Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -57-

XUN-Zİ KONUŞUYOR Xun-zi (荀子 / Xunzi), MÖ yaklaşık 310–235 yılları arasında yaşamış, Çin felsefesinin en önemli düşünürlerinden biridir. Konfüçyüsçü geleneğin içinde yer alır; ancak insan doğası, eğitim, ahlak ve devlet konusunda Konfüçyüs’ten daha gerçekçi ve disiplinci bir çizgi geliştirir. Bakalım Xun-zi günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi: Ey Türkiye halkı, Ben, Xun-zi. Yüzyılların ötesinden, eski Çin topraklarından bugün sizin ülkenize gelmiş bir düşünür olarak karşınızdayım. Benim çağım ile sizin çağınız arasında sayısız yıl, değişen devletler, gelişen bilimler ve dönüşen toplumlar vardır. Fakat insanın bazı meseleleri zamana karşı şaşırtıcı biçimde dirençlidir. İnsan yine arzu eder, öfkelenir, kıskanır, üstün gelmek ister, kendisi için daha fazlasını arar. Bu yüzden benim zamanımda sorduğum soruların bazıları bugün de sizin için önemini korumaktadır: İnsan nasıl iyi bir insan olur? Toplum nasıl düzen içinde yaşar? Devlet nasıl adaletli yönetilir? Çocuk nasıl eğitilir? İnsanların farklılıkları çatışmaya değil, ortak bir düzene nasıl dönüştürülür? Geldiğimden beri sizi dinledim, şehirlerinizi gördüm, okullarınıza, üniversitelerinize, meclisinize, mahkemelerinize ve pazarlarınıza baktım. Teknolojinize hayran kaldım. İnsanlarınızın dünyanın her yerinden haber alabildiğini, birkaç saniye içinde birbirleriyle konuşabildiğini, bilgiyi geçmişte hayal bile edilemeyecek bir hızla paylaşabildiğini gördüm. Fakat sonra şaşırdım. İnsan bu kadar bilgiye ulaşabildiği halde neden hâlâ birbirini anlamakta bu kadar zorlanıyor? Neden aynı ülkenin insanları birbirlerine bu kadar kolay düşman olabiliyor? Neden herkes kendi düşüncesinin doğru, karşısındakinin ise ahlaksız veya cahil olduğuna bu kadar çabuk karar veriyor? Benim çağımda insanlar bunları bilmiyordu. Fakat insan doğasını biliyorduk. Ve size bugün söyleyeceğim ilk şey hâlâ aynıdır: İnsan doğası, kendi haline bırakıldığında arzularının peşinden gitmeye eğilimlidir. İnsan açsa yemek ister, yoksunsa zengin olmak ister, aşağılanmışsa öç almak ister, başkasında bulunan şeye sahip olmak ister. İnsan kendi menfaatini kolayca haklılıkla karıştırır. Kendi öfkesine “adalet” adını verebilir. Kendi tarafının çıkarına “milletin çıkarı” diyebilir. Kendi korkusunu “gerçekçilik”, kendi önyargısını “tecrübe” sanabilir. Sizin çağınızda bunun için yeni bir araç da ortaya çıkmış: sosyal medya. Bu araç insanın eline büyük bir güç vermiş. Fakat unutmayın: İnsan eline güç geçtiğinde doğası değişmez; yalnızca doğasını daha büyük ölçekte gösterir. Eskiden bir insan öfkelendiğinde bunu birkaç kişiye söyleyebilirdi. Şimdi milyonlarca kişiye ulaştırabiliyor. Eskiden bir dedikodu bir mahallede yayılırdı. Şimdi bütün ülkeye yayılabiliyor. Bu yüzden teknoloji insanı otomatik olarak daha medeni yapmaz. Teknoloji insanın elindeki araçtır; insanın karakteri ise o aracın nasıl kullanılacağını belirler. Sosyal medyada bir insanı tanımadan onun hakkında hüküm vermek kolaydır. Bir cümlesini bütün kişiliği sanmak kolaydır. Kendisiyle aynı düşünmeyen milyonlarca insanı tek bir kelimeyle aşağılamak kolaydır. Ama kolay olan her zaman doğru değildir. Ey Türkiye halkı, Sizin en büyük sorunlarınızdan birinin yalnızca ekonomik veya siyasi olmadığını düşünüyorum. Birbirinize güvenmekte zorlanıyorsunuz. Genç, geleceğinden endişe ediyor. Çalışan, emeğinin karşılığını alamamaktan korkuyor. Esnaf, yarının ne getireceğini düşünüyor. Aileler çocuklarının iyi bir eğitim alıp alamayacağını soruyor. Üniversite öğrencisi mezun olduğunda ne yapacağını düşünüyor. İnsanlar yalnızca daha fazla para istemiyor. İnsanlar aynı zamanda öngörülebilirlik, adalet ve güven istiyor. İşte burada devletin görevi başlar. Bir devletin görevi yalnızca yollar yapmak, binalar dikmek veya ekonomik büyümeyi sağlamak değildir. Devletin en önemli görevlerinden biri, insanların kurallara güvenmesini sağlamaktır. Bir