SULTAN GALİYEV Konuşuyor
Mir Said Sultan Galiyev (1892–1940), Tatar kökenli bir düşünür, gazeteci, siyasetçi ve devrimcidir. Sovyetler Birliği'nin kuruluş yıllarında ortaya koyduğu fikirlerle, özellikle Türk ve Müslüman halkların kendi kimliklerini koruyarak sosyalist bir düzen içinde özgürleşmesi düşüncesiyle tanınır. Millî komünizm olarak adlandırılan düşünce akımının öncü isimlerinden biri kabul edilir. Bakalım Sultan Galiyev günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:
Aziz Türk halkı, Anadolu’nun emekçileri, köylüleri, işçileri, öğretmenleri ve gençleri!
Bugün sizlere yalnızca bir milletin geçmişinden değil, bütün insanlığın geleceğinden söz etmek için geldim. Bir toplumun refahı, başka toplumların yoksulluğundan besleniyorsa orada gerçek adalet henüz doğmamıştır.
Ben sizlere şunu sormak istiyorum: Bir millet kendi bayrağını göndere çekmiş, kendi devletini kurmuş, kendi dilinde konuşuyor olabilir. Peki, o milletin köylüsü toprağından geçinemiyorsa, işçisi emeğinin karşılığını alamıyorsa, genci geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, o millet hürriyetinin bütün şartlarını gerçekleştirmiş midir?
Siyasî bağımsızlık elbette büyük bir kazanımdır. Fakat ekonomik bağımsızlıkla tamamlanmayan siyasî bağımsızlık, zamanla yeni bağımlılıkların gölgesinde kalabilir. Benim mücadelemin merkezinde bu mesele vardır: Bir milletin kendi kaderini tayin etmesi, yalnızca kendi bayrağını değil, kendi emeğini, kaynaklarını, kültürünü ve geleceğini de yönetebilmesi demektir.
Bir ülkenin yeraltı zenginlikleri kendisine ait olabilir; fakat o zenginlikleri değerlendirecek teknolojiye, finansmana ve pazarlara bütünüyle başkaları hükmediyorsa, ekonomik bağımsızlığın sınırları vardır. Bir ülkenin insanları kendi topraklarında çalışabilir; fakat ürettikleri değerin nasıl dağıtılacağına karar veremiyorlarsa, siyasi egemenliğin toplumsal anlamı eksik kalır. Benim meselem tam da burada başlıyor.
Ey Türk halkı!
Siz büyük bir tarihî mirasın taşıyıcılarısınız. Fakat geçmişin büyüklüğü, bugünün sorunlarını kendiliğinden çözmez. Tarihimizle övünmek hakkımızdır; ancak tarihimizden alacağımız asıl güç, bugünkü insanımızın hayatını iyileştirmek olmalıdır.
Türklük, yalnızca geçmişte kazanılmış savaşların hatırası değildir. Türklük; bir çocuğun ana dilinde eğitim alabilmesi, bir çiftçinin toprağında insanca yaşayabilmesi, bir işçinin alın terinin karşılığını görebilmesi ve bir gencin geleceğinden korkmamasıdır.
Millet sevgisi, yalnızca sözle ifade edilirse eksik kalır. Milletini seven, onun yoksulunu da sever; işçisini, köylüsünü, kadını ve çocuğunu da korur. Halkın büyük çoğunluğu refahtan mahrumken yalnızca küçük bir azınlığın zenginleşmesini millî başarı diye sunamayız. Zira bir milletin gerçek zenginliği, saraylarının ihtişamıyla değil, halkının yaşam şartlarıyla ölçülür.
Kardeşlerim!
Dünyayı anlamak için yalnızca ülkelerin sınırlarına bakmak yetmez. Dünyada bir de görünmeyen sınırlar vardır: Sermayeyi yönetenlerle emeğini satmak zorunda kalanlar arasındaki sınırlar; kendi kaynaklarını işleyemeyen toplumlarla başkalarının ekonomilerine bağımlı bırakılan toplumlar arasındaki sınırlar.
