Barışı bilemeden büyüdük bizler. Gökyüzü yakındı, ölüm hep uzakta. Savaşların sesini televizyondan duyduk; acısını başkalarının yüzlerinde gördük. Ölümün soğukluğuna dokunmadan, barışın sıcaklığını da anlayamadık. Belki de bu yüzden barışı çoğu zaman savaşın yokluğu sandık. Oysa barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, insanın kendisiyle, başkasıyla ve dünyayla kurduğu ilişkinin niteliğidir.
Bizler doyasıya sevemeden yetiştik. Ahlak zabıtaları kol gezdi etrafımızda; disiplin yönetmelikleri, yasaklar, öğretiler, korkular, masallar… Utangaç çocuklardık. Bir bakışımızı bile saklamak zorunda kaldık. Buselerimiz günah gibi gizliydi. Coşkularımızı içimize gömdük. Öfkemizi ise çoğu zaman dışarı çıkarmamıza izin verildi. Dövüştüğümüzde alkışlandık, sevdiğimizde ayıplandık. Güçlü olduğumuzda değer gördük, kırılgan olduğumuzda küçümsendik. Böyle büyüyen bir insanın barışı öğrenmesi kolay değildir. Çünkü savaş yalnızca cephede başlamaz. Savaş önce insanın içinde başlar. Kendi duygularıyla kavga eden, korkularını bastıran, öfkesini kutsayan, kendisini olduğu gibi kabul edemeyen insan; bir süre sonra dünyayı da kendi içindeki çatışmanın aynası olarak görmeye başlar.
Psikoloji bize insanın bastırdığı şeylerle daha fazla mücadele ettiğini söyler. Sevgi bastırılırsa öfkeye, korku bastırılırsa saldırganlığa, çaresizlik bastırılırsa tahakküme dönüşebilir. Çocukluğundan itibaren “ağlama”, “sus”, “güçlü ol”, “erkek adam korkmaz”, “kız çocuğu böyle davranmaz” denilen insan, kendi duygularıyla bağını kaybedebilir. Duygularıyla bağını kaybeden insanın başkasının duygusunu anlaması da zorlaşır.
Belki de barışın ilk şartı budur: İnsanın kendi içindeki savaşı fark etmesi. Kendimize ne kadar uzağız? Yüreğimize gidebiliyor muyuz? Korkularımıza bakabiliyor muyuz? Öfkemizin altında ne olduğunu sorabiliyor muyuz? Sevdiğimizi söyleyebiliyor muyuz? Özür dileyebiliyor muyuz? Yanıldığımızı kabul edebiliyor muyuz?
Bunları yapamıyorsak, barıştan söz etmek yalnızca güzel bir temenni olarak kalır. Herkesin ağzında bir türkü: “Barış gelsin.” Peki gelsin. Barış güvercinlerini uçuralım dört bir yana. Bahar ülkesi olsun yurdumuz. Dünyada huzur hüküm sürsün, insanlar kardeşçe yaşasın. Savaşmayalım. Sevişelim.
Ama gerçek başka taraftan bakıyor bize; kimi zaman gülerek, kimi zaman ağlayarak. Çünkü savaş yalnızca silahlarla yapılmıyor. Sözcüklerle de yapılıyor. Kimliklerle, sınıflarla, inançlarla, ideolojilerle, önyargılarla, ekonomik eşitsizliklerle, dışlamalarla, sessizliklerle de yapılıyor.
İnsan, diğerini kendisine benzemediği için düşmanlaştırdığında savaşın ilk taşını koyuyor. “Biz” ve “onlar” ayrımı derinleştikçe empati azalıyor. Karşımızdakini bir insan olarak değil, bir kategori olarak görmeye başladığımız anda vicdanımız da kolayca susturulabiliyor.
Sosyolojik olarak baktığımızda savaşın yalnızca bireysel bir öfkenin sonucu olmadığını görürüz. Toplumlar insanlara kim olduklarını öğretirken aynı zamanda kimlerden uzak durmaları gerektiğini de öğretir. Çocuklara bazen daha konuşmayı öğrenmeden “biz” ve “öteki” arasındaki sınır öğretilir. Böylece farklılık, zenginlik olmaktan çıkar; tehdit haline gelir. Oysa farklılık tehdit değildir. Farklılık, insan olmanın kendisidir.
Barış, herkesin aynı düşünmesiyle kurulamaz. Tam tersine, farklı düşünenlerin birbirlerinin var olma hakkını kabul edebilmesiyle mümkündür. Barış, “sen de benim gibi ol” demek değil; “sen benden farklı olabilirsin ve yine de burada, benimle birlikte yaşayabilirsin” diyebilmektir. Bu nedenle barış yalnızca politik bir mesele değildir. Aynı zamanda etik bir meseledir.
Felsefi açıdan sorulması gereken soru belki de şudur: İnsanın var olma biçimi neden sürekli bir üstünlük mücadelesine dönüşüyor? “Var olmak için dövüşmek gerek” diye düşünüyor insanoğlu. Oysa belki de var olmak için önce birbirimizi görmemiz gerekiyor.
Bu dünyada gücün, sahip olmanın ve hükmetmenin varlığın kanıtı olduğuna inandırıldık. Sözünü geçirebiliyorsan varsın. Eziyorsan, eziliyorsan, etkiliyor ve etkileniyorsan varsın. Yarışıyorsan varsın. Kazanıyorsan varsın. Peki kaybettiğinde yok musun? Zayıf olduğunda? Sessiz kaldığında? Bir başkasına ihtiyaç duyduğunda?