insan çalıştığında emeğinin karşılığını alacağına inanmalı. Bir girişimci yatırım yaptığında kuralların yarın sebepsiz yere değişmeyeceğini bilmeli. Bir vatandaş mahkemeye gittiğinde karşısındaki kişinin kim olduğundan bağımsız olarak adalet göreceğine inanmalı. Bir öğrenci sınava girdiğinde başarının torpile değil, emeğe bağlı olduğuna inanmalı. Çünkü liyakat yalnızca bir yönetim ilkesi değildir; toplumdaki güvenin temelidir. Bir insan hak etmediği halde makam sahibi olduğunda yalnızca bir koltuk yanlış kişiye verilmiş olmaz. Başka insanların adalet duygusu da yaralanır. Çalışkan genç şöyle düşünmeye başlar: “Ben neden uğraşıyorum?” Dürüst insan şöyle düşünmeye başlar: “Ben neden dürüst olayım?” İşte bir toplum için bundan daha tehlikeli düşünceler azdır. Bu nedenle size açıkça söylüyorum: Devlet görevlerine insan seçerken sadakati, yakınlığı ve kişisel ilişkileri değil; yeteneği, karakteri ve liyakati öne çıkarın. Bu söz yalnızca yöneticilere değil, hepinizedir. Çünkü siz de günlük hayatınızda benzer tercihler yapıyorsunuz. Çocuğunuzun öğretmenini seçerken, çalışanınızı işe alırken, bir ustaya iş verirken, bir insan hakkında karar verirken, “Bu kişi işini gerçekten iyi yapıyor mu?” sorusunu sormayı öğrenmelisiniz. Akrabalık, hemşehrilik, arkadaşlık veya siyasi yakınlık, yeteneğin yerine geçtiğinde kurumlar çürümeye başlar. Fakat yalnızca devleti suçlamak da kolaycılıktır. Ben size şunu da söylemeliyim: Halk nasılsa, kurumlar da uzun vadede ona göre şekillenir. Rüşvetten şikâyet edip küçük çıkarlarımız için kuralları çiğniyorsak, torpile karşı çıkıp kendi yakınımızı öne geçirmenin yolunu arıyorsak, adalet istediğimizi söyleyip yalnızca bize yapılan haksızlıklara öfkeleniyorsak, sorun yalnızca yöneticilerde değildir. İnsan kendi davranışına bakmadan toplumu düzeltmeye çalıştığında, aynaya bakmadan başkasının yüzündeki kiri göstermiş olur. Ey gençler, Sizi özellikle uyarmak istiyorum. Siz bugün dünyanın en büyük bilgi denizlerinden birinin içinde yaşıyorsunuz. Fakat bilgi bolluğu sizi bilge yapmaz. Bir haberi görmek, onu anlamak değildir. Bir videoyu izlemek, doğru bilgiye sahip olmak değildir. Bir insanın milyonlarca takipçisinin olması onun haklı olduğunu göstermez. Bir fikrin çok paylaşılması, onun doğru olduğunu göstermez. Çoğunluk bazen yanılır. Bu nedenle düşünmeyi öğrenin, kaynak sormayı öğrenin, bilmediğinizi kabul etmeyi öğrenin, fikrinizi değiştirmekten utanmayın. Çünkü yalnızca hiç fikrini değiştirmeyen insanın her zaman güçlü olduğunu düşünmeyin. Bazen bu, yalnızca yanıldığını kabul edemediğini gösterir. Sizin ülkenizde siyaset hayatın çok büyük bir parçası haline gelmiş. Fakat size bir uyarım var: Siyaseti kimliğinizin tamamı haline getirmeyin. Bir insanın hangi partiye oy verdiğini bilmek, onun iyi veya kötü insan olduğunu bilmek değildir. Bir insan sizin siyasi görüşünüzü paylaşmıyorsa bu onun düşmanınız olduğu anlamına gelmez. Devlet yönetilebilir, hükümetler değişebilir, partiler kurulabilir ve kapanabilir. Fakat toplumun birbirine duyduğu güven bir kez parçalandığında onu yeniden kurmak çok daha zordur. Bu yüzden siyasi rakibinizi düşmanınız gibi görmeyin. Onunla tartışın, eleştirin, yanlış olduğunu düşünüyorsanız karşı çıkın. Fakat onun insanlığını inkâr etmeyin. Çünkü ortak bir ülkenin vatandaşları olarak aynı masada oturmayı öğrenemezseniz, sonunda hepiniz aynı evin içinde birbirinize yabancılaşırsınız. Ey yöneticiler, Size de halktan daha ağır bir sorumluluk düşmektedir. Siz yalnızca emir veren insanlar değilsiniz. İnsanların hayatlarına dokunan kararlar alıyorsunuz. Bu nedenle övgüden çok eleştiriye kulak verin. Size sürekli “Her şey mükemmel” diyen insanlardan sakının. Çünkü yöneticinin en tehlikeli düşmanı bazen açıkça karşı çıkan kişi değil, yanlışlarını ona göstermeyen kişidir. Bir yöneticinin büyüklüğü hiç hata yapmamasında değil, hatasını kabul edip düzeltebilmesindedir. Aynı şey muhalefet için de geçerlidir. Sırf iktidara