Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -55-

NASREDDİN HOCA Konuşuyor Nasreddin Hoca, Türk ve daha geniş Türk-İslam dünyasının en tanınmış halk bilgelerinden biridir. Fıkraları; mizah, zekâ, sağduyu ve toplumsal eleştiriyi bir araya getirir. Anadolu'da yaşamış gerçek bir kişi olduğuna inanılır, ancak zaman içinde hakkında anlatılan hikâyeler efsaneleşmiştir. Bakalım Nasreddin Hoca günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi: Ey güzel memleketimin güzel insanları! Beni buraya konuşma yapmam için çağırmışsınız. Sağ olun, var olun. Gerçi konuşma yapacağımı söyleyince biraz şaşırdım. Çünkü benim bildiğim, eskiden insanlar akıl vermek için konuşurdu; şimdi herkes akıl vermek için sosyal medyaya yazıyor. Hem de ne yazmak! Sabah uyanıyor, daha gözünü açmadan memleketi kurtarıyor. Kahvaltıda ekonomiyi düzeltiyor. Çay içerken dış politikayı çözüyor. Öğleye doğru futbolun nasıl oynanması gerektiğini anlatıyor. Akşam da komşusunun hayatını düzenliyor. Kendi hayatına sıra gelince: “Onu yarın hallederiz.” Evlatlarım, siz teknolojiye çok ilerlemişsiniz ama insanın huyları pek değişmemiş. Benim zamanımda adam eşeğine binip pazara giderdi, yolda karşılaştığı herkese akıl verirdi. Şimdi eşeğin yerini telefon almış. Ama akıl verme meselesi aynı kalmış. Bir gün bana akıllı telefon getirdiler. “Hoca,” dediler, “Bununla istediğin kişiye istediğin anda ulaşabilirsin.” “Peki,” dedim, “insanın kendisine ulaşabiliyor mu?” “Nasıl yani?” “İnsan herkesle konuşuyor da kendi vicdanıyla konuşamıyorsa, bu telefon ne kadar akıllı?” Telefonu geri verdim. Çünkü alet akıllı olabilir ama onu kullananın aklı yerinde değilse, telefonun zekâsı neye yarar? Şimdi herkes birbirine bağlı. Ama nedense insanlar birbirinden kopuk. Herkesin yüzlerce arkadaşı var. Ama insanın derdini anlatabileceği bir kişi bulması bazen günler sürüyor. Herkes birbirinin hayatını görüyor. Ama kimse birbirinin yalnızlığını görmüyor. Eskiden komşunun kapısını çalardık: “Bir ihtiyacın var mı?” Şimdi mesaj atıyoruz: “Görüldü.” Ne güzel teknoloji! Eskiden insan cevap vermezse merak ederdik. Şimdi cevap vermeyince “Meşguldür” diyoruz. Belki de gerçekten meşguldür. Belki de sadece insan olmaya vakti yoktur. Bir de şu meşhur “beğeni” meselesi var. Evladın biri yanıma geldi. “Hoca” dedi, “fotoğrafımı on bin kişi beğenmiş.” “Ne güzel” dedim. “Peki seni kaç kişi seviyor?” Çocuk sustu: “Bilmiyorum” dedi. Dedim ki: “İşte senin asıl sayman gereken sayı o.” Çünkü insanın değeri ekrandaki rakamlarla ölçülmez. Binlerce kişi seni tanıyabilir. Ama bir kişi seni gerçekten anlayabiliyorsa, zengin sayılırsın. Şimdi bir başka meseleye gelelim. Hepiniz çok meşgulsünüz. Bunu her yerde duyuyorum: “Vaktim yok.” Ama aynı insanın telefonunda günlük ekran süresi altı saat. “Vaktim yok.” Dizinin sekiz bölümünü bir gecede seyrediyor. “Vaktim