İnsanın bazen kendi yarasına dokunup durduğunu fark ettiniz mi? Kabuk bağlamış bir yarayı yeniden kanatmak gibi… Geçmişte kalmış bir sözü tekrar tekrar hatırlamak, aynı kırgınlığı yeniden yaşamak, “Bana bunu neden yaptı?” sorusunu yıllarca zihninde taşımak…
Belki de bazı acılar geçmediği için değil, biz onları bırakmaya hazır olmadığımız için bizimle kalır. Buradan tuhaf ama önemli bir soru çıkıyor: Ego üzüntüden beslenir mi?
İlk bakışta ego ile üzüntü birbirine uzak iki şey gibi görünür. Ego; kendini önemsemek, öne çıkmak, beğenilmek, onaylanmak ister. Üzüntü ise insanın içine çekildiği, kırılganlaştığı, bazen kelimelerin bile yetmediği bir hâlidir. Ama insan ruhu, görünenin aksine, bu kadar basit değildir. Çünkü bazen ego mutlulukla değil, acıyla da kendisine bir dünya kurar.
İnsan yaşadığı acıya bir anlam yükler. Sonra o anlam, yavaş yavaş kimliğinin bir parçasına dönüşür. “Ben zaten hep kaybedenim.”/ “Kimse beni gerçekten anlamıyor.”/ “Benim yaşadığım acıyı kimse bilemez.”/ “Ben diğerlerinden farklıyım.”
Bir süre sonra insan yalnızca üzgün değildir artık. Üzüntüsüyle kendisini tanımlamaya başlamıştır. Ve belki de en zor olanı budur. Çünkü bir acıyı bırakmak bazen yalnızca acıdan kurtulmak değildir. Kendimiz hakkında yıllardır taşıdığımız bir hikâyeden de vazgeçmektir.
Socrates'in “kendini bil” çağrısı tam da burada başka bir anlam kazanır. Kendimizi bilmek, yalnızca kim olduğumuzu öğrenmek değildir. Kendimize anlattığımız hikâyeleri de sorgulamaktır. “Ben kimim?”/ “Bana ne oldu?”/ “Bunu neden yaşadım?”/ “Beni neden anlamadılar?”
Bu soruların her biri, içimizde kurduğumuz benliğin duvarlarına bir tuğla daha koyar. Oysa bazen kendimize anlattığımız hikâye, gerçeğin kendisi değildir. Bir insan terk edilir ve “Ben değersizim” diye düşünür. Bir başkası başarısız olur ve “Ben başarısız biriyim” der. Bir diğeri haksızlığa uğrar ve yıllarca “Ben hep ezilen tarafım” diyerek yaşar. Oysa yaşanan olay başka şeydir, o olaydan kendimiz hakkında çıkardığımız sonuç başka.
Terk edilmiş olmak, değersiz olmak değildir. Bir kez kaybetmek, kaybeden olmak değildir. Haksızlığa uğramak, ömrün geri kalanını mağdur olarak geçirmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Fakat ego ayrımları sevmez. O, yaşananı benliğin üzerine yazmayı sever.
Nietzche'nin acıya bakışı da burada düşündürücüdür. Acı, onun dünyasında yalnızca kaçılması gereken bir şey değildir. İnsan bazen acının içinden geçerek kendisini aşar. Yaşadığı kırılmadan başka bir güç çıkarabilir. Ama burada ince bir çizgi vardır. Acıdan güç almak başka, acıyı kimlik hâline getirmek başkadır.
Bir insan düşer ve ayağa kalkar. Bir başka insan düşer ve hayatının geri kalanını düştüğü yere bakarak geçirir. İlkinde acı bir öğretmendir. İkincisinde acı, bir eve dönüşür. İnsan bazen o evden çıkmak istemez. Çünkü orada kendisini tanıyordur. Orası bildiği yerdir. İyileşmek ise bilinmeyene adım atmaktır. Belki de bu yüzden bazı insanlar, farkında olmadan, iyileşmekten korkarlar. Çünkü iyileştiklerinde kim olacaklarını bilemezler.
