Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

ÇOCUKLUĞUMUZUN SUSTURULMUŞ KAHKAHALARI

Bir çocuk ağladığında yetişkinlerin başı ona doğru çevrilir. “Ne oldu?” denir, kucağa alınır, susması için bir meme, bir oyuncak, bir ninni uzatılır. Çocuk güldüğünde ise çoğu zaman aynı telaş yaşanmaz. Kahkahası evin sessizliğini bozuyorsa susturulur; fazla hareketliyse uyarılır, uygunsuz bir zamanda gülüyorsa cezalandırılır. Böylece çocuk, daha konuşmayı bile öğrenmeden dünyayla ilgili çok güçlü bir ders almaya başlar: Acı görünürdür. Neşe ise kendiliğinden yaşanması gereken, fakat her zaman kabul edilmeyen bir şeydir. Bu küçük görünen deneyimler, insanın duygularıyla kurduğu ilişkinin temelini oluşturabilir. Çünkü çocuk yalnızca olayları değil, olaylara verilen tepkileri de öğrenir. Aç olduğunda meme verildiğini, ağladığında birinin geldiğini, korktuğunda sarıldığını fark eder. Fakat güldüğünde kimse gelmiyorsa, hatta susturuluyorsa, zihninde çok derin bir denklem oluşabilir: “Acı çekersem bana ulaşırlar. Mutlu olursam yalnız kalırım.” Bu denklem bilinçli olarak kurulmaz. Çocuk oturup bunu düşünmez. Beden öğrenir. Sinir sistemi öğrenir. İlişki kurma biçimini öğrenir. Ve bazen yetişkinlikte, insanın en mantıksız görünen davranışlarının altında çocukken öğrenilmiş bu sessiz matematik bulunur. Bebek için ağlamak yalnızca bir üzüntü ifadesi değildir; aynı zamanda bir çağrıdır. Bebek açlığını, korkusunu, rahatsızlığını ya da yalnızlığını yetişkine ağlayarak bildirir. Yetişkinin buna verdiği cevap, bebeğin dünyayla ilgili ilk güven duygularından birini oluşturur. “İhtiyacım olduğunda biri geliyor” deneyimi, zamanla güvenli bir iç dünyanın temellerinden biri olabilir. Fakat burada önemli olan yalnızca çocuğun ağladığında ihtiyaçlarının karşılanması değildir. Çocuğun bütün duygusal yelpazesinin karşılanması gerekir. Çocuk yalnızca acı çekerken görülür, neşeliyken görülmezse, zaman içinde kendisini bütün haliyle kabul edilmiş hissetmeyebilir. Çünkü çocuk için ilgi, yalnızca ilgi değildir. İlgi, “varlığım önemli” mesajıdır. Eğer bu mesaj yalnızca ağlarken geliyorsa, çocuk acısını görünür kılmayı öğrenebilir. Üstelik bunun için bilinçli bir rol yapmasına gerek yoktur. İnsan, kendisine cevap veren davranışı tekrar etmeye eğilimlidir. Ağlamak kucak getiriyorsa ağlamak anlamlıdır. Sessizlik yalnızlık getiriyorsa sessizlik ürkütücüdür. Kahkaha ceza getiriyorsa kahkaha tehlikeli hâle gelir. Bir davranışın ardından gelen sonuç, o davranışın gelecekte tekrarlanma ihtimalini etkileyebilir. Çocuk ağladığında sevgi, temas ve bakım alıyorsa ağlama ile bakım arasında bir bağ oluşur. Buna karşılık kahkaha azarlanma, küçümsenme veya ilgisizlikle karşılaşıyorsa çocuk neşesini bastırmayı öğrenebilir. Fakat mesele yalnızca davranış değildir. Daha derinde, çocuk duygularının hangilerinin “ilişki kurmaya değer” olduğunu öğrenmektedir. Belki de yetişkinlikte ortaya çıkan bazı davranışları bu yüzden yeniden düşünmek gerekir. Neden bazı insanlar mutlu olduklarında huzursuz olurlar? Neden güzel bir şey yaşadıklarında hemen kötü bir şey olacakmış gibi hissederler? Neden kahkahaları yükseldiğinde kendilerini suçlu hissederler? Neden bir ortamda çok eğlendiklerinde sonradan utanırlar? Neden üzüldüklerinde daha kolay yakınlık kurarken, mutluyken insanlardan uzaklaşırlar? Belki de içlerinde çok eski bir çocuk hâlâ şunu söylüyordur: “Çok mutlu olma. Fazla görünür olma. Fazla ses çıkarma. Ağlarsan seni fark ederler.” Bu noktada mesele yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda sosyolojiktir. Çünkü çocukların duygularını nasıl yaşayacağını yalnızca aileleri belirlemez. Toplum da hangi duyguların makbul, hangilerinin ayıp, hangilerinin zayıflık, hangilerinin güç olarak görüleceğini öğretir. Bir çocuğun ağlaması çoğu toplumda “yardım edilmesi gereken” bir durumdur. Fakat kahkaha bazen “fazlalık” olarak görülür. Özellikle otoriteye dayalı ailelerde çocuk ne kadar sessizse o kadar “uslu”, ne kadar kontrol edilebilirse o kadar “iyi” kabul edilebilir. Böyle bir ortamda çocuğun neşesi bile sınırlandırılır. “Sus.” “Ne gülüyorsun?” “Adam gibi otur.” “Bunun gülünecek neresi var?” “Başımıza iş açma.” Bu cümleler yalnızca o anki kahkahayı durdurmaz. Çocuğa kendi canlılığının da kontrol edilmesi gerektiğini