yok.” Bir saat boyunca başkasının ne yediğini, nereye gittiğini, ne giydiğini takip ediyor. Ama kendi çocuğuna: “Sonra konuşalım” diyor. Evlatlarım... İnsan bazen zaman bulamaz. Ama çoğu zaman zamanı nereye verdiğini seçer. Ve insanın hayatı, zamanını verdiği şeylerin toplamıdır. Bir gün pazara gittim. Bir adam domatesin kilosunu soruyordu. “Kaç para?” dedi. Satıcı söyledi. Adam: “Çok pahalı!” diye bağırdı. Sonra cebinden telefonunu çıkarıp iki dakikada gereksiz bir şeye para harcadı. Yanındaki arkadaşına: “Bunu almak zorundaydım” dedi. Dedim ki: “İnsan bazen pahalı olan şeyden değil, gereksiz olan şeyden fakirleşir.” Bunu duyunca adam: “Hoca, sen ekonomist misin?” diye sordu. “Hayır,” dedim. “Peki nasıl biliyorsun?” “Ben eşekle çok pazarlık ettim.” Bir de herkes haklı. Bu memlekette yanlış yapan yok. Yanlış yapan varsa mutlaka karşı tarafta. Bir gün iki adam kavga ediyordu. Biri: “Ben haklıyım!” Öteki: “Hayır, ben haklıyım!” Dedim ki: “İkiniz de haklıysanız kavga neden?” Biri: “Çünkü o da haklı olduğunu sanıyor!” İşte size insanın en büyük hastalıklarından biri: Kendi fikrini düşünce, karşıdakinin fikrini tehdit sanmak. Oysa farklı düşünmek düşman olmak değildir. Sen başka düşünürsün. Ben başka düşünürüm. İkimiz de insan kalabiliriz. Fakat siz bazen öyle kavga ediyorsunuz ki, insan karşısındakinin fikrini değil, varlığını yok etmek istiyor. Olmaz. Bir memlekette herkes aynı düşünüyorsa, orada huzur olabilir ama fikir olmayabilir. Herkes farklı düşünüyorsa kavga çıkabilir ama birbirini dinlemeyi öğrenirse zenginlik doğar. Mesele aynı düşünmek değil. Aynı sofrada oturabilmektir. Şimdi bana soracaksınız: “Hoca, sen bugün yaşasaydın hangi tarafta olurdun?” Ben de derim ki: “İnsan tarafında.” “Peki hangi siyasi görüş?” “Adaletli olanın.” “Peki hangi takım?” “Maçta iyi oynayanın.” “Peki sosyal medyada kimi takip ederdin?” “Beni güldüreni.” “Peki kimi engellerdin?” “Her şeyi bilenleri.” Çünkü insanın “Ben her şeyi biliyorum” demesi, aslında öğrenmesinin bittiğini ilan etmesidir. Ben de yıllarca insanlardan bir şeyler öğrendim. Bazen akıllıdan öğrendim. Bazen cahilden. Bazen dosttan. Bazen düşmandan. Hatta en çok da eşeğimden öğrendim. Çünkü eşeğim benden daha az konuşuyordu. Ey millet! Siz büyük şeyler istiyorsunuz. Daha güçlü bir ülke. Daha zengin bir hayat. Daha adil bir toplum. Daha güzel şehirler. Bunların hepsi güzel. Ama size küçük bir sır vereyim: Büyük memleketler, küçük davranışlarla kurulur. Çöpe çöp atmamak küçük bir davranıştır. Sıraya kaynak yapmamak küçük bir davranıştır. Yaşlıya yer vermek küçük bir davranıştır. İşini dürüst yapmak küçük bir davranıştır. Emanete sahip çıkmak küçük bir davranıştır. Bir insanı sadece sizden farklı düşünüyor diye aşağılamamak küçük bir davranıştır. Ama bu küçük davranışlar milyonlarca insan tarafından yapıldığında ortaya büyük bir