Schopenhaur'in mutsuzluk üzerine düşünceleri de insanın bu hâlini anlamamıza yardımcı olur. İnsan ister, istediğine ulaşamazsa üzülür. Ulaşırsa bir süre sonra alışır. Sonra yeniden ister. Böylece hayat, isteklerle eksiklikler arasında gidip gelir.
Ego da çoğu zaman bu eksiklik duygusundan beslenir. Daha fazla ilgi ister, daha fazla sevgi, daha fazla başarı, daha fazla takdir, daha fazla “ben” ve bunlar gelmediğinde şu soru belirir: “Neden ben?” Bu belki de egonun en sevdiği sorulardan biridir. Çünkü “Neden ben?” dediğimiz anda dünyanın merkezine yeniden kendimizi koyarız. Başımıza gelen olaydan çok, olayın bize yapılmış olmasıyla ilgilenmeye başlarız.
Psikolojide “ruminasyon” denilen bir hâl vardır. İnsan aynı düşüncenin etrafında dönüp durur. Bir konuşmayı tekrar hatırlar, bir bakışı yeniden yorumlar, bir ayrılığı defalarca zihninde yaşar. “Keşke bunu söyleseydim.”/ “Keşke öyle yapmasaydım.”/ “Bunu bana nasıl yaptı?”/ “Nerede hata yaptım?”
Başlangıçta bunlar anlamaya çalışma çabasıdır. Fakat bir noktadan sonra düşünmek, çözüm aramaktan çıkar; yaranın etrafında dolaşmaya dönüşür. Ve insan farkına varmadan kendi acısını yeniden üretir.
Aynı filmi tekrar tekrar izler. Sonunu bildiği hâlde. Belki de burada ego devreye girer. Çünkü ego olayın kendisinden çok, olayın benim hakkımda ne söylediğiyle ilgilenir.
Bir ilişkinin bitmesi artık yalnızca bir ilişkinin bitmesi değildir: “Demek ki yeterince sevilmedim.”
Bir işte başarısız olmak yalnızca bir başarısızlık değildir: “Demek ki yeterli değilim.”
Birinin bizi anlamaması yalnızca iletişim sorunu değildir: “Kimse beni anlamıyor.”
Böylece olay küçülür, hikâye büyür. Ve hikâyenin merkezinde yine “ben” vardır. Fakat burada önemli bir şeyi unutmamak gerekir: Her üzüntü ego değildir.
İnsan üzülür çünkü kaybeder, çünkü sever, çünkü özler, çünkü bir yakını ölür, çünkü bir dostluğu biter, çünkü haksızlığa uğrar, çünkü hayat bazen gerçekten ağırdır. Yas tutmak egolu olmak değildir. Ağlamak zayıflık değildir. Kırılmak insan olmanın kusuru değildir. Hatta duygusunu yaşayabilmek, insanın kendisiyle kurduğu sağlıklı ilişkinin bir parçasıdır. Mesele üzülmek değil. Üzüntünün içinde yaşamaya başlamaktır. Acıyı hissetmek başka şeydir, acının içine yerleşmek başka.
Bugünün dünyası bu ilişkiyi daha da ilginç hâle getiriyor. Çünkü artık acılarımızın da bir seyircisi var. Sosyal medya bize yalnızca mutluluğumuzu değil, kırgınlıklarımızı da gösterme imkânı veriyor. “Beni kimse anlamıyor.”/ “Çok kırıldım.”/ “Kimse ne yaşadığımı bilmiyor.”