öğretebilir. Burada toplumsal düzenin ilginç bir paradoksu ortaya çıkar: Toplumlar mutluluğu överken, gerçek neşenin taşkınlığından çoğu zaman rahatsız olurlar. Mutluluk kabul edilebilir olduğu sürece makbuldür. Fakat kahkaha fazla yükselirse, beden fazla hareket ederse, çocuk fazla coşarsa düzen bozulur. Çünkü neşe kontrol edilmesi zor bir enerjidir. Ağlayan insan daha kolay biçimde “yardıma muhtaç” olarak konumlandırılır. Gülen insan ise özgürleşir. Kahkaha, bir anlamda bedenin denetimden kısa süreliğine kurtulmasıdır. Bu yüzden kahkahanın içinde yalnızca mutluluk değil, özgürlük de vardır. Nietzche’nin yaşamı olumlayan düşüncesi burada önemli bir karşılık bulur. Yaşam yalnızca acıdan, eksiklikten ve mücadeleden oluşmaz; güç, neşe, oyun ve taşkınlık da yaşamın parçalarıdır. İnsan yalnızca yaralarıyla tanımlandığında, yaşamın diğer yüzlerini dışarıda bırakır. Bergson ise kahkahayı toplumsal yaşamla ilişkilendirirken, gülmenin mekanikleşen davranışlara karşı bir tür toplumsal tepki olduğunu düşünür. Kahkaha, insanın katılaşmış hâlini kıran bir hareket olabilir. Çocuk kahkaha attığında aslında hayatın fazlalığını gösterir: Fazla enerji, fazla hareket, fazla ses, fazla canlılık. Belki yetişkinler bu yüzden bazen çocukların neşesinden korkar. Çünkü çocuk güldüğünde hayat henüz tamamen disipline edilmemiştir. Çocuk henüz “Böyle davranmalıyım” cümlesinin bütün ağırlığını taşımıyordur. Sonra toplum gelir, aile gelir, okul gelir, ahlak kuralları gelir, utanç gelir… Ve çocuk, yavaş yavaş hangi duygusunu nerede gösterebileceğini öğrenir. Böylece yetişkin olduğunda kendi içinde bir “iç denetçi” taşımaya başlayabilir. Kimse ona “gülme” demese bile içinde bir ses “fazla oldun” diyebilir. Kimse onu azarlamasa bile kendi kahkahasından utanabilir. İşte dışarıdaki otoritenin içeride yaşamaya devam etmesi budur. Bu durum egoyla da ilişkilendirilebilir. Ego bazen yalnızca kendini büyütmek isteyen bir yapı değildir; aynı zamanda kendisini korumaya çalışan bir yapıdır. Eğer çocuklukta neşelenmek cezayla, ağlamak ise ilgiyle ilişkilendirildiyse ego, ilişkileri korumak için üzüntüyü daha güvenli bir kimlik hâline getirebilir. “Ben hassasım.” “Ben çok şey yaşadım.” “Beni anlamıyorlar.” “Ben zaten hep yalnız kaldım.” Bu cümlelerin bazıları gerçek olabilir. İnsan gerçekten incinmiş olabilir. Ancak bir noktadan sonra acı, yalnızca yaşanan bir deneyim olmaktan çıkıp kişinin kendisini tanımladığı ana unsura dönüşebilir. İşte o zaman insanın mutluluğu bile tehdit edici hâle gelebilir. Çünkü mutluluk yeni bir şey ister: Eski benliğin bırakılmasını. Çocukken ilgi görmek için ağlamayı öğrenmiş biri, yetişkin olduğunda farkında olmadan acısını koruyabilir. Çünkü acı tanıdıktır. Acı ilişki getirir. Acı yardım getirir. Acı, “buradayım” deme biçimine dönüşmüştür. Oysa kahkaha farklıdır. Kahkaha, “Ben iyiyim” der. “Ben buradayım.” “Hayat güzel.” “Şu an hiçbir şeye ihtiyacım yok.” Ve belki de bazı insanlar için tam olarak bu yüzden korkutucudur. Çünkü çocuklukta öğrenilmiş olan eski ilişki düzeninde “ihtiyacım yok” demek, “bana gelmelerine gerek yok” demektir. Fakat insan yetişkin olduğunda yeni bir şey öğrenebilir. İlgi görmek için acı çekmek zorunda olmadığını. Sevilmek için ağlaması gerekmediğini. Varlığının yalnızca yaralarıyla değerli olmadığını. Kahkahasının da bir çağrı olabileceğini. Mutluluğunun da paylaşılmaya değer olduğunu. Belki gerçek iyileşme, insanın yalnızca ağladığında kendisine sarılabilmesi değil; güldüğünde de kendisini terk etmemesidir. Çünkü çocuklukta öğrenilmiş her şey kader değildir. İnsan geçmişini değiştiremez, fakat geçmişin içinde öğrendiği duygusal dili yeniden yazabilir. Bir zamanlar kahkaha attığında susturulan çocuk, yetişkinliğinde kahkahasının sesini yeniden duyabilir. Bir zamanlar yalnızca ağladığında kucağa alınan çocuk, artık kendisine yalnızca acı çektiğinde değil, mutlu olduğunda da şefkat gösterebilir. Belki hayatın en sessiz devrimlerinden biri budur: İnsan, kendisini yalnızca kırıldığı yerde değil, çiçek açtığı yerde de sevmeyi öğrenir. Ve belki bir gün, bir ortamda kahkahalarla gülen o yetişkin, içinde yıllardır sessizce bekleyen çocuğa dönüp şöyle diyebilir: “Gül. Kimse gelmese de gül. Bu kez seni susturmayacağım.”
Ekleme Tarihi: 26 Ağustos 2026 -Çarşamba