memleket çıkar. Hepiniz dünyayı değiştirmek istiyorsunuz. Güzel. Ama önce aynaya bakın. Çünkü insanın değiştirmesi gereken ilk memleket bazen kendi içidir. Herkes: “Devlet şöyle yapmalı.” “Toplum böyle olmalı.” “Gençler şöyle yetişmeli.” “İnsanlar böyle davranmalı.” diyor. Peki sen? Sen ne yapacaksın? İşte bu soru biraz zor. Çünkü başkasını eleştirmek bedavadır. Kendini değiştirmek pahalıdır. Bir gün eşeğimi kaybettim. Herkes: “Hoca, niye hâlâ gülüyorsun?” dedi. “Çünkü eşeği arıyorum.” “Eşek kaybolmuş, sen niye gülüyorsun?” “Eğer ağlarsam da eşek daha çabuk bulunmayacak.” İnsan hayatında bazı şeyleri kaybeder. Para kaybeder, iş kaybeder, dost kaybeder, bazen umut kaybeder… Ama insanın elinde kalan bir şey vardır: Nasıl davranacağını seçme gücü. İşte insanın gerçek zenginliği budur. Şimdi size son bir hikâye anlatacağım. Bir gün bana sordular: “Hoca, dünyanın en büyük problemi nedir?” Dedim: “İnsanların herkes için çözüm bulup kendileri için bulamaması.” “Peki dünyanın en büyük umudu nedir?” Biraz düşündüm: “İnsanın hâlâ gülebiliyor olması.” Çünkü insan gülebiliyorsa hâlâ umut vardır. Kendisine gülebiliyorsa daha da büyük umut vardır. Hatasına gülebiliyorsa değişebilir. Başkasının acısına gülebiliyorsa değil; başkasının acısını anlayabiliyorsa insanlaşır. Ey güzel millet! Size zenginlikten önce huzur, şöhretten önce itibar, hızdan önce yön, konuşmaktan önce dinlemek, haklı olmaktan önce adil olmak ve birbirinizden nefret etmekten önce birbirinizi anlamaya çalışmak yakışır. Telefonlarınız akıllı olsun. Ama siz onlardan daha akıllı olun. Cebiniz dolu olsun. Ama gönlünüz boş kalmasın. Eviniz büyük olsun. Ama sofranız küçük olmasın. Çok takipçiniz olsun. Ama gerçek dostlarınız daha çok olsun. Çok konuşun. Ama gerektiğinde susmayı da bilin. Çünkü bazen en bilge söz, söylenmeyen sözdür. Ve sakın unutmayın: Dünyayı düzeltmeye çalışan herkes önce kendini düzeltmeye başlarsa, dünyanın yarısı zaten düzelmiş olur. Şimdi müsaadenizle gidiyorum. “Hoca, nereye?” Eve. “Niye?” Çünkü hanım: “Konuşmayı uzatma” dedi. Ben de: “Memleket meselesi bu, hanım” dedim. “Memleketi sen mi kurtaracaksın?” “Yok,” dedim. “Ben önce eve zamanında varmaya çalışıyorum.” Eşeğime bindim. Fakat bu sefer eşeğe düz bindim. Bana: “Hoca, bugün niye doğru oturuyorsun?” diye sordular. Dedim ki: “Çünkü artık anladım. Bazen eşek ters gitmiyor. İnsan yanlış yöne bakıyor.” İşte mesele budur. Hepiniz sağlıcakla kalın. Birbirinize iyi bakın. Kendinize de... Çünkü insanın en çok ihmal ettiği kişi, çoğu zaman aynadaki kişidir. Ve unutmayın: Gülmek, dünyanın bütün dertlerini çözmez. Ama insanın dertlerin altında ezilmesini engeller. Allah gönlünüze ferahlık, sofranıza bereket, aklınıza hikmet versin. Gerisini de siz halledersiniz. Benim eşek bile hallediyor. Bazen benden daha iyi.
Ekleme Tarihi: 29 Ağustos 2026 -Cumartesi

