EL BİRUNİ Konuşuyor
El Biruni, Orta Çağ İslam dünyasının en büyük bilim insanlarından ve düşünürlerinden biridir. Tam adı Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Bîrûnî’dir. 973 yılında Harezm bölgesinde (bugünkü Özbekistan/Türkmenistan civarı) doğmuş, 1048 yılında vefat etmiştir. El-Biruni; astronomi, matematik, fizik, coğrafya, tarih, eczacılık, jeoloji ve antropoloji gibi çok farklı alanlarda çalışan çok yönlü bir bilgindi. Modern bilim tarihçileri onu bazen “ilk gerçek bilim insanlarından biri” olarak değerlendirir. Bakalım El Biruni günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:
Aziz Türkiye halkı,
Ben, El-Biruni… Eğer bugün sizin çağınızda, sizin şehirlerinizde yaşayan bir insan olsaydım; yalnızca gökleri inceleyen bir astronom değil, aynı zamanda çağın ruhunu anlamaya çalışan bir düşünür olarak konuşurdum. Çünkü her çağın soruları değişir. Hakikat değişmez; fakat insanın hakikatten uzaklaşma biçimi değişir.
Benim zamanımda insanlar karanlığı bilgisizlikten dolayı yaşardı. Bugün ise insanlık, bilgi fazlalığının içinde yönünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Siz artık bilginin kıt olduğu bir çağda değil, hakikatin gürültü içinde boğulduğu bir çağda yaşıyorsunuz.
Bir insanın cebindeki küçük bir cihaz, benim yaşadığım çağdaki bütün kütüphanelerden daha fazla bilgi taşıyor. Fakat size şu soruyu sormak isterim:
Bilgiye ulaşmak mı insanı olgunlaştırır, yoksa bilgiyi anlamlandırmak mı?
Bugün görüyorum ki insanlar çok hızlı yaşıyor; fakat çok az düşünüyor. Herkes konuşuyor, fakat az insan gerçekten dinliyor. Herkes fikir beyan ediyor, fakat az kişi fikrinin muhasebesini yapıyor. İşte çağınızın en büyük meselesi budur: Düşüncenin derinliğini kaybetmesi.
Ey Türkiye halkı,
Siz çok yorulmuş bir toplum hâline geliyorsunuz.
Ekonomik kaygılar, geçim sıkıntısı, gelecek endişesi, kutuplaşma, öfke ve sürekli değişen gündemler insanların ruhunu aşındırıyor. İnsanlar artık yalnızca bedenleriyle değil, zihinleriyle de yorgun. Bu yorgunluk, bir millet için tehlikelidir. Çünkü uzun süre yorulan toplumlar, sonunda düşünmeyi bırakıp sadece hayatta kalmaya çalışır.
Oysa bir millet yalnızca ayakta kalmak için yaşayamaz. Bir toplumun idealleri yoksa, geleceği de zayıflar.
Bugün sizin ülkenizde gençlerin önemli bir kısmı başka ülkelere gitmenin hayalini kuruyor. Bu yalnızca ekonomik bir mesele değildir. İnsanlar bazen paradan önce umut arar. Eğer bir genç kendi ülkesinde emeğinin karşılığını alacağına, özgürce düşünebileceğine ve adil bir düzen içinde yaşayabileceğine inanmazsa, zihnini başka ufuklara çevirir.
Bir toplum için en büyük kayıp yetişmiş insanını kaybetmektir.
Bu yüzden size şunu söylerdim:
Gençlerinizi yalnızca “sabretmeye” çağırmayınız; onların önünü açınız.
Onları dinleyiniz.
Onlara güveniniz.
Çünkü geleceği kuracak olanlar, geçmişi tekrar edenler değil; yeni fikirler üretenlerdir.
Ey yönetenler,
Bir devleti güçlü yapan yalnızca yollar, köprüler, büyük binalar değildir. Gerçek güç; kurumların güvenilirliği, hukukun bağımsızlığı ve insanların devlete duyduğu inançtır.
Eğer insanlar adaletin herkese eşit uygulanmadığını düşünmeye başlarsa, toplumun görünmeyen temelleri çatlamaya başlar. O çatlaklar ilk anda görünmez; fakat zamanla güven duygusu kaybolur. Güvenin kaybolduğu yerde ise insanlar birbirine karşı kapanır, ortak gelecek hissi zayıflar.
Benim çağımda hükümdarlar yıldızların hareketlerini merak ederdi. Bugün ise yöneticilerin önce halkın ruh hâlini anlaması gerekiyor. Çünkü modern çağda devletleri ayakta tutan şey yalnızca otorite değil; toplumsal rızadır.
Korkuyla yönetilen toplumlar sessizleşebilir; fakat sessizlik huzur demek değildir.
Ey insanlar,
Sosyal medya çağında yaşıyorsunuz. İnsanlar artık düşüncelerini meydanlarda değil, ekranlarda dile getiriyor. Fakat bu yeni dünya büyük bir yanılsama da üretiyor. İnsanlar görünür olmayı değerli olmakla karıştırıyor. Sürekli kendini gösterme arzusu, insanın iç dünyasını zayıflatıyor.
Ben sizin çağınızda yaşasaydım, muhtemelen gençlere şöyle derdim: “Her gördüğünüze inanmayınız. Her öfkelenene katılmayınız. Her kalabalığın peşinden gitmeyiniz.”