Ben, ezen ve ezilen arasındaki bu ilişkinin yalnızca bir ülkenin içindeki sınıflardan ibaret olmadığını düşünüyorum. Milletler arasında da eşitsizlik vardır. Güçlü devletler zayıf toplumların kaynaklarından yararlanırken onlara bağımlı bir ekonomik düzen bırakabilirler. Bu nedenle kurtuluşu yalnızca başka bir ülkede gerçekleşecek bir devrime bağlamak yanlıştır. Ezilen halklar kendi şartlarını, kendi tarihlerini ve kendi ihtiyaçlarını anlamalı; kendi yollarını kendileri belirlemelidir.
Anadolu'nun işçisiyle Türkistan'ın emekçisi, Kazan'ın öğretmeniyle Azerbaycan'ın köylüsü, farklı coğrafyalarda yaşasalar da benzer sorunlarla karşılaşabilirler. Dillerimiz, geleneklerimiz ve siyasi tecrübelerimiz farklı olabilir. Fakat emeğin sömürülmesine, yoksulluğa ve insan onurunun zedelenmesine karşı ortak bir dayanışma geliştirebiliriz. Bu dayanışma, bir halkın diğerine hükmetmesi için değil, hiçbir halkın diğerinin hükmü altında kalmaması için kurulmalıdır. Birlik, eşitlik olmadan kurulamaz.
Türk halklarının birliğinden söz ediyorsak, bu birliğin temelinde karşılıklı saygı bulunmalıdır. Hiçbir topluluk diğerinden üstün değildir. Birliğimiz, dillerimizi ve kültürlerimizi tek biçime sokmakla değil, aramızdaki farklılıkları koruyarak ortak sorunlarımıza çözüm aramakla güçlenir.
Aynı şekilde sosyal adalet de yalnızca devletin adını değiştirmekle gerçekleşmez. Kendisine halk adına hareket ettiğini söyleyen bir yönetim, halkın iradesini bastırıyorsa, emeği yönetenlerin ayrıcalıklarını koruyorsa, eşitlik vaadini bir baskı aracına dönüştürüyorsa kendi iddiasıyla çelişir.
Hiçbir yönetim eleştiriden muaf olmamalıdır. Hiçbir lider kendisini halkın üzerinde göremez. Halk için kurulduğu söylenen kurumlar, halkın denetimine açık olmalıdır. Özgürlük, yalnızca yöneticilerin halka hizmet edeceğini söylemesiyle değil, halkın yöneticilerini sorgulayabilmesiyle güvence altına alınır.
Ey Türk halkı!
Şöyle bir soru sormak isterim: Millî kimlik, insanları ortak bir sorumluluk etrafında mı birleştiriyor, yoksa toplumun içindeki eşitsizlikleri konuşmayı gereksiz gösteren bir perdeye mi dönüşüyor?
Bir işçiye milletini sevmesi söylenebilir. Bir çiftçiye ülkesinin kalkınmasına katkıda bulunması gerektiği anlatılabilir. Bir gence ülkesinin geleceği için fedakârlık yapması çağrısında bulunulabilir. Fakat bu çağrılar, onların haklarını ve taleplerini dinlemenin yerini alamaz.
Bir işçinin ücretini, çalışma güvenliğini ve örgütlenme hakkını savunması millete karşı bir davranış değildir. Bir çiftçinin tarım politikalarını eleştirmesi ülkesine düşmanlık değildir. Bir yurttaşın kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorgulaması, ortak hayatı zayıflatmak anlamına gelmez. Aksine, toplumun ortak geleceği hakkında söz sahibi olma isteğidir.
Millet kavramını yalnızca kültürel bir aidiyet olarak ele alırsak onun toplumsal boyutunu eksik bırakırız. Çünkü insanlar yalnızca aynı tarihi paylaşmazlar; aynı şehirleri, iş yerlerini, okulları, yolları ve kamusal kaynakları da paylaşırlar.