karşı olmak, otomatik olarak doğru olmak değildir. Bir ülkeyi yönetmek isteyen herkesin yalnızca başkasının hatalarını göstermesi yetmez. Kendi çözümünün nasıl işleyeceğini de göstermek zorundadır. Eleştirmek kolaydır, yönetmek zordur. Bu yüzden yöneten de yönetmek isteyen de aynı ölçüye tabi olmalıdır: Liyakat, dürüstlük, bilgi ve sorumluluk. Ey Türkiye halkı, Ekonomik sıkıntılarınız olabilir. Siyasi tartışmalarınız olabilir. Depremler, göç, işsizlik, eğitim, barınma ve adalet gibi ağır sorunlarınız olabilir. Bunların hiçbirini küçümsemiyorum. Fakat bütün bu sorunların çözümünü yalnızca güçlü bir liderde aramayın. Tek bir insan hiçbir toplumu kurtaramaz. Çünkü toplum bir kişinin iradesinden çok daha büyüktür. İyi bir ülke, yalnızca iyi bir liderle kurulmaz. İyi öğretmenlerle, iyi mühendislerle, iyi doktorlarla, iyi hâkimlerle, iyi gazetecilerle, iyi memurlarla, iyi işçilerle, iyi girişimcilerle ve iyi vatandaşlarla kurulur. Kısacası, iyi insanlarla kurulur. İşte bu yüzden eğitim önemli. Çünkü Türkiye'nin geleceğini yalnızca fabrikalarınızda veya teknoloji şirketlerinizde değil, sınıflarınızda belirleyeceksiniz. Bir çocuğun doğduğunda eline bir kitap verilmez; ona okumayı öğretmek gerekir. Hiç kimse doğduğu anda adaletin ne olduğunu eksiksiz bilmez. Hiç kimse yalnızca doğuştan gelen duygularıyla iyi bir yurttaş haline gelmez. İnsan, öğrenerek, çalışarak, kendisini disipline ederek ve doğru örneklerle karşılaşarak biçimlenir. Çocuğa yalnızca “başarılı ol” demeyin. Ona “başarı nedir?” diye de sorun. Çocuğa yalnızca “çok kazan” demeyin. Ona “kazandığın şeyi nasıl kullanacaksın?” diye sorun. Çocuğa yalnızca “haklarını bil” demeyin. Ona “başkalarının haklarını nasıl koruyacaksın?” da öğretin. Çünkü toplum, yalnızca haklarını bilen insanlardan değil, sorumluluklarını bilen insanlardan da meydana gelir. Çocuklara yalnızca sınav kazanmayı öğretmeyin. Onlara doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretin. Başarıyı yalnızca yüksek maaşla ölçmeyin. Karakteri de başarı sayın. Çocuklarınıza “Nasıl zengin olursun?” kadar, “Nasıl güvenilir bir insan olursun?” sorusunu da öğretin. Çünkü toplumun en pahalı kaybı para değildir. Güven kaybıdır. Birbirine güvenmeyen insanların yaşadığı ülkede en basit iş bile zorlaşır. Herkes diğerinin kendisini kandıracağını düşünür. Herkes kendisini korumak için daha fazla kural ister. Daha fazla kural gelir. Fakat güven yine oluşmaz. Sonunda insanlar kuralların arkasından dolaşmanın yollarını aramaya başlar. Bu döngüyü kırmanın yolu yalnızca daha fazla ceza değildir. Karakterdir. Eğitimdir. Adalettir. İyi örnektir. Ben insan doğasının kendiliğinden kusursuz olmadığını söyledim. Ama bundan umutsuzluğa kapılmayın. İnsanın doğası eğitilebilir. İnsan alışkanlıklarını değiştirebilir. Toplum kurumlarını düzeltebilir. Bir ülke geçmişindeki hataları kabul edip daha iyi bir gelecek kurabilir. Türkiye de bunu yapabilir. Fakat bunun için önce şu düşünceden vazgeçmelisiniz: “Biz böyleyiz, değişmeyiz.” Hayır. İnsan böyle olmak zorunda değildir. Toplum da böyle olmak zorunda değildir. Bugün birbirine bağıran insanlar yarın birbirini dinlemeyi öğrenebilir. Bugün torpil arayan insanlar yarın liyakati savunabilir. Bugün kendi siyasi tarafının her hatasını savunan insanlar yarın adaleti tarafının üzerinde tutabilir. Fakat bunların hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmez. Bunun için eğitim gerekir, bunun için disiplin gerekir, bunun için kurum gerekir, bunun için ahlak gerekir ve en önemlisi, insanın önce kendisini değiştirme iradesi gerekir. Şimdi siz Türk halkına bakıyorum. Tarihinizde büyük imparatorluklar kurmuş, farklı halklarla ve kültürlerle yaşamış, savaşlar ve yıkımlar görmüş, yeniden devlet kurmuş bir toplum olduğunuzu görüyorum. Böyle bir tarih insana gurur verebilir. Fakat size bir uyarım var: Geçmişinizle gurur duyabilirsiniz; fakat geçmişinizin arkasına saklanmayın. Atalarınızın başarıları sizin başarılarınız