ÇOCUKLUĞUMUZUN SUSTURULMUŞ KAHKAHALARI

Bir çocuk ağladığında yetişkinlerin başı ona doğru çevrilir. “Ne oldu?” denir, kucağa alınır, susması için bir meme, bir oyuncak, bir ninni uzatılır. Çocuk güldüğünde ise çoğu zaman aynı telaş yaşanmaz. Kahkahası evin sessizliğini bozuyorsa susturulur; fazla hareketliyse uyarılır, uygunsuz bir zamanda gülüyorsa cezalandırılır. Böylece çocuk, daha konuşmayı bile öğrenmeden dünyayla ilgili çok güçlü bir ders almaya başlar: Acı görünürdür. Neşe ise kendiliğinden yaşanması gereken, fakat her zaman kabul edilmeyen bir şeydir.

Bu küçük görünen deneyimler, insanın duygularıyla kurduğu ilişkinin temelini oluşturabilir. Çünkü çocuk yalnızca olayları değil, olaylara verilen tepkileri de öğrenir. Aç olduğunda meme verildiğini, ağladığında birinin geldiğini, korktuğunda sarıldığını fark eder. Fakat güldüğünde kimse gelmiyorsa, hatta susturuluyorsa, zihninde çok derin bir denklem oluşabilir: “Acı çekersem bana ulaşırlar. Mutlu olursam yalnız kalırım.”

Bu denklem bilinçli olarak kurulmaz. Çocuk oturup bunu düşünmez. Beden öğrenir. Sinir sistemi öğrenir. İlişki kurma biçimini öğrenir. Ve bazen yetişkinlikte, insanın en mantıksız görünen davranışlarının altında çocukken öğrenilmiş bu sessiz matematik bulunur.

Bebek için ağlamak yalnızca bir üzüntü ifadesi değildir; aynı zamanda bir çağrıdır. Bebek açlığını, korkusunu, rahatsızlığını ya da yalnızlığını yetişkine ağlayarak bildirir. Yetişkinin buna verdiği cevap, bebeğin dünyayla ilgili ilk güven duygularından birini oluşturur. “İhtiyacım olduğunda biri geliyor” deneyimi, zamanla güvenli bir iç dünyanın temellerinden biri olabilir. Fakat burada önemli olan yalnızca çocuğun ağladığında ihtiyaçlarının karşılanması değildir. Çocuğun bütün duygusal yelpazesinin karşılanması gerekir. Çocuk yalnızca acı çekerken görülür, neşeliyken görülmezse, zaman içinde kendisini bütün haliyle kabul edilmiş hissetmeyebilir. Çünkü çocuk için ilgi, yalnızca ilgi değildir.

