler, diğer yanda yoksullukla, şiddetle, ihmal ile büyüyen çocukluklar. Bir yanda “geleceğimizsiniz” cümlesi, diğer yanda o geleceği taşıyacak zeminin sessizce aşınması. Bu çelişki, yalnızca bir toplumsal tutarsızlık değil; derin bir vicdani gerilimdir. Çünkü bir ülke, çocuklarını yalnızca kutladığı kadar değil, koruduğu kadar ciddidir. Eğer bir çocuk açsa, o bayram eksiktir. Eğer bir çocuk korkuyorsa, o sevinç yarımdır. Eğer bir çocuk yalnızsa, o gelecek şimdiden yaralanmıştır. 23 Nisan’ın gerçek anlamı, sadece çocuklara bir gün vermek değil; onlara yaşanabilir bir dünya bırakma iradesidir. Eğer bu irade zayıflarsa, bayramlar sadece sembole dönüşür; semboller ise gerçeği değiştirmez. O halde asıl soru şudur: Bir ülke, çocuklarına bayram armağan ederken, neden onlara güvenli bir hayatı armağan etmekte bu kadar zorlanır? Belki de cevabı en zor olan soru budur. Çünkü bu soru, yalnızca politikaları değil, bakışları, evleri, sessizlikleri ve alışkanlıkları da hedef alır. Ve belki de en sonunda şunu kabul etmek gerekir: Bir çocuğun kaderi, büyük kararların değil, küçük ihmallerin toplamıdır.
Ekleme Tarihi: 22 Nisan 2026 -Çarşamba

23 NİSAN VAR, PEKİ ÇOCUKLUK NEREDE?

İnsan, kendi kurduğu dünyanın içinde en çok kendi çocuklarıyla sınanır. Çünkü çocuk, yalnızca bir devam değil; bir aynadır. O aynada görünen şey ise çoğu zaman geleceğin kendisi değil, bugünün ihmalidir. Bir toplum çocuklarına ne yapıyorsa, aslında yarın kendisine onu yapıyordur.

Çocuğun dünyası, yetişkinlerin sandığı gibi küçük değildir. Aksine, çok daha yoğun, çok daha keskin ve çok daha çıplaktır. Bir çocuk için bir bakış, bir sessizlik, bir gecikmiş cevap bile dünyayı yerinden oynatabilir. Yetişkinler ise çoğu zaman bu sarsıntıları “önemsiz” sanır. Oysa insanın kaderi, tam da bu “önemsiz sanılan” anların toplamıdır.

Bugün çocukların hayatına baktığımızda, karşımıza tek bir tablo çıkmıyor. Parçalanmış, birbirine zıt ama aynı kökten beslenen bir tablo bu. Bir yanda yoksulluk içinde eğitimle tutunmaya çalışan çocuklar, diğer yanda erken yaşta sorumluluk yüklenmiş, yetişkinliğe zorlanmış bedenler. Bir yanda ekranların içinde kaybolmuş yalnızlıklar, diğer yanda sokaklarda görünmezleşmiş hayatlar.

Ama bütün bu farklılıkların ortak bir zemini var: çocukluğun giderek daralması.

Çocukluk, bir zamanlar bir “alan”dı. Şimdi ise çoğu çocuk için bir “aralık”. Ne tam korunmuş ne tam serbest ne tam çocuk ne tam yetişkin. Bu belirsizlik hali, insan ruhunun en kırılgan zemini olan güven duygusunu yavaşça aşındırıyor.

Ebeveynlik dediğimiz şey, tarih boyunca değişti. Fakat belki de hiçbir çağda bu kadar çelişkili olmadı. Bir yandan çocuğunu korumak isteyen, onu dış dünyanın tehlikelerinden uzak tutmaya çalışan bir yetişkin var; diğer yandan aynı çocuğu kendi beklentilerinin, kendi eksikliklerinin ve kendi görünürlük arzusunun içine çeken bir başka yetişkin.

Bugün ebeveynlik, giderek bir rehberlik olmaktan çıkıp bir performansa dönüşüyor. Çocuk, artık büyütülen bir insan değil; sergilenen bir içerik hâline geliyor. Onun gülüşü, başarısı, hatta gözyaşı bile görünürlük ekonomisinin bir parçasına dönüşebiliyor. Oysa çocuk, izlenmek için değil; yaşamak için vardır.