değildir. Onların yaptığı güzel şeyleri miras almak, onların yerine çalışmak anlamına gelmez. Bir milletin büyüklüğü yalnızca geçmişte kazandığı savaşlarla ölçülmez. Asıl büyüklük, bugün yetiştirdiği insanların niteliğinde görülür. Üniversitelerinizde düşüncenin özgürce gelişmesine izin verin. Bilim insanına saygı gösterin. Öğretmeni yalnızca ders anlatan biri olarak görmeyin; toplumun geleceğini biçimlendiren kişi olarak görün. Çünkü bir ülkenin en büyük hazinesi yalnızca toprağı, madenleri veya fabrikaları değildir. İyi yetişmiş insanlardır. Fakat iyi insan yetiştirmek kolay değildir. İnsan, kendisini değiştirmekten hoşlanmaz. Hatasını kabul etmek istemez. Kendisinden farklı olanı anlamak yerine onu suçlamak daha kolay gelir. Bu yüzden size bir başka öğüt veriyorum: Kendinizi sürekli düzeltmeye çalışın. Ey Türkiye halkı, Bir ülkeyi yalnızca yasalar ayakta tutmaz. Yasaları uygulayan insanların karakteri de önemlidir. Bir devleti yalnızca ordusu güçlü olduğu için güçlü sanmayın. Adalet sistemi güvenilir değilse, eğitim sistemi nitelikli değilse, liyakat yoksa, insanlar birbirine güvenmiyorsa dışarıdan güçlü görünen yapı içeriden zayıflayabilir. Bu nedenle ülkenizin geleceğini yalnızca seçim günlerinde düşünmeyin. Her gün düşünün. Çocuğunuzu yetiştirirken düşünün, işinizi yaparken düşünün, verginizi öderken düşünün, bir kamu görevlisiyle karşılaştığınızda düşünün, size haksızlık yapıldığında bile düşünün. Çünkü toplum dediğiniz şey, yalnızca “devlet” değildir. Toplum sizsiniz. Devleti eleştirirken kendinizi unutmayın. Toplumun düzelmesini isterken kendi davranışlarınızı da düzeltin. Ben insanın doğasının kusursuz olduğuna inanmadım. Fakat bu, insanın kötü kalmaya mahkûm olduğu anlamına gelmez. Tam tersine. İnsanın kendisini değiştirebilmesi, eğitilebilmesi ve daha iyi bir düzen kurabilmesi, insanın en büyük imkânıdır. Taş kendiliğinden güzel bir heykele dönüşmez. Usta onu işler. Ham metal kendiliğinden keskin bir kılıç olmaz. Demirci onu döver, ısıtır ve biçimlendirir. İnsan da böyledir. Eğitim insanı işler. Gelenek onu biçimlendirir. Hukuk sınırlarını belirler. Erdem ise bütün bunları içtenlikle yaşamaya dönüştürür. Öyleyse Türkiye'nin geleceğini yalnızca daha zengin, daha güçlü veya daha teknolojik bir ülke olmak şeklinde düşünmeyin. Şunu sorun: “Nasıl daha iyi insanlar yetiştirebiliriz?” Çünkü iyi insanlar olmadan iyi kurumlar uzun süre ayakta kalamaz. İyi kurumlar olmadan da iyi insanların çabası kalıcı bir düzene dönüşemez. İnsan ile kurum birbirini biçimlendirir. Bu yüzden hem insanı hem kurumu düzeltin. Çocuklarınıza bilgi verin ama karakter de kazandırın. Gençlerinize özgürlük verin ama sorumluluk da öğretin. Yöneticilerinizden güç isteyin ama hesap verebilirlik de isteyin. Devletinizden adalet bekleyin ama kendi davranışlarınızda da adaleti arayın. Ve her şeyden önce, farklılıklarınızın sizi birbirinizin düşmanı haline getirmesine izin vermeyin. Bir toplumun düzeni, herkesin aynı düşünmesiyle değil; farklı düşünen insanların ortak kurallar içinde birlikte yaşayabilmesiyle sağlanır. Benim çağımda insanlar gökyüzünün düzenini, kralların gücünü ve toplumun yapısını anlamaya çalışıyordu. Sizin çağınızda insanlık çok daha fazla şey biliyor. Fakat bilginiz arttıkça bilgeliğinizin de arttığını sanmayın. Bilgi size ne yapabileceğinizi söyler. Bilgelik ise ne yapmanız gerektiğini düşünmenizi sağlar. Türkiye halkı, Geleceğiniz gökten inmeyecek. Onu siz inşa edeceksiniz. Ve unutmayın: İyi bir toplum, iyi insanların tesadüfen bir araya gelmesiyle değil, iyi insan yetiştirmeyi bir görev haline getirmesiyle ortaya çıkar. Öyleyse kendinizi eğitin, çocuklarınızı eğitin, kurumlarınızı düzeltin, liyakati koruyun, adaleti gözetin, arzularınızı yönetin ve her gün, dünden biraz daha iyi bir insan olmaya çalışın. Çünkü insan doğduğu haliyle son haline ulaşmış değildir. İnsan, kendini biçimlendirebildiği ölçüde insandır. Teşekkür ederim.
Ekleme Tarihi: 12 Eylül 2026 -Cumartesi