İlgi, “varlığım önemli” mesajıdır. Eğer bu mesaj yalnızca ağlarken geliyorsa, çocuk acısını görünür kılmayı öğrenebilir. Üstelik bunun için bilinçli bir rol yapmasına gerek yoktur. İnsan, kendisine cevap veren davranışı tekrar etmeye eğilimlidir. Ağlamak kucak getiriyorsa ağlamak anlamlıdır. Sessizlik yalnızlık getiriyorsa sessizlik ürkütücüdür. Kahkaha ceza getiriyorsa kahkaha tehlikeli hâle gelir.

Bir davranışın ardından gelen sonuç, o davranışın gelecekte tekrarlanma ihtimalini etkileyebilir. Çocuk ağladığında sevgi, temas ve bakım alıyorsa ağlama ile bakım arasında bir bağ oluşur. Buna karşılık kahkaha azarlanma, küçümsenme veya ilgisizlikle karşılaşıyorsa çocuk neşesini bastırmayı öğrenebilir. Fakat mesele yalnızca davranış değildir. Daha derinde, çocuk duygularının hangilerinin “ilişki kurmaya değer” olduğunu öğrenmektedir. Belki de yetişkinlikte ortaya çıkan bazı davranışları bu yüzden yeniden düşünmek gerekir.

Neden bazı insanlar mutlu olduklarında huzursuz olurlar?

Neden güzel bir şey yaşadıklarında hemen kötü bir şey olacakmış gibi hissederler?

Neden kahkahaları yükseldiğinde kendilerini suçlu hissederler?

Neden bir ortamda çok eğlendiklerinde sonradan utanırlar?

Neden üzüldüklerinde daha kolay yakınlık kurarken, mutluyken insanlardan uzaklaşırlar?

Belki de içlerinde çok eski bir çocuk hâlâ şunu söylüyordur: “Çok mutlu olma. Fazla görünür olma. Fazla ses çıkarma. Ağlarsan seni fark ederler.”

Bu noktada mesele yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda sosyolojiktir. Çünkü çocukların duygularını nasıl yaşayacağını yalnızca aileleri belirlemez. Toplum da hangi duyguların makbul, hangilerinin ayıp, hangilerinin zayıflık, hangilerinin güç olarak görüleceğini öğretir.

Bir çocuğun ağlaması çoğu toplumda “yardım edilmesi gereken” bir durumdur. Fakat kahkaha bazen “fazlalık” olarak görülür. Özellikle otoriteye dayalı ailelerde çocuk ne kadar sessizse o kadar “uslu”, ne kadar kontrol edilebilirse o kadar “iyi” kabul edilebilir. Böyle bir ortamda çocuğun neşesi bile sınırlandırılır.

“Sus.”

“Ne gülüyorsun?”

“Adam gibi otur.”

“Bunun gülünecek neresi var?”

“Başımıza iş açma.”

Bu cümleler yalnızca o anki kahkahayı durdurmaz. Çocuğa kendi canlılığının da kontrol edilmesi gerektiğini öğretebilir.

Burada toplumsal düzenin ilginç bir paradoksu ortaya çıkar: Toplumlar mutluluğu överken, gerçek neşenin taşkınlığından çoğu zaman rahatsız olurlar. Mutluluk kabul edilebilir olduğu sürece makbuldür. Fakat kahkaha fazla yükselirse, beden fazla hareket ederse, çocuk fazla coşarsa düzen bozulur. Çünkü neşe kontrol edilmesi zor bir enerjidir.

Ağlayan insan daha kolay biçimde “yardıma muhtaç” olarak konumlandırılır. Gülen insan ise özgürleşir. Kahkaha, bir anlamda bedenin denetimden kısa süreliğine kurtulmasıdır. Bu yüzden kahkahanın içinde yalnızca mutluluk değil, özgürlük de vardır.

Nietzche’nin yaşamı olumlayan düşüncesi burada önemli bir karşılık bulur. Yaşam yalnızca acıdan, eksiklikten ve mücadeleden oluşmaz; güç, neşe, oyun ve taşkınlık da yaşamın parçalarıdır. İnsan yalnızca yaralarıyla tanımlandığında, yaşamın diğer yüzlerini dışarıda bırakır.

