Hikmet Hükümenoğlu, çağdaş Türk edebiyatının önemli roman ve öykü yazarlarından biridir. 1971 yılında İstanbul’da doğdu. Robert Koleji’nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde fizik, Koç Üniversitesi’nde MBA eğitimi aldı. Yaklaşık on yıl finans sektöründe çalıştıktan sonra 2004 yılında kurumsal kariyerini bırakıp tamamen yazarlığa yöneldi. İlk romanı Kar Kuyusu 2005’te yayımlandı. Daha sonra: Küçük Yalanlar Kitabı, 47 Numaralı Kamara, 04:00, Körburun, Atmaca, Harika Bir Hayat Sonra Gözler Görür isimli romanları dışında bir de Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri adlı bir öykü kitabı da vardır. Ancak biz bugün Körburun isimli romanı üzerine yazacağız.
Bazı romanlar vardır; okur onları bitirdiğinde olay örgüsünü hatırlar. Bazılarıysa hikâyeden çok bir duygu bırakır geriye. Hikmet Hükümenoğlu’nun Körburun adlı romanı ikinci türden bir eser. Kitap sona erdiğinde insanın zihninde belirli sahneler değil, uzun süren bir uğultu kalıyor: deniz kokusuna karışmış bir çürüme hissi, kapanmış kapılar, yarım bırakılmış cümleler, yüzünü rüzgâra dönmüş suskun insanlar… Körburun, çağdaş Türk edebiyatında atmosferin olaydan daha güçlü hâle geldiği nadir romanlardan biri. Bu nedenle onu yalnızca “iyi yazılmış bir roman” olarak değerlendirmek eksik kalır; çünkü Hükümenoğlu burada bir hikâye anlatmaktan çok, okurun içine girip uzun süre çıkamayacağı bir ruh iklimi kuruyor.
Romanın 2017 yılında Attilâ İlhan Roman Ödülü’ne değer görülmesi de bu bakımdan son derece anlamlı. Jüri değerlendirmesinde özellikle romanın güçlü zaman ve mekân duygusuna dikkat çekilmişti. Gerçekten de Körburun’un başarısı yalnızca karakter yaratımında ya da olay örgüsünde değil; bir coğrafyayı psikolojik bir alana dönüştürebilmesinde yatıyor. Çünkü Körburun’daki ada, yalnızca fiziksel bir mekân değil. Orası aynı zamanda Türkiye’nin kolektif hafızasının sisler içindeki bir izdüşümü.
Hükümenoğlu’nun yarattığı ada, ilk bakışta sakin görünür. Deniz vardır, eski evler vardır, dar sokaklar, kahvehaneler, iskeleler vardır. Fakat roman ilerledikçe okur bu sakinliğin altında başka bir şeyin dolaştığını hisseder: bastırılmış öfke, unutulmuş suçlar, ailelerin içinde yıllarca saklanmış sırlar ve konuşulamayan acılar… Körburun’un asıl gerilimi de burada doğar. Çünkü bu roman, yüksek sesli felaketlerin değil; sessiz çürümelerin romanıdır.
Modern edebiyatın önemli meselelerinden biri, kötülüğün gündelik hayatta nasıl sıradanlaştığını gösterebilmektir. Körburun tam da bunu başarıyor. Roman boyunca karşımıza çıkan karakterler büyük trajik kahramanlar değiller; sıradan insanlar. Ancak Hükümenoğlu’nun ustalığı, sıradanlığın içinde büyüyen karanlığı görünür kılabilmesinde yatıyor. İnsanların birbirine bakışlarında, sustukları anlarda, çocukluklarından taşıdıkları kırılmalarda yavaş yavaş oluşan bir karanlık bu. Ve belki de bu yüzden roman rahatsız edici ölçüde gerçek geliyor insana. Çünkü anlatılan şey yabancı değil; çok tanıdık.