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -55-

NASREDDİN HOCA Konuşuyor

Nasreddin Hoca, Türk ve daha geniş Türk-İslam dünyasının en tanınmış halk bilgelerinden biridir. Fıkraları; mizah, zekâ, sağduyu ve toplumsal eleştiriyi bir araya getirir. Anadolu'da yaşamış gerçek bir kişi olduğuna inanılır, ancak zaman içinde hakkında anlatılan hikâyeler efsaneleşmiştir. Bakalım Nasreddin Hoca günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:

Ey güzel memleketimin güzel insanları!

Beni buraya konuşma yapmam için çağırmışsınız. Sağ olun, var olun. Gerçi konuşma yapacağımı söyleyince biraz şaşırdım. Çünkü benim bildiğim, eskiden insanlar akıl vermek için konuşurdu; şimdi herkes akıl vermek için sosyal medyaya yazıyor.

Hem de ne yazmak!

Sabah uyanıyor, daha gözünü açmadan memleketi kurtarıyor. Kahvaltıda ekonomiyi düzeltiyor. Çay içerken dış politikayı çözüyor. Öğleye doğru futbolun nasıl oynanması gerektiğini anlatıyor. Akşam da komşusunun hayatını düzenliyor.

Kendi hayatına sıra gelince: “Onu yarın hallederiz.”

Evlatlarım, siz teknolojiye çok ilerlemişsiniz ama insanın huyları pek değişmemiş.

Benim zamanımda adam eşeğine binip pazara giderdi, yolda karşılaştığı herkese akıl verirdi. Şimdi eşeğin yerini telefon almış. Ama akıl verme meselesi aynı kalmış. Bir gün bana akıllı telefon getirdiler.

“Hoca,” dediler, “Bununla istediğin kişiye istediğin anda ulaşabilirsin.”

“Peki,” dedim, “insanın kendisine ulaşabiliyor mu?”

“Nasıl yani?”

“İnsan herkesle konuşuyor da kendi vicdanıyla konuşamıyorsa, bu telefon ne kadar akıllı?”

Telefonu geri verdim. Çünkü alet akıllı olabilir ama onu kullananın aklı yerinde değilse, telefonun zekâsı neye yarar?

Şimdi herkes birbirine bağlı. Ama nedense insanlar birbirinden kopuk.

Herkesin yüzlerce arkadaşı var. Ama insanın derdini anlatabileceği bir kişi bulması bazen günler sürüyor.

Herkes birbirinin hayatını görüyor. Ama kimse birbirinin yalnızlığını görmüyor.

Eskiden komşunun kapısını çalardık: “Bir ihtiyacın var mı?”

Şimdi mesaj atıyoruz: “Görüldü.”

Ne güzel teknoloji!

Eskiden insan cevap vermezse merak ederdik. Şimdi cevap vermeyince “Meşguldür” diyoruz. Belki de gerçekten meşguldür. Belki de sadece insan olmaya vakti yoktur.

Bir de şu meşhur “beğeni” meselesi var. Evladın biri yanıma geldi.

“Hoca” dedi, “fotoğrafımı on bin kişi beğenmiş.”

“Ne güzel” dedim. “Peki seni kaç kişi seviyor?”

Çocuk sustu: “Bilmiyorum” dedi.

Dedim ki: “İşte senin asıl sayman gereken sayı o.”

Çünkü insanın değeri ekrandaki rakamlarla ölçülmez.

Binlerce kişi seni tanıyabilir. Ama bir kişi seni gerçekten anlayabiliyorsa, zengin sayılırsın.

Şimdi bir başka meseleye gelelim. Hepiniz çok meşgulsünüz.

Bunu her yerde duyuyorum: “Vaktim yok.”

Ama aynı insanın telefonunda günlük ekran süresi altı saat.

“Vaktim yok.”

Dizinin sekiz bölümünü bir gecede seyrediyor.

“Vaktim yok.”

Bir saat boyunca başkasının ne yediğini, nereye gittiğini, ne giydiğini takip ediyor. Ama kendi çocuğuna: “Sonra konuşalım” diyor.