Bazen bunlar gerçekten bir yardım çağrısıdır. Bazen insan yalnızca görülmek ister. “Ben buradayım ve canım yanıyor” demek ister. Ama bazen de acı, farkında olmadan bir kimlik gösterisine dönüşür. İnsan acısıyla görünür olur, acısıyla ilgi toplar, acısıyla farklılaşır. Hatta zaman zaman acısının kendisini daha derin, daha duyarlı, daha özel biri yaptığına inanmaya başlar.
Burada dikkat edilmesi gereken şey, acının sahte olduğunu söylemek değildir. Acı gerçektir. Fakat acının etrafında kurduğumuz kimlik her zaman gerçeğin kendisi değildir.
Bir de çağımızın mutluluk baskısı var. Herkes başarılı görünmeli, herkes güzel yaşamalı, herkes üretken olmalı, herkes mutlu olmalı, herkesin hayatı yolunda gitmeli. İnsan kendi hayatına bakarken bir yandan başkasının hayatını seyrediyor. Sonra kendi eksiklerini saymaya başlıyor: “Onun hayatı neden böyle?”/ “Benimki neden değil?”/ “Onun sevgilisi var.”/ “Onun işi iyi.”/ “Onun hayatı daha güzel.” Ve insan başkalarının vitrinleriyle kendi hayatının arka odasını karşılaştırıyor. Sonra üzülüyor.
Ego ise bu üzüntünün içinden kendisine yeni bir cümle çıkarıyor: “Ben neden onlar gibi değilim?”
Belki de modern insanın en büyük yorgunluklarından biri budur: Kendi hayatını yaşamak yerine, kendi hayatını başkalarının hayatıyla ölçmek.
O hâlde sorumuza yeniden dönelim: Ego üzüntüden mi beslenir?
Belki doğrudan üzüntüden değil. Egonun beslendiği şey, çoğu zaman üzüntünün etrafında kurduğumuz hikâyedir. “Ben mağdurum.”/ “Ben anlaşılmıyorum.”/ “Ben diğerlerinden farklıyım.”/ “Benim acım daha büyük.”/ “Ben bunu hak etmedim.” Bu cümleler bazen doğru olabilir. Ama onları yıllarca taşıdığımızda başka bir şeye dönüşebilirler. Bir kimliğe. Ve insan bazen acısını bırakmaktan değil, acısıyla birlikte kurduğu kimliği bırakmaktan korkar.
Belki de kendimize sormamız gereken soru bu yüzden “Neden hâlâ üzgünüm?” değildir. Daha derindeki soru şudur: “Bu üzüntüyü bırakırsam kendim hakkında neyi kaybedeceğim?”
Belki yıllardır haklı olma duygusunu, belki görülme ihtiyacını, belki çevremizden aldığımız ilgiyi, belki “ben buyum” dediğimiz tanıdık kimliği, belki de geçmişe tutunmamızı sağlayan son ipi…
Olgunlaşmak acısız bir hayat kurmak değildir. İnsan acıdan kaçamaz. Kaybetmekten, özlemekten, kırılmaktan, yanılmaktan kaçamaz. Ama acının içinde sonsuza kadar yaşamayı seçmek zorunda da değildir. Acıyı inkâr etmeden ondan özgürleşebilmek… Belki gerçek güç budur. Yaşadıklarımızı unutmadan, onların esiri olmamak. Kırıldığımızı kabul edip kendimizi yalnızca kırılmış biri olarak görmemek. Kaybettiğimizi bilip kendimizi yalnızca kaybeden biri olarak tanımlamamak. Ve en önemlisi… Acımızı onurlandırırken ona taht kurmamak. Çünkü insanın yaşadığı acı, hikâyesinin bir parçasıdır. Ama hikâyenin tamamı değildir.
Belki hayatın en sessiz özgürlüğü de burada başlar: Bir gün geçmişteki yaranın üzerine elini koyup, “Evet, canım yandı.” diyebilmek…
Ama hemen ardından, “Fakat artık yalnızca bundan ibaret değilim.” diye yürümeye devam edebilmek.