Bu ortak hayatın adil olup olmadığı sorusu, millî meselenin dışında değildir. Fakat sınıf meselesini de millî kimliği küçümseyerek açıklayamayız. İnsanların dilleri, tarihleri, kültürleri ve aidiyetleri gerçek toplumsal güçlerdir. Bunları yok sayan bir siyaset, halkın hayatını anlamakta zorlanır. Benim aradığım, millî kimlikle toplumsal adaletin birbirine karşıt olmadığı bir anlayıştır.
Millet, ayrıcalıklı bir kesimin çıkarlarını bütün toplumun çıkarlarıymış gibi sunmasının aracı olmamalıdır. Aynı şekilde sınıfsal adalet mücadelesi de insanların kültürel kimliklerini önemsizleştirmemelidir. İkisini birbirine bağlayan soru şudur: Nasıl bir toplumda birlikte yaşamak istiyoruz?
Gençlere özellikle sesleniyorum. Sizin çağınızda bağımsızlığın anlamı, önceki kuşakların yaşadığı dönemden daha geniştir. Çünkü üretim artık yalnızca fabrikalardan, tarlalardan ve madenlerden ibaret değildir. Bilgi, yazılım, algoritmalar, veri ve teknolojik altyapı da ekonomik gücün temel unsurları arasındadır.
Bir ülkenin insanları dünyanın en gelişmiş teknolojilerini kullanabilir. Fakat bu teknolojileri geliştirecek bilimsel kapasiteye, onları üretecek sanayi altyapısına ve kendi ihtiyaçlarına göre dönüştürecek kurumsal güce sahip değilse, tüketim ile üretim arasındaki farkı anlamalıdır. Bir teknolojiyi kullanmak, ona sahip olmakla aynı şey değildir. Bir ürünü satın almak, o ürünün arkasındaki bilgiye sahip olmak değildir. Bir dijital platformda milyonlarca insanın vakit geçirmesi, o platformun ekonomik değerini ve çalışma ilkelerini belirleme gücünün de o insanlara ait olduğu anlamına gelmez.
Veri üreten toplumlarla veriyi işleyerek büyük ekonomik değer elde eden kuruluşlar arasındaki ilişkiyi düşünelim. Bilgi çağında da emeğin karşılığı, mülkiyet ve karar gücü soruları karşımızda durmaktadır. Bu yüzden bilimsel eğitim, araştırma kurumları, nitelikli üretim, teknolojik girişimler ve kamusal bilgi altyapısı yalnızca ekonomik kalkınma araçları değildir. Bunlar, bir toplumun kendi geleceğini belirleme kapasitesinin de parçalarıdır.
Ey Türk halkı!
Şimdi meselenin en zor bölümüne geliyorum. Bir yönetim halk adına konuştuğunu söylüyorsa, o halkın kendisini ne ölçüde ifade edebildiğine bakmalıyız.
Bir siyasi hareket eşitlik vaat ediyorsa, kendi uygulamalarının eşitlik üretip üretmediğini sorgulamalıyız. Bir yönetim millî çıkarları savunduğunu söylüyorsa, bu çıkarların nasıl belirlendiğini ve toplumun hangi kesimlerine nasıl yansıdığını incelemeliyiz. Çünkü iktidar, iyi niyet beyanıyla denetlenemez. İktidarın sınırları, işleyen kurumlarla, bağımsız denetimle, özgür basınla, örgütlenme hakkıyla ve yurttaşların karar süreçlerine katılabilmesiyle korunur.
Benim açımdan halkın egemenliği, yalnızca belirli aralıklarla oy kullanmasından ibaret değildir. Halkın ekonomik ve siyasi kararları tartışabilmesi, örgütlenebilmesi, yöneticileri eleştirebilmesi ve kararların sonuçlarını sorgulayabilmesi de gerekir. Burada hiçbir siyasi hareket kendisini halkın tek temsilcisi ilan ederek tartışmayı sona erdiremez.