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -57-

XUN-Zİ KONUŞUYOR

Xun-zi (荀子 / Xunzi), MÖ yaklaşık 310–235 yılları arasında yaşamış, Çin felsefesinin en önemli düşünürlerinden biridir. Konfüçyüsçü geleneğin içinde yer alır; ancak insan doğası, eğitim, ahlak ve devlet konusunda Konfüçyüs’ten daha gerçekçi ve disiplinci bir çizgi geliştirir. Bakalım Xun-zi günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:

Ey Türkiye halkı,

Ben, Xun-zi. Yüzyılların ötesinden, eski Çin topraklarından bugün sizin ülkenize gelmiş bir düşünür olarak karşınızdayım. Benim çağım ile sizin çağınız arasında sayısız yıl, değişen devletler, gelişen bilimler ve dönüşen toplumlar vardır. Fakat insanın bazı meseleleri zamana karşı şaşırtıcı biçimde dirençlidir. İnsan yine arzu eder, öfkelenir, kıskanır, üstün gelmek ister, kendisi için daha fazlasını arar. Bu yüzden benim zamanımda sorduğum soruların bazıları bugün de sizin için önemini korumaktadır: İnsan nasıl iyi bir insan olur? Toplum nasıl düzen içinde yaşar? Devlet nasıl adaletli yönetilir? Çocuk nasıl eğitilir? İnsanların farklılıkları çatışmaya değil, ortak bir düzene nasıl dönüştürülür?

Geldiğimden beri sizi dinledim, şehirlerinizi gördüm, okullarınıza, üniversitelerinize, meclisinize, mahkemelerinize ve pazarlarınıza baktım. Teknolojinize hayran kaldım. İnsanlarınızın dünyanın her yerinden haber alabildiğini, birkaç saniye içinde birbirleriyle konuşabildiğini, bilgiyi geçmişte hayal bile edilemeyecek bir hızla paylaşabildiğini gördüm.

Fakat sonra şaşırdım. İnsan bu kadar bilgiye ulaşabildiği halde neden hâlâ birbirini anlamakta bu kadar zorlanıyor? Neden aynı ülkenin insanları birbirlerine bu kadar kolay düşman olabiliyor? Neden herkes kendi düşüncesinin doğru, karşısındakinin ise ahlaksız veya cahil olduğuna bu kadar çabuk karar veriyor?

Benim çağımda insanlar bunları bilmiyordu. Fakat insan doğasını biliyorduk. Ve size bugün söyleyeceğim ilk şey hâlâ aynıdır: İnsan doğası, kendi haline bırakıldığında arzularının peşinden gitmeye eğilimlidir. İnsan açsa yemek ister, yoksunsa zengin olmak ister, aşağılanmışsa öç almak ister, başkasında bulunan şeye sahip olmak ister. İnsan kendi menfaatini kolayca haklılıkla karıştırır. Kendi öfkesine “adalet” adını verebilir. Kendi tarafının çıkarına “milletin çıkarı” diyebilir. Kendi korkusunu “gerçekçilik”, kendi önyargısını “tecrübe” sanabilir.

Sizin çağınızda bunun için yeni bir araç da ortaya çıkmış: sosyal medya.

Bu araç insanın eline büyük bir güç vermiş. Fakat unutmayın: İnsan eline güç geçtiğinde doğası değişmez; yalnızca doğasını daha büyük ölçekte gösterir. Eskiden bir insan öfkelendiğinde bunu birkaç kişiye söyleyebilirdi. Şimdi milyonlarca kişiye ulaştırabiliyor. Eskiden bir dedikodu bir mahallede yayılırdı. Şimdi bütün ülkeye yayılabiliyor. Bu yüzden teknoloji insanı otomatik olarak daha medeni yapmaz. Teknoloji insanın elindeki araçtır; insanın karakteri ise o aracın nasıl kullanılacağını belirler.

Sosyal medyada bir insanı tanımadan onun hakkında hüküm vermek kolaydır. Bir cümlesini bütün kişiliği sanmak kolaydır. Kendisiyle aynı düşünmeyen milyonlarca insanı tek bir kelimeyle aşağılamak kolaydır. Ama kolay olan her zaman doğru değildir.

Ey Türkiye halkı,

Sizin en büyük sorunlarınızdan birinin yalnızca ekonomik veya siyasi olmadığını düşünüyorum. Birbirinize güvenmekte zorlanıyorsunuz. Genç, geleceğinden endişe ediyor. Çalışan, emeğinin karşılığını alamamaktan korkuyor. Esnaf, yarının ne getireceğini düşünüyor. Aileler çocuklarının iyi bir eğitim alıp alamayacağını soruyor. Üniversite öğrencisi mezun olduğunda ne yapacağını düşünüyor. İnsanlar yalnızca daha fazla para istemiyor. İnsanlar aynı zamanda öngörülebilirlik, adalet ve güven istiyor. İşte burada devletin görevi başlar.