Bir çocuğun en temel ihtiyacı sevgi değil yalnızca; sevginin içinde bir düzen, bir sınır ve bir sürekliliktir. Sevgi, eğer sınırla desteklenmezse, çocuğun zihninde bir harita oluşturmaz. Haritası olmayan bir dünyada ise insan ya kaybolur ya da sürekli çarpışarak yol bulmaya çalışır.

Sınır koymak, sanıldığı gibi bir sertlik meselesi değildir. Aksine, çocuğun varlığını ciddiye almanın en incelikli biçimidir. Çünkü sınır, “sen varsın ve sen değerlisin” demenin dolaylı bir yoludur. Sınır yokluğu ise çoğu zaman ilgisizlikten doğar. Ve ilgisizliğin en tehlikeli biçimi, “özgürlük” adı altında sunulan başıboşluktur.

Bir çocuk, yönsüz bırakıldığında özgür olmaz. Sadece savrulur. Savrulmak ise özgürlüğün değil, terk edilmişliğin başka bir adıdır.

Bugün birçok çocuk, tam da bu savrulmanın içinde büyüyor. Ne tam olarak nereye ait olduğunu biliyor ne de kimden ne öğrenmesi gerektiğini. Ev, okul, sokak ve ekran arasında parçalanmış bir dikkatle yaşıyor. Her biri başka bir şey söylüyor; ama hiçbiri bir bütün oluşturmuyor.

Bu parçalanmışlık, sadece eğitim başarısını değil, insanın kendilik duygusunu da zedeliyor. Çünkü insan, bütünlük içinde var olur. Parçalanmış bir dünyada büyüyen çocuk, ileride kendi iç dünyasını da birleştirmekte zorlanır.

Ebeveynin yokluğu her zaman fiziksel değildir. Hatta çoğu zaman en ağır yokluk, fiziksel olarak orada olup duygusal olarak orada olmamaktır. Bir çocuk, yanında oturan ama zihni başka yerde olan bir ebeveyni çok erken fark eder. Ve bu fark ediş, onun dünyadaki güven algısını sessizce bozar.

Çocuk, dünyayı önce evde öğrenir. Evde öğrendiği şey ise çoğu zaman sözcükler değil, atmosferdir. Bir evin atmosferi gerginse, çocuk bunu “dünya güvensizdir” diye yorumlar. Bir evde tutarsızlık varsa, çocuk bunu “insanlara güvenilmez” diye geneller. Bir evde sevgi yalnızca koşulluysa, çocuk bunu “değer kazanmak için sürekli bir şey olmalıyım” diye içselleştirir.

İşte bu yüzden, çocukların geleceği aslında sınıflarda değil, salonlarda, mutfaklarda, kapı eşiklerinde şekillenir.

Buna rağmen modern toplum, sorumluluğu giderek daha fazla bireyselleştiriyor. Oysa çocuk yetiştirmek hiçbir zaman yalnızca bireysel bir mesele olmadı. Çocuk, toplumun en kolektif varlığıdır. Ama bugün kolektif olan tek şey, çoğu zaman ihmalin kendisi.

Bir çocuk açsa, bunu sadece ailesi değil, toplum da görmelidir. Bir çocuk şiddete maruz kalıyorsa, bu yalnızca özel alanın bir meselesi değildir. Çünkü özel alan diye adlandırılan yer, insanın ilk toplumsal deneyimidir. Ve orada yaşanan her şey, daha sonra kamusal alana taşar.

Şiddetin artması, yalnızca dış dünyanın sertleşmesiyle açıklanamaz. Çoğu zaman şiddet, içeride başlayan bir sessizliğin dışarıda patlamasıdır. Duyulmayan çocuk, bir gün duyulmak için en sert sesi seçebilir. Görülmeyen çocuk, varlığını kanıtlamak için en yıkıcı yolu deneyebilir.

Bu nedenle “neden böyle oluyor?” sorusu, çoğu zaman yanlış yere sorulur. Asıl soru şudur: “Nerede duymayı bıraktık?”

Çocuğun duymadığı bir dünya, er ya da geç kendini sağırlaştırır.