Halk adına hareket ettiğini söyleyenler de eleştiriye açık olmalıdır. Sosyal adalet adına kurulan bir düzen de adaletsizlik üretebilir. Bağımsızlık adına alınan kararlar da toplumun bazı kesimlerini güçsüzleştirebilir. Bunun önüne geçmenin yolu, bir kişinin veya grubun ahlaki üstünlüğüne güvenmek değil, denetimi mümkün kılan kurumlar oluşturmaktır.
Devlet, halkın üzerinde duran bir amaç değildir. İnsanların ortak hayatını düzenleyen, haklarını güvence altına alan ve toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına hizmet eden bir kurumlar bütünüdür. Devletin gücü, halkın güçsüzlüğünden değil, halkın kendi hayatını yönetebilme kapasitesinden doğmalıdır.
Türkiye’nin gençlerini yalnızca dünyanın ürettiği teknolojileri kullanmaya hazırlamayalım. Onları teknoloji geliştirmeye, bilimsel sorunları çözmeye, üretim süreçlerini değiştirmeye ve kendi toplumlarının ihtiyaçlarına cevap vermeye de hazırlayalım. Bir ülkenin en önemli kaynağı, yalnızca yeraltında bulunan madenleri değildir. İnsanlarının geliştirebildiği bilgi ve yetenektir.
Şimdi asıl soruyu soralım: Türkiye neye sahip olduğunda gerçekten bağımsız olacaktır?
Kendi kararlarını alabilecek siyasi kurumlara, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek üretim kapasitesine, bilgi geliştirebilecek bilimsel altyapıya ve halkının yaşamını iyileştirebilecek toplumsal kaynaklara sahip olduğunda… Fakat bütün bunlar da yeterli değildir. Zira bağımsızlığın nihai anlamı, bunların kimin için ve hangi amaçlarla kullanıldığı sorusuna bağlıdır.
En gelişmiş fabrikalar kurulabilir; ama çalışanlar insan onuruna yakışır koşullardan mahrum bırakılıyorsa, bir sorun vardır. En ileri teknolojiler üretilebilir; ama bunlar toplumun geniş kesimlerinin hayatını iyileştirmiyorsa, başarıyı yeniden değerlendirmek gerekir. Devlet çok güçlü olabilir; ama yurttaşlar kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi değilse, o gücün anlamı sorgulanmalıdır. Bu nedenle ben size yalnızca ekonomik büyüme veya siyasi bağımsızlık hedefi önermiyorum. Size, bütün bu kazanımların insanın özgürlüğüne nasıl hizmet edeceğini sormanızı öneriyorum.
Devlet, insanlara hizmet etmek için vardır. Bilgi, insanın dünyayı anlamasını ve değiştirmesini sağlamak için vardır. Millî bağımsızlık da bir toplumun kendi geleceğini belirleyebilmesi için vardır. Bunlardan herhangi biri kendi başına kutsal bir amaca dönüştürülürse, hizmet etmesi gereken insanı ikinci plana itebilir.
Türkiye’nin geleceği hakkında düşünürken, geçmişteki mücadeleleri ne küçümseyelim ne de onların bugünkü sorumluluklarımızın yerini almasına izin verelim. Geçmiş kuşaklar bağımsızlığın kapısını açtılar. Bugünkü kuşakların görevi, o kapının ardında adil, üretken, özgür ve dayanışmacı bir toplum kurmaktır.
Ben sizden bir kişiye, bir partiye veya bir ideolojiye körü körüne bağlanmanızı istemiyorum. Sizden, her siyasi iddiayı halkın hayatında meydana getirdiği sonuçlarla değerlendirmenizi istiyorum. Bir düzenin ne kadar güçlü olduğunu anlatanlara, o gücün toplumun hangi kesimlerine nasıl yansıdığını sorun. Bir ülkenin ne kadar zengin olduğunu anlatanlara, o zenginliğin insanların yaşamında neyi değiştirdiğini sorun. Bir hareketin halkı temsil ettiğini söyleyenlere, halkın o hareketi ne ölçüde eleştirebildiğini sorun.