Bir devletin görevi yalnızca yollar yapmak, binalar dikmek veya ekonomik büyümeyi sağlamak değildir. Devletin en önemli görevlerinden biri, insanların kurallara güvenmesini sağlamaktır. Bir insan çalıştığında emeğinin karşılığını alacağına inanmalı. Bir girişimci yatırım yaptığında kuralların yarın sebepsiz yere değişmeyeceğini bilmeli. Bir vatandaş mahkemeye gittiğinde karşısındaki kişinin kim olduğundan bağımsız olarak adalet göreceğine inanmalı. Bir öğrenci sınava girdiğinde başarının torpile değil, emeğe bağlı olduğuna inanmalı. Çünkü liyakat yalnızca bir yönetim ilkesi değildir; toplumdaki güvenin temelidir.

Bir insan hak etmediği halde makam sahibi olduğunda yalnızca bir koltuk yanlış kişiye verilmiş olmaz. Başka insanların adalet duygusu da yaralanır. Çalışkan genç şöyle düşünmeye başlar: “Ben neden uğraşıyorum?” Dürüst insan şöyle düşünmeye başlar: “Ben neden dürüst olayım?” İşte bir toplum için bundan daha tehlikeli düşünceler azdır.

Bu nedenle size açıkça söylüyorum: Devlet görevlerine insan seçerken sadakati, yakınlığı ve kişisel ilişkileri değil; yeteneği, karakteri ve liyakati öne çıkarın. Bu söz yalnızca yöneticilere değil, hepinizedir. Çünkü siz de günlük hayatınızda benzer tercihler yapıyorsunuz.

Çocuğunuzun öğretmenini seçerken, çalışanınızı işe alırken, bir ustaya iş verirken, bir insan hakkında karar verirken, “Bu kişi işini gerçekten iyi yapıyor mu?” sorusunu sormayı öğrenmelisiniz. Akrabalık, hemşehrilik, arkadaşlık veya siyasi yakınlık, yeteneğin yerine geçtiğinde kurumlar çürümeye başlar. Fakat yalnızca devleti suçlamak da kolaycılıktır. Ben size şunu da söylemeliyim: Halk nasılsa, kurumlar da uzun vadede ona göre şekillenir.

Rüşvetten şikâyet edip küçük çıkarlarımız için kuralları çiğniyorsak, torpile karşı çıkıp kendi yakınımızı öne geçirmenin yolunu arıyorsak, adalet istediğimizi söyleyip yalnızca bize yapılan haksızlıklara öfkeleniyorsak, sorun yalnızca yöneticilerde değildir. İnsan kendi davranışına bakmadan toplumu düzeltmeye çalıştığında, aynaya bakmadan başkasının yüzündeki kiri göstermiş olur.

Ey gençler,

Sizi özellikle uyarmak istiyorum. Siz bugün dünyanın en büyük bilgi denizlerinden birinin içinde yaşıyorsunuz. Fakat bilgi bolluğu sizi bilge yapmaz. Bir haberi görmek, onu anlamak değildir. Bir videoyu izlemek, doğru bilgiye sahip olmak değildir. Bir insanın milyonlarca takipçisinin olması onun haklı olduğunu göstermez. Bir fikrin çok paylaşılması, onun doğru olduğunu göstermez. Çoğunluk bazen yanılır. Bu nedenle düşünmeyi öğrenin, kaynak sormayı öğrenin, bilmediğinizi kabul etmeyi öğrenin, fikrinizi değiştirmekten utanmayın. Çünkü yalnızca hiç fikrini değiştirmeyen insanın her zaman güçlü olduğunu düşünmeyin. Bazen bu, yalnızca yanıldığını kabul edemediğini gösterir.

Sizin ülkenizde siyaset hayatın çok büyük bir parçası haline gelmiş. Fakat size bir uyarım var: Siyaseti kimliğinizin tamamı haline getirmeyin. Bir insanın hangi partiye oy verdiğini bilmek, onun iyi veya kötü insan olduğunu bilmek değildir. Bir insan sizin siyasi görüşünüzü paylaşmıyorsa bu onun düşmanınız olduğu anlamına gelmez. Devlet yönetilebilir, hükümetler değişebilir, partiler kurulabilir ve kapanabilir. Fakat toplumun birbirine duyduğu güven bir kez parçalandığında onu yeniden kurmak çok daha zordur. Bu yüzden siyasi rakibinizi düşmanınız gibi görmeyin. Onunla tartışın, eleştirin, yanlış olduğunu düşünüyorsanız karşı çıkın. Fakat onun insanlığını inkâr etmeyin. Çünkü ortak bir ülkenin vatandaşları olarak aynı masada oturmayı öğrenemezseniz, sonunda hepiniz aynı evin içinde birbirinize yabancılaşırsınız.

Ey yöneticiler,

Size de halktan daha ağır bir sorumluluk düşmektedir. Siz yalnızca emir veren insanlar değilsiniz. İnsanların hayatlarına dokunan kararlar alıyorsunuz. Bu nedenle övgüden çok eleştiriye kulak verin. Size sürekli “Her şey mükemmel” diyen insanlardan sakının. Çünkü yöneticinin en tehlikeli düşmanı bazen açıkça karşı çıkan kişi değil, yanlışlarını ona göstermeyen kişidir.