Bugün sosyal medya, eğitim sistemleri, ekonomik baskılar ve kültürel dönüşümler, ebeveynliği daha da karmaşık hâle getirdi. Ancak karmaşıklık, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; yalnızca onu daha görünmez yapar.

Bir ebeveynin en büyük hatası, çocuğuna sürekli cevap vermeye çalışırken onu dinlemeyi unutmasıdır. Oysa çocuk, en çok cevap değil, yankı ister. Kendi sesinin bir yerde karşılık bulduğunu hissetmek ister. Eğer o yankı yoksa, çocuk kendi sesini kaybeder ve başka seslere bağımlı hâle gelir.

Bu bağımlılık, bazen arkadaş gruplarında, bazen dijital dünyada, bazen de daha karanlık yapılarda kendini gösterir. Çünkü insan, boşluğu uzun süre taşıyamaz. Boşluk mutlaka bir şeyle dolar; önemli olan neyle dolduğudur.

Tüm bunların içinde en acı olanı ise şudur: çocukların yaşadığı bu kırılmalar çoğu zaman “normalleşir”. Yoksulluk normalleşir, ilgisizlik normalleşir, şiddet normalleşir, duygusal ihmal normalleşir. Normalleşen her şey, görünmezleşir. Görünmezleşen her şey ise çözülmez hâle gelir.

Bir toplumun en tehlikeli anı, sorunlarının artık sorun olarak görülmediği andır.

Bu noktada mesele yalnızca pedagojik ya da psikolojik değildir; aynı zamanda ahlakidir. Çünkü bir çocuğun yalnız bırakılması, sadece bir eksiklik değil, bir tercih meselesidir. Görmezden gelmek de bir eylemdir.

Ve belki de en derin çelişki şudur: Çocuklara en çok değer verdiğini söyleyen toplumlar, çoğu zaman onları en az anlayan toplumlardır.

İşte burada bir başka soru yükselir: Bir ülke, çocuklarına bayram armağan edip onlara hangi dünyanın içinde yaşadığını hiç sorgulamaz mı?

23 Nisan…

Bir halkın, kendi çocuklarına bir gün değil, bir anlam armağan ettiği gün. Bir egemenlik ve umut günü. Çocuklara bırakılan bir gelecek vaadi.

Ama bugün bu vaadin içi ne kadar dolu?

Bir yanda çocuk bayramı coşkusuyla süslenen törenler, diğer yanda yoksullukla, şiddetle, ihmal ile büyüyen çocukluklar. Bir yanda “geleceğimizsiniz” cümlesi, diğer yanda o geleceği taşıyacak zeminin sessizce aşınması.

Bu çelişki, yalnızca bir toplumsal tutarsızlık değil; derin bir vicdani gerilimdir.

Çünkü bir ülke, çocuklarını yalnızca kutladığı kadar değil, koruduğu kadar ciddidir.

Eğer bir çocuk açsa, o bayram eksiktir.

Eğer bir çocuk korkuyorsa, o sevinç yarımdır.

Eğer bir çocuk yalnızsa, o gelecek şimdiden yaralanmıştır.

23 Nisan’ın gerçek anlamı, sadece çocuklara bir gün vermek değil; onlara yaşanabilir bir dünya bırakma iradesidir. Eğer bu irade zayıflarsa, bayramlar sadece sembole dönüşür; semboller ise gerçeği değiştirmez.

O halde asıl soru şudur: Bir ülke, çocuklarına bayram armağan ederken, neden onlara güvenli bir hayatı armağan etmekte bu kadar zorlanır?

Belki de cevabı en zor olan soru budur.

Çünkü bu soru, yalnızca politikaları değil, bakışları, evleri, sessizlikleri ve alışkanlıkları da hedef alır.

Ve belki de en sonunda şunu kabul etmek gerekir: Bir çocuğun kaderi, büyük kararların değil, küçük ihmallerin toplamıdır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (2)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Umut Yaşar Abat
(22.04.2026 09:04 - #5446)
Evet çocukluğumuz, o saf, masum ve asude çocukluğumuzu kaybettik...
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Merve Filizcan
(22.04.2026 13:20 - #5452)
Bir çocuğun kaderi, büyük kararların değil, küçük ihmallerin toplamıdır. Kaleminize sağlık hocam.. çok duygulandım.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.