Evlatlarım...

İnsan bazen zaman bulamaz. Ama çoğu zaman zamanı nereye verdiğini seçer. Ve insanın hayatı, zamanını verdiği şeylerin toplamıdır.

Bir gün pazara gittim. Bir adam domatesin kilosunu soruyordu.

“Kaç para?” dedi. Satıcı söyledi.

Adam: “Çok pahalı!” diye bağırdı.

Sonra cebinden telefonunu çıkarıp iki dakikada gereksiz bir şeye para harcadı.

Yanındaki arkadaşına: “Bunu almak zorundaydım” dedi.

Dedim ki: “İnsan bazen pahalı olan şeyden değil, gereksiz olan şeyden fakirleşir.”

Bunu duyunca adam: “Hoca, sen ekonomist misin?” diye sordu.

“Hayır,” dedim.

“Peki nasıl biliyorsun?”

“Ben eşekle çok pazarlık ettim.”

Bir de herkes haklı. Bu memlekette yanlış yapan yok. Yanlış yapan varsa mutlaka karşı tarafta.

Bir gün iki adam kavga ediyordu.

Biri: “Ben haklıyım!”

Öteki: “Hayır, ben haklıyım!”

Dedim ki: “İkiniz de haklıysanız kavga neden?”

Biri: “Çünkü o da haklı olduğunu sanıyor!”

İşte size insanın en büyük hastalıklarından biri: Kendi fikrini düşünce, karşıdakinin fikrini tehdit sanmak. Oysa farklı düşünmek düşman olmak değildir.

Sen başka düşünürsün. Ben başka düşünürüm. İkimiz de insan kalabiliriz. Fakat siz bazen öyle kavga ediyorsunuz ki, insan karşısındakinin fikrini değil, varlığını yok etmek istiyor. Olmaz.

Bir memlekette herkes aynı düşünüyorsa, orada huzur olabilir ama fikir olmayabilir. Herkes farklı düşünüyorsa kavga çıkabilir ama birbirini dinlemeyi öğrenirse zenginlik doğar. Mesele aynı düşünmek değil. Aynı sofrada oturabilmektir.

Şimdi bana soracaksınız: “Hoca, sen bugün yaşasaydın hangi tarafta olurdun?”

Ben de derim ki: “İnsan tarafında.”

“Peki hangi siyasi görüş?”

“Adaletli olanın.”

“Peki hangi takım?”

“Maçta iyi oynayanın.”

“Peki sosyal medyada kimi takip ederdin?”

“Beni güldüreni.”

“Peki kimi engellerdin?”

“Her şeyi bilenleri.”

Çünkü insanın “Ben her şeyi biliyorum” demesi, aslında öğrenmesinin bittiğini ilan etmesidir.

Ben de yıllarca insanlardan bir şeyler öğrendim. Bazen akıllıdan öğrendim. Bazen cahilden. Bazen dosttan. Bazen düşmandan. Hatta en çok da eşeğimden öğrendim. Çünkü eşeğim benden daha az konuşuyordu.

Ey millet!

Siz büyük şeyler istiyorsunuz. Daha güçlü bir ülke. Daha zengin bir hayat. Daha adil bir toplum. Daha güzel şehirler. Bunların hepsi güzel. Ama size küçük bir sır vereyim: Büyük memleketler, küçük davranışlarla kurulur.

Çöpe çöp atmamak küçük bir davranıştır.

Sıraya kaynak yapmamak küçük bir davranıştır.

Yaşlıya yer vermek küçük bir davranıştır.

İşini dürüst yapmak küçük bir davranıştır.

Emanete sahip çıkmak küçük bir davranıştır.

Bir insanı sadece sizden farklı düşünüyor diye aşağılamamak küçük bir davranıştır.

Ama bu küçük davranışlar milyonlarca insan tarafından yapıldığında ortaya büyük bir memleket çıkar.