Çünkü çağınızın en büyük tehlikelerinden biri, düşünmeden tepki vermektir. Algoritmalar sizin dikkatinizi satın alıyor. Öfke daha hızlı yayıldığı için insanlar sakin düşünceyi değil, sert sözleri ödüllendiriyor. Böylece toplum yavaş yavaş konuşmayı değil, bağırmayı öğreniyor.
Oysa medeniyet bağıran toplumlarla değil, düşünebilen toplumlarla yükselir.
Ey gençler,
Sizlere özellikle seslenmek isterim.
Kendinizi yalnızca kariyer yarışının içine hapsetmeyiniz. İnsan yalnızca işe dönüşürse ruhunu kaybeder. Elbette çalışınız, üretiniz, başarılı olunuz. Fakat aynı zamanda okuyunuz, düşününüz, sanatla ilgileniniz, tabiatı seyrediniz.
Bugünün dünyası sizden sürekli hızlı olmanızı istiyor. Fakat derinlik yavaşlık ister.
Bir kitabı sonuna kadar dikkatle okuyabilmek artık çağınızın en büyük zihinsel direnişlerinden biri hâline geldi. Çünkü dikkatiniz parçalanıyor. Sürekli bildirim alan bir zihin, uzun düşünemez.
Ben teleskoplarla göğü izlerdim; siz bugün ekranlarla birbirinizi izliyorsunuz.
Fakat insan başkalarını izledikçe kendisini unutabilir.
Kendi içinize dönmeyi öğreniniz.
Ey Türkiye halkı,
Sizin coğrafyanız sadece güzel değil; aynı zamanda kırılgan bir coğrafya. Depremler yaşıyorsunuz, ekonomik dalgalanmalar yaşıyorsunuz, siyasi gerilimler yaşıyorsunuz. Fakat beni en çok düşündüren şey şu olurdu:
Bunca sarsıntıya rağmen neden hâlâ uzun vadeli düşünmekte zorlanıyorsunuz?
Medeniyet günü kurtararak kurulmaz.
Bir ağacı diken insan, gölgesinde oturamayacağını bilerek diker.
Sizin de eğitime, bilime, şehir planlamasına, çevreye ve kurumlarınıza kısa vadeli hesaplarla değil; nesiller boyu sürecek bir bilinçle yaklaşmanız gerekir.
Mesela şehirlerinize bakardım…
Göğe yükselen binalar görürdüm; fakat bazen kaybolan estetik anlayışını da fark ederdim. Beton çoğalırken insan ruhunun daraldığını hissederdim. Çünkü şehir yalnızca yapı değildir; bir medeniyetin karakteridir.
İnsanın yaşadığı çevre, onun düşüncesini de şekillendirir.
Ağaçsız, ruhsuz, yalnızca tüketime göre tasarlanmış şehirler zamanla insanı da tüketir.
Ey insanlar,
Bugün sizin çağınızın en büyük krizlerinden biri de anlam krizidir.
İnsanlar neye inanacağını, ne için yaşayacağını, neyin gerçekten değerli olduğunu karıştırıyor. Tüketim kültürü insana sürekli daha fazlasına sahip olması gerektiğini söylüyor. Fakat insanın ruhu, sahip olduklarıyla değil; anlam duygusuyla beslenir.
Daha büyük evleriniz olabilir.
Daha hızlı araçlarınız olabilir.
Daha gelişmiş teknolojiniz olabilir.
Ama eğer birbirinize güvenmiyorsanız, konuşamıyorsanız, aynı ülkenin insanı olduğunuzu hissedemiyorsanız; o toplum içeriden zayıflamaya başlamış demektir.
Bu yüzden size yalnızca bilim değil, ahlak da gerekir.
Yalnızca teknoloji değil, vicdan da gerekir.
Yalnızca kalkınma değil, adalet de gerekir.
Ben bugün yaşasaydım muhtemelen şunu söylerdim:
Bir ülkenin gerçek ilerlemesi, en zengin insanlarının hayatıyla değil; sıradan vatandaşın geleceğe ne kadar güvenle baktığıyla ölçülür.
Ve son olarak…
Ey Türkiye halkı,
Siz hâlâ büyük bir potansiyele sahip bir milletsiniz. Çünkü tarih boyunca zor zamanlardan geçmeyi öğrendiniz. Fakat artık yalnızca dayanıklı olmak yetmez; yönünüzü de belirlemeniz gerekir.
Kendinize şu soruyu sorunuz: Nasıl bir ülke olmak istiyorsunuz?
Sürekli tartışan ama az üreten bir toplum mu? Yoksa düşünen, araştıran, üreten ve birbirini dinleyebilen bir toplum mu? Çünkü gelecek yalnızca teknolojiyi satın alanların değil; düşünce üretenlerin olacaktır.
Bilimi küçümsemeyiniz.
Sanatı gereksiz görmeyiniz.
Felsefeden korkmayınız.
Eleştiriyi düşmanlık sanmayınız.
Ve en önemlisi: Birbirinizi yalnızca kimliklerinizle değil, insanlığınızla görmeyi unutmayınız.
Çünkü bir milletin gerçek büyüklüğü, kendi insanına nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Ben gökleri inceleyerek şunu öğrendim: Evren çok büyüktür. İnsan ömrü çok kısadır.
Fakat insanın bıraktığı etki, bazen yüzyılları aşar.
Siz de arkanızda korku değil; bilgi, adalet, merhamet ve hikmet bırakınız.
İşte o zaman çağınızın karmaşası içinde bile hakikatin ışığı sönmeyecektir.