Türk edebiyatında taşra çoğu zaman iki uç arasında temsil edildi: ya romantik bir saflığın mekânı olarak idealize edildi ya da boğucu bir geri kalmışlığın sembolü hâline getirildi. Körburun ise bu ikiliğin dışına çıkıyor. Hükümenoğlu taşrayı ne güzelliyor ne de küçümsüyor. Onu bütün çelişkileriyle gösteriyor. Romanın adasında insanlar birbirlerini koruyorlar belki, ama aynı zamanda birbirlerinin hayatlarını daraltıyorlar. Herkes birbirini tanıyor; fakat kimse birbirini gerçekten bilmiyor. Mahalle kültürünün sıcaklığı ile toplumsal baskının sertliği aynı anda hissediliyor.
Belki de bu nedenle Körburun’un asıl meselesi “yer” değil, hafıza. Çünkü roman boyunca geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmişe ait değil. Sürekli geri dönüyor, bugünün içine sızıyor, insanların hayatlarını biçimlendiriyor. Karakterlerin çoğu geçmişten kaçmaya çalışıyor ama ada buna izin vermiyor. Körburun’un coğrafyası, insanları geçmişleriyle baş başa bırakan bir kapan gibi işliyor. Denizle çevrili olması da bu yüzden yalnızca fiziksel bir durum değil; ruhsal bir metafor hâline geliyor. Kaçış ihtimali varmış gibi görünüyor, ama aslında yok.
Romanın en çarpıcı taraflarından biri de dilindeki kontrollü yoğunluk. Hükümenoğlu gösterişli cümlelerden özellikle kaçınıyor. Anlatım sade, hatta yer yer neredeyse soğukkanlı. Fakat bu soğukkanlılığın altında büyük bir duygusal basınç hissediliyor. Yazar, karakterlerinin acısını dramatize etmiyor; tam tersine, çoğu zaman geri çekiliyor. Böylece okur boşlukları kendi duygusuyla doldurmak zorunda kalıyor. Romanın etkisi biraz da buradan kaynaklanıyor. Çünkü Hükümenoğlu okuru yönlendirmiyor; onu atmosferin içinde yalnız bırakıyor.
Körburun’u okurken zaman zaman bir roman değil de uzun bir film izliyormuş hissine kapılıyor insan. Özellikle mekân tasvirleri olağanüstü sinematografik. Sabah erken saatlerde denizin aldığı kurşuni renk, rüzgârın boş sokaklarda yarattığı uğultu, eski ahşap evlerin içindeki loşluk… Bunlar yalnızca dekoratif ayrıntılar değil. Romanın psikolojik dokusunu kuran temel unsurlar. Hüükmenoğlu doğayı karakterlerin ruh hâliyle iç içe geçiriyor. Böylece ada, yaşayan bir organizmaya dönüşüyor.
Bu noktada romanın sessizlikle kurduğu ilişki ayrıca dikkat çekici. Körburun’da insanlar en çok söyleyemedikleri şeylerle var oluyorlar. Aile içinde üzeri örtülen meseleler, bastırılmış arzular, yıllarca açığa çıkmayan sırlar romanın görünmez ağırlığını oluşturuyor. Bu yüzden kitap boyunca konuşmalardan çok suskunluklar etkili. Hükümenoğlu’nun edebiyatı tam da burada güç kazanıyor: dramatik bağırışlarda değil, düşük seslerde.
Roman aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihine dair incelikli bir arka plan da taşıyor. Siyasal dönüşümler, toplumsal kutuplaşmalar, kuşak çatışmaları doğrudan anlatılmasa bile sürekli hissediliyor. Körburun’daki değişim, aslında ülkenin değişimi. İnsan ilişkilerinin sertleşmesi, güven duygusunun zayıflaması, geçmişle bağın koparken bile tamamen yok olmaması… Bunların hepsi romanın görünmeyen katmanlarını oluşturuyor.