Belki de modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, insanın değerini gücüyle ölçmesidir. Oysa insan yalnızca başkaları üzerindeki etkisiyle değil, başkalarının acısını duyabilme kapasitesiyle de vardır. Sevgi tam burada başlar.
Sevmek, romantik bir duyguya indirgenemez. Sevgi, ötekinin varlığını kabul etmektir. Onun acısını kendi acımız kadar gerçek sayabilmektir. Onun özgürlüğünü kendi özgürlüğümüz kadar değerli görebilmektir.
Bu yüzden “savaşmayalım, sevişelim” demek, yalnızca romantik bir çağrı değildir. Aynı zamanda insanın varoluş biçimini değiştirme çağrısıdır. Çünkü sevgi tahakkümün karşıtıdır. Tahakküm “seni kendime benzetmeliyim” der. Sevgi ise “sen olduğun hâlinle varsın” diyebilir.
Peki neden yok barış?
Çünkü barışa düzülen övgülerin çoğu hayatımıza değmiyor. Kardeşlik, eşitlik, demokrasi, insan hakları… Söyleniyor ama yaşanmıyor. Sözcükler çoğaldıkça anlamları boşalıyor. Barıştan söz ederken bile birbirimizi susturabiliyor, dışlayabiliyor, küçümseyebiliyoruz.
Doldurulmuş bir dünyada yaşıyoruz. Bize kimden korkacağımız, kimi seveceğimiz, kimden nefret edeceğimiz, neye inanacağımız, nasıl yaşamamız gerektiği sürekli söyleniyor. Dolduruldukça dövüşüyoruz. Dövüştükçe yeniden dolduruluyoruz. Ve kendi düşüncemiz sandığımız şeylerin ne kadarının bize ait olduğunu sormayı unutuyoruz.
Barış biraz da boşalabilmektir. Önyargılardan, korkulardan, ezberlerden, üstünlük duygusundan, intikam arzusundan boşalabilmek… Kendi gözlerimizle görebilmek, kendi aklımızla düşünebilmek, kendi vicdanımızla karar verebilmek… Çünkü kendi ayakları üzerinde duramayan, kendi gözleriyle göremeyen insana sunulan barış bile yeni bir bağımlılığın adı olabilir.
Barış dayatılmaz. Barış inşa edilir. Ve bu inşa önce çok küçük yerlerde başlar. Küslükleri bitirmekte, bir komşunun kapısını çalmakta, uzun zamandır aramadığımız bir dostu aramakta, sevgilimize, çocuğumuza, annemize, babamıza “seni seviyorum” diyebilmekte, yanıldığımızda özür dilemekte, bize benzemeyen insanı dinlemekte, öfkelendiğimizde karşımızdakini yok etmeye değil, anlamaya çalışmakta…
Barış, büyük meydanlarda söylenen büyük sözlerden önce, iki insan arasındaki küçük mesafede başlar. Ve savaş da öyle. Bir insanı dinlememekle. Onu küçümsemekle. Onun acısını önemsiz görmekle. Kendisini üstün, diğerini değersiz saymakla…
Bu yüzden barış istiyorsak yalnızca savaşın bitmesini istemek yetmez. Savaşı doğuran zihniyeti de sorgulamalıyız.
Barış istiyorsak gerçeği haykırmalıyız. Ama önce kendi gerçeğimizi.
Korkularımızı, öfkelerimizi, kıskançlıklarımızı, üstünlük tutkularımızı, küskünlüklerimizi… Çünkü görmediğimiz karanlığı başkasının içinde aradığımız sürece barış gelmeyecek.
Sevmeliyiz dostlar. Ama sevmenin ne olduğunu yeniden öğrenmeliyiz. Sevmek; sahip olmak değil. Sevmek; yönetmek değil. Sevmek; kendimize benzetmek değil. Sevmek, diğerinin varlığına yer açmaktır.
Belki de barış tam olarak budur: Birbirimizin hayatında yer açmak.
Neden yok barış?
Çünkü hâlâ birbirimizi yenmeye çalışıyoruz.
Çünkü hâlâ güçlü olmayı haklı olmak sanıyoruz.
Çünkü hâlâ farklı olanı tehdit olarak görüyoruz.
Çünkü hâlâ sevgiyi zayıflık, şiddeti güç sanıyoruz.
Ve belki de en önemlisi, barışı dışarıdan bekliyoruz.
Oysa barış gökten inmeyecek. Birileri bize getirip bırakmayacak. Barış, bizim kuracağımız bir şey.
Her gün yeniden.
Her ilişkide.
Her evde.
Her sokakta.
Her okulda.
Her siyasette.
Her dilde.
Her yürekte.
Savaşın alınyazısı olduğuna inanmayı bıraktığımız gün başlayacak gerçek barış.
İnsan, var olmak için dövüşmek zorunda olmadığını anladığı gün…
Bir başkasının varlığının kendi varlığını azaltmadığını gördüğü gün…
Ve nihayet, “Ben varım” demenin en güzel biçiminin, “Sen de varsın” diyebilmek olduğunu öğrendiği gün.
İşte o gün barış yalnızca bir günün adı olmaktan çıkacak.
Hayatın kendisi olacak.