Bir yöneticinin büyüklüğü hiç hata yapmamasında değil, hatasını kabul edip düzeltebilmesindedir. Aynı şey muhalefet için de geçerlidir. Sırf iktidara karşı olmak, otomatik olarak doğru olmak değildir. Bir ülkeyi yönetmek isteyen herkesin yalnızca başkasının hatalarını göstermesi yetmez. Kendi çözümünün nasıl işleyeceğini de göstermek zorundadır. Eleştirmek kolaydır, yönetmek zordur. Bu yüzden yöneten de yönetmek isteyen de aynı ölçüye tabi olmalıdır: Liyakat, dürüstlük, bilgi ve sorumluluk.

Ey Türkiye halkı,

Ekonomik sıkıntılarınız olabilir. Siyasi tartışmalarınız olabilir. Depremler, göç, işsizlik, eğitim, barınma ve adalet gibi ağır sorunlarınız olabilir. Bunların hiçbirini küçümsemiyorum. Fakat bütün bu sorunların çözümünü yalnızca güçlü bir liderde aramayın. Tek bir insan hiçbir toplumu kurtaramaz. Çünkü toplum bir kişinin iradesinden çok daha büyüktür.

İyi bir ülke, yalnızca iyi bir liderle kurulmaz. İyi öğretmenlerle, iyi mühendislerle, iyi doktorlarla, iyi hâkimlerle, iyi gazetecilerle, iyi memurlarla, iyi işçilerle, iyi girişimcilerle ve iyi vatandaşlarla kurulur. Kısacası, iyi insanlarla kurulur. İşte bu yüzden eğitim önemli. Çünkü Türkiye'nin geleceğini yalnızca fabrikalarınızda veya teknoloji şirketlerinizde değil, sınıflarınızda belirleyeceksiniz.

Bir çocuğun doğduğunda eline bir kitap verilmez; ona okumayı öğretmek gerekir. Hiç kimse doğduğu anda adaletin ne olduğunu eksiksiz bilmez. Hiç kimse yalnızca doğuştan gelen duygularıyla iyi bir yurttaş haline gelmez. İnsan, öğrenerek, çalışarak, kendisini disipline ederek ve doğru örneklerle karşılaşarak biçimlenir.

Çocuğa yalnızca “başarılı ol” demeyin. Ona “başarı nedir?” diye de sorun. Çocuğa yalnızca “çok kazan” demeyin. Ona “kazandığın şeyi nasıl kullanacaksın?” diye sorun. Çocuğa yalnızca “haklarını bil” demeyin. Ona “başkalarının haklarını nasıl koruyacaksın?” da öğretin. Çünkü toplum, yalnızca haklarını bilen insanlardan değil, sorumluluklarını bilen insanlardan da meydana gelir.

Çocuklara yalnızca sınav kazanmayı öğretmeyin. Onlara doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretin. Başarıyı yalnızca yüksek maaşla ölçmeyin. Karakteri de başarı sayın. Çocuklarınıza “Nasıl zengin olursun?” kadar, “Nasıl güvenilir bir insan olursun?” sorusunu da öğretin. Çünkü toplumun en pahalı kaybı para değildir. Güven kaybıdır.

Birbirine güvenmeyen insanların yaşadığı ülkede en basit iş bile zorlaşır. Herkes diğerinin kendisini kandıracağını düşünür. Herkes kendisini korumak için daha fazla kural ister. Daha fazla kural gelir. Fakat güven yine oluşmaz. Sonunda insanlar kuralların arkasından dolaşmanın yollarını aramaya başlar.

Bu döngüyü kırmanın yolu yalnızca daha fazla ceza değildir. Karakterdir. Eğitimdir. Adalettir. İyi örnektir. Ben insan doğasının kendiliğinden kusursuz olmadığını söyledim. Ama bundan umutsuzluğa kapılmayın.

İnsanın doğası eğitilebilir. İnsan alışkanlıklarını değiştirebilir. Toplum kurumlarını düzeltebilir. Bir ülke geçmişindeki hataları kabul edip daha iyi bir gelecek kurabilir. Türkiye de bunu yapabilir. Fakat bunun için önce şu düşünceden vazgeçmelisiniz: “Biz böyleyiz, değişmeyiz.”

Hayır. İnsan böyle olmak zorunda değildir. Toplum da böyle olmak zorunda değildir. Bugün birbirine bağıran insanlar yarın birbirini dinlemeyi öğrenebilir. Bugün torpil arayan insanlar yarın liyakati savunabilir. Bugün kendi siyasi tarafının her hatasını savunan insanlar yarın adaleti tarafının üzerinde tutabilir. Fakat bunların hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmez. Bunun için eğitim gerekir, bunun için disiplin gerekir, bunun için kurum gerekir, bunun için ahlak gerekir ve en önemlisi, insanın önce kendisini değiştirme iradesi gerekir.

Şimdi siz Türk halkına bakıyorum. Tarihinizde büyük imparatorluklar kurmuş, farklı halklarla ve kültürlerle yaşamış, savaşlar ve yıkımlar görmüş, yeniden devlet kurmuş bir toplum olduğunuzu görüyorum. Böyle bir tarih insana gurur verebilir. Fakat size bir uyarım var: Geçmişinizle gurur duyabilirsiniz; fakat geçmişinizin arkasına saklanmayın. Atalarınızın başarıları sizin başarılarınız değildir. Onların yaptığı güzel şeyleri miras almak, onların yerine çalışmak anlamına gelmez. Bir milletin büyüklüğü yalnızca geçmişte kazandığı savaşlarla ölçülmez. Asıl büyüklük, bugün yetiştirdiği insanların niteliğinde görülür.