Ve kendinize şu soruyu sorun: Biz, bağımsız bir devletin yurttaşları olmakla mı yetineceğiz, yoksa bağımsızlığımızı kendi hayatımızın gerçek sahibi olabileceğimiz bir toplumsal düzene dönüştürmek için mi çalışacağız?
Aziz halkım!
Size kolay bir kurtuluş vaat etmiyorum. Tarih, tek bir kahramanın, tek bir partinin veya tek bir düşüncenin bütün sorunları bir anda çözdüğü bir sahne değildir. Toplumlar, kendi sorunlarını anlayarak, deneyimlerinden ders çıkararak ve kurumlarını geliştirerek dönüşürler. Bunun için eğitim, bilim, örgütlenme, demokratik katılım ve üretim gücü gerekir.
Bir ülkenin kendi kaderini belirleyebilmesi, yalnızca siyasi iradeye değil, bilgiye de bağlıdır. Bilim üretemeyen, teknolojisini geliştiremeyen, insanlarının yeteneklerini değerlendiremeyen ve kaynaklarını uzun vadeli toplumsal amaçlarla kullanamayan bir ülkenin bağımsızlığı kırılgan kalabilir. Bu nedenle millî kurtuluş, aynı zamanda bir eğitim meselesidir. Bir üretim meselesidir. Bir adalet meselesidir. Ve her şeyden önce, insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması meselesidir.
Ben size geçmişi unutmanızı söylemiyorum. Geçmişi, bugünü anlamanın bir aracı hâline getirmenizi istiyorum. Milletinizi sevin; ama millet sevgisini, milletinizin içindeki yoksulları görmezden gelmenin bahanesi yapmayın. Bağımsızlığınızı koruyun; ama bağımsızlığı yalnızca sınırların korunmasına indirgemeyin. Halkların birliğini savunun; ama bu birliği başka halklara üstünlük kurmak için istemeyin. Eşitlik isteyin; ama eşitlik adına insanların düşünme ve konuşma özgürlüğünü ortadan kaldırmayın. Ve en önemlisi, hiçbir iktidarın kendisini halkın iradesinden üstün görmesine izin vermeyin. Zira tarih boyunca değişen yalnızca devletler ve sınırlar değildir. İnsanlar da kendi özgürlüklerinin anlamını yeniden keşfetmişlerdir.
Bir milletin gerçek büyüklüğü, başkalarına ne kadar hükmettiğinde değil, kendi insanlarına ne kadar adil bir hayat sunabildiğinde ortaya çıkar. Bir devrimin gerçek başarısı, iktidara kimlerin geldiğinden önce, sıradan insanların hayatında neyin değiştiğiyle ölçülür. Bir bağımsızlık mücadelesinin nihai anlamı ise yalnızca yabancı hâkimiyetinden kurtulmak değil, insanın kendi emeğine, bilgisine, kültürüne ve geleceğine sahip çıkabileceği bir toplum kurmaktır.
Öyleyse asıl soruyu hep birlikte soralım: Bağımsızlığımızı kazandıktan sonra, bu bağımsızlığı halkın özgürlüğüne nasıl dönüştüreceğiz?
Bu soruya vereceğimiz cevap, yalnızca bizim geleceğimizi değil, bizden sonra gelecek kuşakların nasıl bir dünyada yaşayacağını da belirleyecektir. Halkların özgürlüğü, emeğin onuru ve milletlerin eşitliği için…
İnsanların yalnızca kendi devletlerine değil, kendi hayatlarına da sahip olabildiği bir gelecek için… Mücadelemiz, işte bu sorumlulukla anlam kazanacaktır.
Teşekkür ederim…