Hepiniz dünyayı değiştirmek istiyorsunuz. Güzel. Ama önce aynaya bakın. Çünkü insanın değiştirmesi gereken ilk memleket bazen kendi içidir.

Herkes:

“Devlet şöyle yapmalı.”

“Toplum böyle olmalı.”

“Gençler şöyle yetişmeli.”

“İnsanlar böyle davranmalı.” diyor.

Peki sen? Sen ne yapacaksın?

İşte bu soru biraz zor. Çünkü başkasını eleştirmek bedavadır. Kendini değiştirmek pahalıdır.

Bir gün eşeğimi kaybettim.

Herkes: “Hoca, niye hâlâ gülüyorsun?” dedi.

“Çünkü eşeği arıyorum.”

“Eşek kaybolmuş, sen niye gülüyorsun?”

“Eğer ağlarsam da eşek daha çabuk bulunmayacak.”

İnsan hayatında bazı şeyleri kaybeder. Para kaybeder, iş kaybeder, dost kaybeder, bazen umut kaybeder… Ama insanın elinde kalan bir şey vardır: Nasıl davranacağını seçme gücü.

İşte insanın gerçek zenginliği budur. Şimdi size son bir hikâye anlatacağım.

Bir gün bana sordular: “Hoca, dünyanın en büyük problemi nedir?”

Dedim: “İnsanların herkes için çözüm bulup kendileri için bulamaması.”

“Peki dünyanın en büyük umudu nedir?”

Biraz düşündüm: “İnsanın hâlâ gülebiliyor olması.”

Çünkü insan gülebiliyorsa hâlâ umut vardır. Kendisine gülebiliyorsa daha da büyük umut vardır. Hatasına gülebiliyorsa değişebilir. Başkasının acısına gülebiliyorsa değil; başkasının acısını anlayabiliyorsa insanlaşır.

Ey güzel millet!

Size zenginlikten önce huzur, şöhretten önce itibar, hızdan önce yön, konuşmaktan önce dinlemek, haklı olmaktan önce adil olmak ve birbirinizden nefret etmekten önce birbirinizi anlamaya çalışmak yakışır.

Telefonlarınız akıllı olsun. Ama siz onlardan daha akıllı olun.

Cebiniz dolu olsun. Ama gönlünüz boş kalmasın.

Eviniz büyük olsun. Ama sofranız küçük olmasın.

Çok takipçiniz olsun. Ama gerçek dostlarınız daha çok olsun.

Çok konuşun. Ama gerektiğinde susmayı da bilin. Çünkü bazen en bilge söz, söylenmeyen sözdür. Ve sakın unutmayın: Dünyayı düzeltmeye çalışan herkes önce kendini düzeltmeye başlarsa, dünyanın yarısı zaten düzelmiş olur.

Şimdi müsaadenizle gidiyorum.

“Hoca, nereye?”

Eve.

“Niye?”

Çünkü hanım: “Konuşmayı uzatma” dedi.

Ben de: “Memleket meselesi bu, hanım” dedim.

“Memleketi sen mi kurtaracaksın?”

“Yok,” dedim.

“Ben önce eve zamanında varmaya çalışıyorum.”

Eşeğime bindim. Fakat bu sefer eşeğe düz bindim.

Bana: “Hoca, bugün niye doğru oturuyorsun?” diye sordular.

Dedim ki: “Çünkü artık anladım. Bazen eşek ters gitmiyor. İnsan yanlış yöne bakıyor.”

İşte mesele budur.

Hepiniz sağlıcakla kalın. Birbirinize iyi bakın. Kendinize de... Çünkü insanın en çok ihmal ettiği kişi, çoğu zaman aynadaki kişidir.

Ve unutmayın: Gülmek, dünyanın bütün dertlerini çözmez. Ama insanın dertlerin altında ezilmesini engeller.

Allah gönlünüze ferahlık, sofranıza bereket, aklınıza hikmet versin. Gerisini de siz halledersiniz. Benim eşek bile hallediyor. Bazen benden daha iyi.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.