Hükmenoğlu’nun başarısı burada didaktikleşmemesinde yatıyor. Roman politik bir bilinç taşıyor ama bunu sloganlara dönüştürmüyor. Çünkü Körburun’un dünyasında ideolojilerden çok insanlar önemli. Yazar karakterlerini yargılamıyor; onları anlamaya çalışıyor. Hiç kimse tamamen suçlu değil bu romanda, ama hiç kimse tamamen masum da değil. İnsanlar korkularının, ailelerinden taşıdıkları yüklerin, çocukluk travmalarının ve toplumsal baskının içinde dönüşüyorlar.
Romanın kadın karakterleri de özellikle dikkat çekici bir derinliğe sahip. Türk edebiyatında kadınların çoğu zaman erkek anlatılarının çevresinde konumlandığını düşünürsek, Körburun bu açıdan önemli bir yerde duruyor. Buradaki kadınlar sessiz olabilir, ama edilgen değiller. Hayal kırıklıkları, arzuları ve bastırılmış öfkeleriyle romanın duygusal merkezini oluşturuyorlar. Hükümenoğlu onların iç dünyasını büyük bir dikkatle kuruyor.
Belki de Körburun’un en güçlü yanı, okura kesin hükümler sunmaması. Roman, insan ruhunu açıklanabilir bir şey olarak görmüyor. Tam tersine, herkesin içinde karanlıkta kalmış bölgeler olduğunu hatırlatıyor. Bu nedenle kitap bittiğinde akılda kalan şey bir çözüm değil; bir his oluyor. Geç kalmışlık hissi. Sanki herkes hayatında söylemesi gereken şeyi biraz geç söylemiş, sevmesi gereken insanı biraz geç sevmiş, gitmesi gereken yere biraz geç gitmiş gibi.
Attilâ İlhan Roman Ödülü’nün Körburun’a verilmesi bu yüzden yalnızca edebî bir takdir değil, aynı zamanda estetik bir tavır olarak da okunabilir. Çünkü roman, günümüzün hızlı tüketilen anlatılarına karşı sabırlı bir edebiyat öneriyor. Hızlı olaylara değil, derin atmosfere yaslanıyor. Okurdan dikkat istiyor; hatta daha fazlasını: teslimiyet istiyor. Körburun’un içine gerçekten girebilmek için onun ritmine uyum sağlamak gerekiyor.
Bugünün edebiyat ortamında birçok roman, okura sürekli bir hareket vaat ediyor. Olaylar hızla gelişiyor, karakterler hızla değişiyor, sayfalar hızla çevriliyor. Körburun ise acele etmiyor. Hükümenoğlu anlatısını ağır ağır kuruyor; tıpkı denizin kayaları yavaşça aşındırması gibi. Ve belki de tam bu nedenle roman daha kalıcı bir etki bırakıyor. Çünkü insan ruhunun dönüşümü zaten hızlı gerçekleşmiyor. Kırılmalar çoğu zaman sessizce birikiyor.
Körburun’un edebiyatımızdaki yerini belirleyen şey de tam olarak bu: insanın içindeki karanlığı büyük dramatik jestlerle değil, gündelik hayatın sıradanlığı içinde gösterebilmesi. Roman, kötülüğün bazen yüksek sesli değil; son derece sessiz olabileceğini anlatıyor. Ve o sessizlik, kitabın son sayfasından sonra bile okurun zihninde sürmeye devam ediyor.
Sonuçta Körburun, yalnızca başarılı bir roman değil; çağdaş Türkçe edebiyat içinde kendine özgü atmosferiyle ayrı bir yerde duran güçlü bir anlatı. Hikmet Hükümenoğlu burada bir ada kurmuyor yalnızca; hafızanın, yalnızlığın ve suskunluğun coğrafyasını kuruyor. Okur kitabı kapattığında Körburun’dan çıkmış olmuyor. Ada, uzun süre insanın içinde yaşamaya devam ediyor.