Bergson ise kahkahayı toplumsal yaşamla ilişkilendirirken, gülmenin mekanikleşen davranışlara karşı bir tür toplumsal tepki olduğunu düşünür. Kahkaha, insanın katılaşmış hâlini kıran bir hareket olabilir. Çocuk kahkaha attığında aslında hayatın fazlalığını gösterir: Fazla enerji, fazla hareket, fazla ses, fazla canlılık.

Belki yetişkinler bu yüzden bazen çocukların neşesinden korkar. Çünkü çocuk güldüğünde hayat henüz tamamen disipline edilmemiştir.

Çocuk henüz “Böyle davranmalıyım” cümlesinin bütün ağırlığını taşımıyordur. Sonra toplum gelir, aile gelir, okul gelir, ahlak kuralları gelir, utanç gelir… Ve çocuk, yavaş yavaş hangi duygusunu nerede gösterebileceğini öğrenir.

Böylece yetişkin olduğunda kendi içinde bir “iç denetçi” taşımaya başlayabilir. Kimse ona “gülme” demese bile içinde bir ses “fazla oldun” diyebilir. Kimse onu azarlamasa bile kendi kahkahasından utanabilir. İşte dışarıdaki otoritenin içeride yaşamaya devam etmesi budur.

Bu durum egoyla da ilişkilendirilebilir. Ego bazen yalnızca kendini büyütmek isteyen bir yapı değildir; aynı zamanda kendisini korumaya çalışan bir yapıdır. Eğer çocuklukta neşelenmek cezayla, ağlamak ise ilgiyle ilişkilendirildiyse ego, ilişkileri korumak için üzüntüyü daha güvenli bir kimlik hâline getirebilir.

“Ben hassasım.”

“Ben çok şey yaşadım.”

“Beni anlamıyorlar.”

“Ben zaten hep yalnız kaldım.”

Bu cümlelerin bazıları gerçek olabilir. İnsan gerçekten incinmiş olabilir. Ancak bir noktadan sonra acı, yalnızca yaşanan bir deneyim olmaktan çıkıp kişinin kendisini tanımladığı ana unsura dönüşebilir. İşte o zaman insanın mutluluğu bile tehdit edici hâle gelebilir. Çünkü mutluluk yeni bir şey ister: Eski benliğin bırakılmasını.

Çocukken ilgi görmek için ağlamayı öğrenmiş biri, yetişkin olduğunda farkında olmadan acısını koruyabilir. Çünkü acı tanıdıktır. Acı ilişki getirir. Acı yardım getirir. Acı, “buradayım” deme biçimine dönüşmüştür.

Oysa kahkaha farklıdır. Kahkaha, “Ben iyiyim” der.

“Ben buradayım.”

“Hayat güzel.”

“Şu an hiçbir şeye ihtiyacım yok.”

Ve belki de bazı insanlar için tam olarak bu yüzden korkutucudur. Çünkü çocuklukta öğrenilmiş olan eski ilişki düzeninde “ihtiyacım yok” demek, “bana gelmelerine gerek yok” demektir. Fakat insan yetişkin olduğunda yeni bir şey öğrenebilir.

İlgi görmek için acı çekmek zorunda olmadığını. Sevilmek için ağlaması gerekmediğini. Varlığının yalnızca yaralarıyla değerli olmadığını. Kahkahasının da bir çağrı olabileceğini. Mutluluğunun da paylaşılmaya değer olduğunu. Belki gerçek iyileşme, insanın yalnızca ağladığında kendisine sarılabilmesi değil; güldüğünde de kendisini terk etmemesidir. Çünkü çocuklukta öğrenilmiş her şey kader değildir.

İnsan geçmişini değiştiremez, fakat geçmişin içinde öğrendiği duygusal dili yeniden yazabilir. Bir zamanlar kahkaha attığında susturulan çocuk, yetişkinliğinde kahkahasının sesini yeniden duyabilir. Bir zamanlar yalnızca ağladığında kucağa alınan çocuk, artık kendisine yalnızca acı çektiğinde değil, mutlu olduğunda da şefkat gösterebilir.

Belki hayatın en sessiz devrimlerinden biri budur: İnsan, kendisini yalnızca kırıldığı yerde değil, çiçek açtığı yerde de sevmeyi öğrenir. Ve belki bir gün, bir ortamda kahkahalarla gülen o yetişkin, içinde yıllardır sessizce bekleyen çocuğa dönüp şöyle diyebilir: “Gül. Kimse gelmese de gül. Bu kez seni susturmayacağım.”

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.