Üniversitelerinizde düşüncenin özgürce gelişmesine izin verin. Bilim insanına saygı gösterin. Öğretmeni yalnızca ders anlatan biri olarak görmeyin; toplumun geleceğini biçimlendiren kişi olarak görün. Çünkü bir ülkenin en büyük hazinesi yalnızca toprağı, madenleri veya fabrikaları değildir. İyi yetişmiş insanlardır. Fakat iyi insan yetiştirmek kolay değildir.

İnsan, kendisini değiştirmekten hoşlanmaz. Hatasını kabul etmek istemez. Kendisinden farklı olanı anlamak yerine onu suçlamak daha kolay gelir. Bu yüzden size bir başka öğüt veriyorum: Kendinizi sürekli düzeltmeye çalışın.

Ey Türkiye halkı,

Bir ülkeyi yalnızca yasalar ayakta tutmaz. Yasaları uygulayan insanların karakteri de önemlidir. Bir devleti yalnızca ordusu güçlü olduğu için güçlü sanmayın. Adalet sistemi güvenilir değilse, eğitim sistemi nitelikli değilse, liyakat yoksa, insanlar birbirine güvenmiyorsa dışarıdan güçlü görünen yapı içeriden zayıflayabilir.

Bu nedenle ülkenizin geleceğini yalnızca seçim günlerinde düşünmeyin. Her gün düşünün. Çocuğunuzu yetiştirirken düşünün, işinizi yaparken düşünün, verginizi öderken düşünün, bir kamu görevlisiyle karşılaştığınızda düşünün, size haksızlık yapıldığında bile düşünün. Çünkü toplum dediğiniz şey, yalnızca “devlet” değildir. Toplum sizsiniz.

Devleti eleştirirken kendinizi unutmayın. Toplumun düzelmesini isterken kendi davranışlarınızı da düzeltin. Ben insanın doğasının kusursuz olduğuna inanmadım. Fakat bu, insanın kötü kalmaya mahkûm olduğu anlamına gelmez. Tam tersine. İnsanın kendisini değiştirebilmesi, eğitilebilmesi ve daha iyi bir düzen kurabilmesi, insanın en büyük imkânıdır.

Taş kendiliğinden güzel bir heykele dönüşmez. Usta onu işler. Ham metal kendiliğinden keskin bir kılıç olmaz. Demirci onu döver, ısıtır ve biçimlendirir. İnsan da böyledir. Eğitim insanı işler. Gelenek onu biçimlendirir. Hukuk sınırlarını belirler. Erdem ise bütün bunları içtenlikle yaşamaya dönüştürür.

Öyleyse Türkiye'nin geleceğini yalnızca daha zengin, daha güçlü veya daha teknolojik bir ülke olmak şeklinde düşünmeyin. Şunu sorun: “Nasıl daha iyi insanlar yetiştirebiliriz?” Çünkü iyi insanlar olmadan iyi kurumlar uzun süre ayakta kalamaz. İyi kurumlar olmadan da iyi insanların çabası kalıcı bir düzene dönüşemez. İnsan ile kurum birbirini biçimlendirir. Bu yüzden hem insanı hem kurumu düzeltin. Çocuklarınıza bilgi verin ama karakter de kazandırın.

Gençlerinize özgürlük verin ama sorumluluk da öğretin. Yöneticilerinizden güç isteyin ama hesap verebilirlik de isteyin. Devletinizden adalet bekleyin ama kendi davranışlarınızda da adaleti arayın. Ve her şeyden önce, farklılıklarınızın sizi birbirinizin düşmanı haline getirmesine izin vermeyin. Bir toplumun düzeni, herkesin aynı düşünmesiyle değil; farklı düşünen insanların ortak kurallar içinde birlikte yaşayabilmesiyle sağlanır.

Benim çağımda insanlar gökyüzünün düzenini, kralların gücünü ve toplumun yapısını anlamaya çalışıyordu. Sizin çağınızda insanlık çok daha fazla şey biliyor. Fakat bilginiz arttıkça bilgeliğinizin de arttığını sanmayın. Bilgi size ne yapabileceğinizi söyler. Bilgelik ise ne yapmanız gerektiğini düşünmenizi sağlar.

Türkiye halkı,

Geleceğiniz gökten inmeyecek. Onu siz inşa edeceksiniz. Ve unutmayın: İyi bir toplum, iyi insanların tesadüfen bir araya gelmesiyle değil, iyi insan yetiştirmeyi bir görev haline getirmesiyle ortaya çıkar.

Öyleyse kendinizi eğitin, çocuklarınızı eğitin, kurumlarınızı düzeltin, liyakati koruyun, adaleti gözetin, arzularınızı yönetin ve her gün, dünden biraz daha iyi bir insan olmaya çalışın. Çünkü insan doğduğu haliyle son haline ulaşmış değildir. İnsan, kendini biçimlendirebildiği ölçüde insandır.

Teşekkür ederim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.